Babaannem hep, “Allah, doğduğu yerin toprağıyla yoğururmuş insanın yüreğini.” derdi. Bende, “Kalbimdeki susuzluğun sebebi bu çatlak topraklar öyleyse.” derdim. Su kovasını alıp çıkardı bir şey demeden, bir bahçe yeşerdi böylece. Ben ise bir başına geçirilen çocukluklar üzerine kitaplar arıyordum, isteyince ele geçmiyor böyle şeyler. “Bir Yalnızlık Mücadelesi” isimli bir kitap buldum. Babaannem sevdiceği onu bulsun diye beline ışıklar bağlayıp pencere önlerinde bekleyen ruhlardan bahsetmeye başladı. “Biz yalnız değiliz ışıklı odalarımız, dikili ağaçlarımız var.” derdi. Altında yalnız olduğum, yalnızca kitaplar okuduğum abajur evimizin dört köşesini tutmuş ışıklı ruhlardan biriydi ona göre. İsimler takmıştı bahçedeki ağaçlarımıza. Birbirimizden başkasına da seslenebilelim, seslenebilmek ihtiyacı giderilsin diye. Marifetmiş gibi seslenmiyordum, yaşayıp gidiyordum sessizce. İki tabaklı sofralarımızda uzanmıyordum ekmeğe, öyle küskündüm her şeye. 

   Babamdan gelen mektupları okurduk bazı günler yemekten sonra. “Bir babanın hayatı kavrayışının tezahürlerini görmek kendi şahsiyetini inşa eden bir evlat için elzemdir.” derdi babaannem. Bir gün kırmızı elbiseli bir kadın peyda oldu mektupta. Varlığıyla ele geçiren, harici tüm meseleleri yok eden bir kadın. Masaldaki gibi yolunu kaybedip bizim mektuplarımıza ve sessiz yaşamımıza sızmıştı. Gündelik hayatın sıradanlığı içinde üzerine uzun uzun konuşabileceğimiz yeni bir meselemiz vardı artık. Bahçedeki ağaçlardan bahseden babaannemin sözünü yarıda kesip kırmızı elbiseli kadının mizacına yönelik tahminlerde bulunuyordum. Keriman’mış adı, bir sonraki mektupta öğrendik. Bir akşamüstü parka gitmişler babamla, ışıklı bir caddeden omuz omuza geçerken yol kenarındaki ağaçları göstermişler birbirlerine. “Başka türlü bir şey oldu o akşam, insanlar yoktu yalnız ışıklar vardı,” yazmış babam. Annem öldüğünde bir siyah elbise vardı üstümde. Yatarken çıkarmak istememiş, ışığı da sakın söndürme demiştim babama. İnsan hep ışıklar arıyormuş meğer kendine. 

   Küskünlük değil kıskançlıktı beslediğim duygu Keriman’a karşı. Hınçla bir kâğıda onun kötü olabileceğini sezdiğim yanlarını yazdım. Babam öyle sevecenlikle bahsediyordu ki ondan, uzun uzun düşünmem gerekti bunun için. Sıska ve ruhsuzdu besbelli.  Samimiyetten de nasibini almamıştı. İnceliğiyle eziyordu insanı. Bir kar küresi almış benim için geldiklerinde verecekmiş. Çok hoşnut kaldığımı benim için ne zahmetlere katlandığını muhakkak yazmalıymışım babaanneme göre. Kar küreleri sevginin ön koşulu muydu ki? 

     Ziyarete gelecekleri gün babaannemin telaşı görülmeye değerdi. Evdeki her eşyayı hoyratça rahatsız ediyor daha nizami durduğuna inandığı şekilde aynı yere tekrar yerleştiriyordu. Bana anlamsız görünen onca hareket annemin çeyizinden kalma porselen tabaklardaki mor çiçeklere baharı getirmişti. Çetin geçen baharlar da varmış bu yaşımda öğrendim. Keriman gerçekten de sıska, çelimsiz bir kadındı. Paltosundan sarkan kemikli parmaklarıyla ellerimi tutup, “Sonunda tanışabildiğimize çok sevindim.” dedi. Cevap olarak evdeki tüm ışıkları yaktım ki anlasın kendisine atfedilen ışığın acziyetini. Ne vakit ona kötü davranmak istesem babamın mahcup mutluluğuna denk geliyordum. “Keriman” diyordu “Baştan ayağa zarafettir.” Babaannemle göz göze geldiğimiz kısa bir sessizlikten sonra, “Öyle yaşlı kokanaların yapmacık nezaketinden sanmayın.  Bir insan yemek pişirirken bile zarif olur mu? Şahit oldukça hak vereceksiniz bana.” diye de ekliyordu. Annem ölünce bende hâsıl olan sevilme ihtiyacına sırt çeviren bu adamın sevme yeteneği beni gerçekten hayrete düşürmüştü. Konudan konuya atlıyordu babam. Takip edemiyordum konuşulanları, başım dönmüştü. Babaannemin yıkamaktan kar beyazına çevirdiği çoraplarım ve Keriman’ın ince yüzü arasında mekik dokuyordum. Çok kez göz göze geldik Keriman’la. Israrla çekmiyordu gözlerini benden, her seferinde mağlup oluyordum ona. Bir sürü şey üzerine münakaşa edildi, sofra kuruldu, kaldırıldı, esen rüzgâr perdeleri havalandırdı. Ben bir biblo gibi salonun köşesinden tanıklık ettim olan bitene. 

    Keriman çıkarken kar küresini verdi bana “Bundan sonra yakın arkadaşız öyle değil mi?” diye de ekledi. Yüzümü bir ateş yaladı, gülümsedim ama taş kesmiştim. O gülümseyiş donup kaldı yüzümde. Bir daha hiç ağlayamayacağım sandım. Bir daha hiç ağlayamayacağım için ağlamak istedim.  Gittiklerinde açtım baktım kar küresine, annem oturuyordu içinde. Beyaz karlar yağıyordu siyah saçlarının üzerine. Işıkları söndürdüm, hüngür hüngür ağladım.

Abonelik
Bildir
guest
1 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Feyza

Çok sürükleyici bir yazı olmuş çok güzel

%d blogcu bunu beğendi: