Güneşin yüzüme vurduğu hüzmelerle uyandım. Sabah her zaman ki şefkatiyle üzerime doğuyordu. Yattığım sokak uzun apartmanlarla çevrili olduğu için, güneşi sadece tepemde görebiliyordum. Üzerinde yattığım karton iyice yıprandığından iyiden iyiye belim tutulmaya başlamıştı. “Yenisini bulmalı,” diye geçirdim içimden. Doğruldum ve karşımda duran gri çöp kutularına uzun uzun baktım. Pas mı, kir mi olduğu anlaşılmayan lekelerin arasında, daha da büyük bir leke gibi görünen sözcükler zor bela okunuyordu; Keçiören Belediyesi.

 İyi bir uykudan bihaber gözlerimi ovaladım ve ayağa kalktım. Şöyle bir gerilince, yeni bir karton bulmaktan ziyade yemek bulmam gerektiğini fark ettim. Karnım acıktığıma dair sesleri inatla çıkarıyor, sanki düşüncelerimi bastırmaya çalışıyordu. Hoş sokaktaki bir adamın öyle çok bir düşüncesi de olmazdı. Bu akşam nerede uyurum? Nerede yemek bulmam daha kolaydır? Kafamı kurcalayan sorulardan sıyrılıp başucuma koyduğum torbayı aldım. Evet bu, sokakta uyuyan biri için çok riskliydi fakat içinde çalınmaya değer çok bir şey yoktu. Yarım paket sigara, bayat bir ekmek ve bolca paçavradan bozma giysi. Kafamı kaldırıp tekrar güneşe baktığımda saatin çoktan onu bulduğunu anladım. Bugün çok geç başlamıştım hayata. Çoktan çöp kutuları köpekler ya da insanlar tarafından deşilmiş, dükkânlar insanlarla dolmuş ve esnaf garip bir şekilde, alışveriş yapmayacak herkesi dükkânından kovmaya başlamıştı.

            Bu gecikmenin rehavetiyle eskiden beri gittiğim bir vakfın yolunu tuttum. Çoktandır gitmeme rağmen, bir görevliyi iki kez gördüğümü hatırlamıyorum. Her gün bu betonarme gri binaya benim gibi onlarcası geliyor, vicdanını rahatlatmak isteyen bir iki kişinin elinden -yüksek bir lütufmuş gibi- birkaç lokma yiyecek alıyordu. Çoğu evsiz bu iki kere görmedikleri insanların bahşedici tavırlarını öyle kanıksamıştı ki, ortaya sahibi sanki ilk kez onu besliyormuş gibi, her defasında ölümüne minnettar olan bir köpeğin görüntüsü çıkıyordu. Ben de ister istemez bu tabloya ayak uydurmak zorundaydım. Hayatımın çoğu gününde olduğu gibi sıraya girdim, o bahşedici ellerden birkaç lokma alabilmek için yalvarır gözlerle baktım. Sonunda ödülünü almış bir hayvan gibi köşeme çekildim.

            Sanılanın aksine evsizler birbiriyle neredeyse hiç kavga etmez, hatta sürtüşmezlerdi bile. Aynı sürüdeki çakallar gibi sadece yaşar ve ölürlerdi. Bana insan olduğumu anımsatan çorbanın buharına daldım uzun süre. Günde bir iki kez gelen bu ender anlarda, aklım ister istemez her şeyden önceki hayatıma dönerdi. Şöyle bir düşününce karımı ve kızımı -biricik sevgi yumağı kızımı- hatırladım. Her sabah kalkar, tıpkı şu an ki gibi minnet dolu gözlerle karıma bakar ve kahvaltımı ederdim. Bu minnetin canıma tak ettiği de olurdu bazen. Böyle zamanlarda dışarı çıkar bu sefer de garsona minnet ederek kahvaltı etmeye çalışırdım. Her gece uyuduğum yatak -bilmem neden- sürekli belimi ağrıtırdı. Büyük bir rezidansın güzel bir dairesi için hatırı sayılır bir para ödemiştim o zamanlar. Maddi durumum, işim ve ailemden bana kalan miras sayesinde yerindeydi.

            Çorbamı çocukça bir iştahla bitirip, yeni bir karton aramaya karar verdim. Evsizlerin bazı konularda kendi türdeşlerinden çok başkalarıyla sürtüşmesi gerekiyordu. Bunu anımsayınca elimi karnımdaki eski bir ize götürdüm. Üzerinden üç ay geçmiş olmalıydı. Bir parkın kenarında yeni taşınan bir ailenin mobilyalarından kalan kartonlar ve köpüklere göz dikmiştim. O zamanlar, henüz her şeyin farkında değilken, genç bir adam bana tehditkâr bakışlar atarak çöpe doğru yaklaşmıştı. Orada üç kişiye yetecek kadar malzeme olduğunu anımsıyorum. Ona bunları paylaşmayı teklif eder etmez, beni cebindeki eski ve paslı bir çakıyla yaralamıştı. Tekrar o parka doğru seğirttim. Çok uzak sayılmazdı. Geniş ve insan dolu caddeler yerine, Keçiören’in ürperti sinmiş sokaklarında yürüyordum. Çünkü caddelerdeki insanların evsizlere karşı tutumu, bir deliyi bile rahatsız eder cinstendi. Eskiden çalıştığım devlet dairesinde hizmetlilerin ve normal personellerin yolları farklıydı. İşimin son günlerinde bu o kadar ileriye gitmişti ki artık normal personelle üst kademenin bile daire içinde koşuşturduğu yerler birbirinden ayrılıyordu. Biri sınırları ihlal ederse, tıpkı şimdi olduğu gibi can yakıcı bir aurayla karşılaşıyordu.

Parka vardığımda bir sürü çocuk, kaydıraklardan kayıyor, sallanıyor ve annelerinin sözlerine aldırmaksızın eğleniyorlardı. Oyun alanının sağında kalan tenekeye vardığımda, hemen önümdeki bankta oturan iki yaşlı kadınla göz göze geldim. Beni gördüklerinde daha genç olanın söylediği şey “Yazıktır, şu adamın haline bak,” oldu. Herhangi bir mimik yapmadan çöpün sağına soluna bakıyordum ki kadın bana seslendi. Elinde içinde plastik bir kap olan poşeti uzatıp, gözlerimin içine baktı. Bir şeyler bekler bir ifade vardı gözlerinde. Vermeye sonuna kadar zorunlu olduğu bir şeyi, karşısındakinin ahmaklığı yüzünden zorla veren birinin, şeytani tatminiydi bu. Poşeti alıp heybeme yerleştirdim. Bu konteynerin çoktan boşaltılmış olduğunu anlayınca, hâlihazırda inşaatta olan binaların olduğu bir mahalleye doğru yollandım.

Eski bir anım geldi aklıma. Giyindiği beyaz gömlek ve kravatıyla doğal görünen bir arkadaşımla birlikte yemeğe çıkmıştık. Gittiğimiz restoran Ankara’nın en iyilerindendi. Kızılay’ın tam ortasında bir terastaydık. Bana heyecanlı bir şekilde patronunun ona yaptığı zammı anlatıyordu. Çalıştığı şirkette maaş zammı her sene patronla özel bir görüşmeden sonra yapılır, ne hikmetse herkese aynı oran verilirdi. Şimdiyse arkadaşım bana takım elbise içindeki bir köpek gibi gözüküyordu. Zaten ona verilecek olan alelade bir şey için yalvarmış ve karşılığını almıştı. Patrona yaptığı işleri nasıl açıkladığını, ona nasıl kendini beğendirdiğini anlatıyordu.

 Bu düşüncelerle aradığım binalara vardım. Neyse ki burada atılmış kartonlar öyle fazlaydı ki benim gibi beş altı kişiye yeterdi. İçlerinden gözüme en çok çarpanı aldım ve eski sokağıma döndüm. Bu sırada hava yavaştan kararıyordu. Sokağıma vardığımda iyice uykum gelmişti. Bedenim yeni yatağımla buluşmak için iyiden iyiye sabırsızlanıyordu. Bende baştan sona, yukarıdan aşağıya,  hiçbir farkı olmayan hayatımın, bir gününü daha sonlandırmak için yeni kartonuma, her gece belimi ağrıtan yatağıma uzandım. Heybemi ve bana zaruri olarak verilecek, minnet karşılığı aldığım yemeği başucuma bıraktım.

Abonelik
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
%d blogcu bunu beğendi: