Erken çocukluk yıllarını dağlar arasında bir köyde geçiren birisinin zihni, mutlak ki kendisini çepeçevre kuşatan tabii imgeler yardımıyla şekillenecektir. İlkokul resim derslerinde hemen hepimizin çizdiği o klişe köy tasvirini çok iyi tanırsınız. Hani dağların tepesinden akıp gelen, perspektif kuralları gereği bize yaklaştıkça genişleyen, içinde balıkların olduğu nehri; nehrin hemen kenarında duran bacası tüten evi; evin bahçesinde neşe içerisinde bedensel ihtiyaçlarını gideren hayvanları; gökte uçan M harflerini ve tüten bacaya rağmen gökte bir altın madalyon gibi parıldayan güneşi barındıran resimden söz ediyorum. Çoğumuzun köy hayatını böyle betimlemesi bir rastlantı olmasa gerek. Sanıyorum bu, daha çok ortak bir bilincin ürünüdür. Beni böyle düşünmeye iten şey, çok sonraları Nazım’ın “Kavak” şiirinin bu kez sözcüklerle çizeceği resmin de zihnimde benzer bir yansımasının olması. Anadolu’nun yoksul ama güzel köylerinde büyüyen bizler açısından Nazım’ın kullandığı palet, boya ve imgelerin önemi bu ortak bilinci anlamlandırmak açısından oldukça önemlidir.

Bilindiği gibi Nazım, hem “vatan şairi” hem de “vatan haini” olarak konumlandırılan değerlerimizden birisi. Biz bu yazıda, iki kutuptan birine oturarak onu karşı taraftan okumaya çalışmayacağız. Bilakis, dünya edebiyatına Türk dilinin belki de en çok bilinen kalemlerinden birisi olarak iltisak eden Nazım’ın Anadolu hasretinden bir damla su içmeye çalışacağız. Nitekim, bu iki kutuptan birine oturduğunuzda tarihsel bağlam ve siyasi konjonktür gereği Nazım’ı sözünü ettiğimiz iki marjinal tanım içerisine kondurmaktan kaçmak mümkün değil. Oysa bize göre, sözün manası ve değeri bu kalın çizgilere hapsedilmeden de hissedilebilir.

Talat Sait Halman, Nazım şiirinin değerini bulmak için farklı bir yol önerir. Der ki, “Ya Nazım olmasaydı? Ne olurdu?[1]” Yaşamın tabiatı gereği, olması muhtemel çeşitli senaryoları varsayarak Halman, Nazım şiirinin değerini ölçmeye çalışır ve şu sonuca ulaşır; “O olmasaydı şiirimizin görkemli (dünya çapında parlak) başarısının temel direkleri cılız kalacaktı.” Bu, elbette anlaşılabilir ve önemli bir çıkarımdır. Nazım şiirine genel ve kapsayıcı bir bakış açısıdır. Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi, bu yazıda Nazım şiirinin tamamına dönük, ayakları yere basmayan, karşılaştırmacı ve kucaklayıcı şeyler söylemek niyetinde değiliz. Sebilden bir yudum su içmek yahut denize ayaklarımızı sokup serinlemek ve bu sayede ortak bilincimiz ve Nazım şiirindeki yansımasına bakacağız. Bunu yaparken de Nazım’ın “Kavak” şiirinde Anadolu tasviri ve hasretinin kendisine nasıl yer bulduğuyla ilgileneceğiz. Yine Halman’ın dediği gibi “Halis doğa” ve “gerçek insanların destanı” Nazım’ın Türk şiirine kattığı en mühim değerlerden ikisidir.

Halis doğa… Anadolu köylüsünün en kanlı canlı eşyası. Dünya bir yapboz ise, Anadolu, bu yapbozun yapılmış hali gibidir. Farklı iklimlerin, bitki örtülerinin, yeryüzü şekillerinin ve kültürlerin kimyevi bir formülde bir araya getirilmiş hali. Çocuk zihnimin dünyayı anlamlandırış biçimi açısından bir Anadolu köylüsü olmamın etkisi büyüktür. Zira, evimizin karşısındaki büyükçe bir kayayı tanrı ile özdeşleştirmem, bodur pir ağaçlarının gölgelerinde perileri görmem, bulutlara, çimenlere ve oyuklara büyük anlamlar yüklemem, yaprakların ve rüzgarın sesini yaşamanın kendisiyle diyalog kurmanın bir yolu bilmem bir tür animizmle değil, İbn-i Haldun’un sözünü ettiği coğrafyanın kaderimiz olmasıyla açıklanabilir. Bu ortak kader, belli ki resim derslerinde çizdiğimiz o ortak tasvirin de en mühim belirleyicisi. Köydeki evin balkonuna dalları sürtünen kiraz ağacının, öğlen rüzgârıyla tiril tiril sallanışını mabeyin de yemek yerken izlemek, örneğin, hatırımda kalmış en özel çocukluk hatıralarından biridir. Benzer şekilde, dere kenarında duran iki devasa kavak ağacının yapraklarının rüzgârdaki ürpertisi ve bu ürperti sayesinde ağaçların ilkel ama bir o kadar da görkemli birer ışıldağa benzeyişi aklımdan atamadığım görüntüler arasında senelerdir. Ne vakit çocukluğum aklıma gelse de burnumun direği sızlasa Nazım’ın “Kavak” şiiri gelir aklıma, ‘Bunu benim için yazmış!’ diye garip bir hisse kapılırım.

  “Bende bir kavak ürperir/ nerde olsam sesi gelir/ muhacirliğimden beri…”

O kavak, o çocukluğumda kalan, sonraları kesilip babaannemin mezarına mertek olsun diye atölyede doğranıp parçalanan kavak benim de ruhumda ürperir senelerdir. Akıbetinin ne olacağını bilmezdim o ağaçların, düşünmezdim bile. Ne ki ruhuma birer bıçak yarası gibi kazınmış olduklarını çok sonraları fark ettim.

“Her ağaç gibi kavak da/ ömrünce durur ayakta/ Gözler durur bir şeyleri”

“Gözler şose boylarını/ sarı sıcak yaz gününde/ Anadolu köylerini”

“Hey gidi kavak hey gidi”

Köyün şose yollarında yalın ayak koşturduğumuz, güneşten tenimizin yandığı, etimizi sivrisineklerin delik deşik ettiği yıllarda o kavaklar beni de gözlemiş meğer. Köyümüzü ikiye bölen derenin serin sularıyla temmuz güneşini ıslattığımz; balıklarla, yılanlarla ve yengeçlerle aynı gölde yıkandığımız; yalın kat bir don ile bahçelerde koşturduğumuz yıllarda o kavakların gözü hep üzerimdeymiş oysa.

“şahit ayıplarımıza/ şahit kayıplarımıza /umudumuzun şahidi”

“şahit bitlenişimize/ topraktaki isimize/ hey gidi kavak hey gidi”

Köy çocuğu olduğumuz tenimizin renginden belliydi zaten. Biz vişne lekesi olan eski gömleklerin içinde kendi öz dünyamızı keşfe çıkıp her defasında yüzüne bakılmaya değer bulunmayan bir köylü olduğumuz yüzümüze vurulduğunda da kavaklar izlemiş bizi; büyük kentlerden ziyaretimize gelen akrabaları burnumuzdaki sümüğü kolumuza silerek uğurladığımızda da. Onlar ki güneş kremi sürüp güneşin köylüleştirici etkisinden korunur, naylon ayakkabı yerine kenarında alengirli marka isimleri yazan rengârenk spor ayakkabılar giyinirlerdi. Mahmutpaşa pazarından aldıkları alelade fanilaları bize hediye etmeyi ve kendimizi kısa süreliğine de olsa iyi hissetmemize sebep olmayı da ihmal etmezlerdi. Eksik olmasınlardı.

Nazım’ın tabii varlıklara kişilik yüklemedeki başarısını, bu her ne kadar çokça kullanılan bir yöntem olsa bile, takdir etmemin sebebi tam da benim kapıldığım hissi yazmış olması sanıyorum. Şairlik de böyle bir şey demek ki, anlatamayıp, sadece hissedebildiğiniz şeyleri birisinin çıkıp anlatabiliyor olması, onu şair yaptığı gibi benzersiz de yapıyor. Başka bir deyişle, zihinler, imgeler, yaşantılar farklı olsa da ortak bilinçte anlamı da ortak olan bir şey çıkıyor ortaya. Nazım şiirini kendi diline çeviren Amarjit Chandan, “çeviride aynı tadı vermese de anlamı aynı” diyerek bahse konu bu ortak bilince vurgu yapıyor. Yusuf Eradam’ın da dediği gibi “bu aynılık Nazım şiirini evrenselleştiren şeydir.[1]

Belli ki Nazım şiirinin tüm insanlık açısından aynılığı ile, biz Anadolu köylüsünün ortak bilinci arasında bir ilişki söz konusu. Bu ortak bilinci yaratan Nazım’ın şiiri mi; yoksa Nazım’ın şiirini yaratan bu ortak bilinç mi anlamak güç! Yine de tüm dünya insanlığını sevmeyi –ister insani, ister şairane, isterse de ideolojik nedenlerle deyin- bir görev bilen Nazım’ın var olan bu ortak bilincin sözcüsü olmayı başarması onun sadece şansıyla değil aynı zamanda kavgacı, inatçı yanı ve şairlik meziyetleriyle de doğrudan alakalıdır. Bu kucaklayıcı ve bir araya getirici tavrı Nazım’ın “Orası[2]” şiirinde de açıkça görmek mümkündür;

Sayın halkları bütün ırkların,
Endonezyalısı, Almanı, Eskimosu,
Sudanlısı, Çinlisi, Türkü, Ermenisi,
Yahudisi, Arabı, Lehlisi, Rusu,
Meksikalısı, Norveçlisi, Kırgızı,
Abhazyalısı, Hintlisi, Kürdü, Fıransızı,
Farsı, Liberyalısı, İngilizi,
Amerikalısı: ak, kara, kırmızı,
tükenir mi saymakla
ve adını duymadıklarım,
hepinizi, hepinizi
yerlere kadar eğilerek selamlarım.
Saygıyla, şefkatle, bahtiyar, severim sizi.
Ne birbirinizden üstün
ne birbirinizden aşağı,

gönlümün tahtında yan yana oturursunuz.

Ama biz yine de çocukluğumuza ve o yıllarda şekillenmiş ortak bilincimize dönelim. Kulağımızı “Kavak” şiirinde göklerden gelen bir çığlık gibi seslenen Nazım’a verelim. Vişne ile kirazı; inek ile tosunu; elma ile armudu ayıramayan şehirli akrabaların ne kadar yüceltip öykünseler de bir haftadan fazla tahammül edemediği köy hayatında biz, altı ahır, üstü ev olan kerpiç yapılarda her gece farklı bir böcek türüyle aynı yatağı bölüşür, kurdeşen olmuş gibi kaşınarak; baldırımızı, belimizi kanatarak mis gibi uykulara dalardık. Yeni gün bize biçilecek tarla, sulanacak bostan, otlatılacak inek, kırılacak odun; onlara taze sağılmış süt, tereyağı, bal ve gezen tavuk yumurtasıyla hazırlanmış köy kahvaltısı getirirdi. Büyüklerin öve öve, ağızlarını şapırdata şapırdata yediği bu sıradan şeyleri, şehirden gelen akraba çocukları yemezdi. Onlar çıtır patates kızartması yahut, soğanları rendelenmiş menemen yemeyi tercih ederlerdi. Biz bayat ekmeği tuza banmazsak ‘zıkkımın kökünü’ de tercih edebiliyorduk. Seçeneklerimiz boldu. Bitimizle, piremizle gül gibi kaşınıp gidiyorduk işte.

Göbek yağları deri kemerinin üzerinden sallanan şehirli adamlar köydeki esintiyi beyaz gömleklerinin üstten iki düğmesini açmak suretiyle bağırlarına misafir edip ballandırırlardı, bense hep aynı esintinin benim tenimi niçin kavurduğunu merak ederdim. Madem bizim kirli tavuklar, kurtlu elmalar, tozlu yollar ve yün döşekler matah şeylerdi, neden külle bulaşık yıkayan, yemeği aynı kaptan kaşıklayanlar bizdik?

“Kavaklarını övmekten/ kuru kuruya sevmekten/ ne çıkar ki memleketim?”

Nazım’ın da dediği gibi anlamı neydi bu yapmacık öykünmenin? O ki kirli tırnaklarımız, çatlak dudaklarımız, yamalı pantolonlarımız böyle değerliydi de bizi o çeşme başında bırakıp siyah arabalara binip hızla uzaklaşmak nedendi? Sorunun cevabı belki de yine aynı şiirdeydi. Sürgünde, yurt özlemiyle göçüp giden Nazım kâh Gülhane parkında bir ceviz ağacı[1] oluyor, kah memleket mi, yıldızlar mı, gençliğim mi daha uzak diye sorarak bu hasretini haykırıyordu. Ne ki bu yurt sevgisinin ve özleminin benim nazarımdaki en güzel örneği yine “Kavak” şiirinde geçer;

“Kara toprağa eğilip/ yüzümün terini silip/ bir tek kavak dikemedim.”

Elbette, köy hayatını, Anadolu’nun kıraç bozkırını bize bırakıp kaçan kalantor adamların öykünmesiyle, sürgünde ölen bir şairin hasreti aynı kefeye konamaz. Ne var ki, seneler sonra neden öykünülesi bir çocukluk geçirdiğimizi bu sayede öğrenmiş oldum. Biz çok diktik o kavak ağaçlarından Anadolu’nun bağrına. Sırf yeşillik olsun diye de değil, gölgesinde kocaman göbeğiyle kerli ferli adamlar yayılıp uyusun diye hiç değil. Yurdu sevmemizin bir nişanesi olsun diye diktik. Gerekirse köyün mezarlığında yatarken de bizi gözlesin diye diktik. Oldu da mahpusken, avluda volta atarken kısmet olmadı diyelim; sevdiği kız gibi yurdu da elinden alınmış şairler rahat uyusun diye diktik biraz da. Dikili bir ağacı olmayanların kaçması da bu yüzdendi demek ki. Bu yüzden daha iyi anlıyorum ilkokulda neden o köy tasvirini aynı tornadan çıkmış gibi resmettiğimizi. Yurdu sevmenin kıraç toprağa bir fidan dikmeden, kan ve terle o fidanı sulamadan edinilemeyeceğini çokçası Nazım’ın şiirinden öğrendim. Bu, dikili bir ağacı olmayanların anlayabileceği türden bir layık oluş hikâyesi değildi.

Süleyman DEMİR

 

[1] Hikmet, Nazım (2007), Bütün Şiirleri, Yapı Kredi Yayınları

 

[2] Eradam, Yusuf (2007), “Nazım Hikmet Şiirinin Heybeti ve Evrenselliği”, Hece Dergisi Nazım Hikmet Özel Sayısı, sf 534

[3] Hikmet, Nazım (1987) Yeni Şiirler, Adam Y., İstanbul, sf.163

[4] Halman,Talat Sait (2007). “Nazım Olmasaydı”. Hece Dergisi Nazım Hikmet Özel Sayısı, sf. 524-525

Kimler Neler Demiş?

İlk yorum yapan sen ol!

avatar
  Abonelik  
Bildir
%d blogcu bunu beğendi: