“Aydınlanma, insanın kendi kendine doğan olgunlaşmamışlığından ortaya çıkmıştır.” diyor Immanuel Kant 1784 tarihli “Aydınlanma Nedir?” makalesinde. Olgunlaşmamışlığın anlayış eksikliğinden değil, başkasının rehberliği olmadan kişinin aklını ve bilgeliğini kullanma cesareti olmadığından dolayı kaynaklandığını öne sürüyor.  Öyleyse M.Ö. 5. yy ’da para karşılığı felsefe öğreten Sofistler, Kant’ın bahsettiği “başkasının rehberliği” tanımlamasının Antik Yunan’daki ilk temsilcileri denilebilir. Spinozaist ve aynı zamanda Deleuzecu sosyolog Ulus Baker’in 1998 yılında verdiği Sanat ve Arzu seminerlerinde kullandığı o meşhur “Satılan düşünceyle bakış açısı oluşturulamaz.” sözü ile Kant ve Baker 18. yy’ dan 20. yy. sonlarına kadar anti sofistik bir düşünce oluşturmuştur.

Ancak Yunan aydınlanması olarak ortaya çıkan Sofistler bunun bir ihtiyaç zorunluluğundan doğduğunu iddia etmiş olsalar da “satılan düşünce” yargısına karşı savunmasız kalmışlardır. Peki bir düşüncesin satılıyor olması o düşüncenin doğruluğunu zedeler mi ya da başka bir deyişle satılan düşüncenin aydınlanmaya hizmet ettiği göz ardı edilebilir mi?

M.Ö. 5 yy ’da Sofistler her ne kadar birbirinden bağımsız olsalar da aydınlanmanın sistematik halde ilerlemesinin bir tarafı olmuşlardır.

Sofistler, felsefenin kökeni olan mevcut Atina’yı eleştirmiş ve kuşkuculuk fikri ile öğretiler sunmuşlardır. Tarihte bilimsel bulguları halka arz eden ve dolayısıyla tinsel öğretiler ile ters düşen düşünürler Atina’dan Orta Çağ’a kadar dönemin her anında yargılanmış ve bedel ödemiş olmalarına rağmen, aydınlanma için Sofistler; tek tek insana değer verilmesi, hâkim olan dinin, devlet hukukundan ayrılması gibi düşünceleri toplum içinde yaymaya çalışmışlardır.

M.Ö. ki devirde Aristoteles’ten, M.S. devirlerde Spinoza’ya kadar aydınlanma fikrinin her zaman bir karşıtı olmuştur. Yeteri kadar çevre bulamayan taze ve iktidar sahiplerince korkutucu bulunan aydınlanma fikri ise zamanla sönümlenmiştir. Ancak mutlak düşünce henüz yasaklanmadığı –yasaklanamadığı- için aydınlanmanın sınırlarını çizebilecek bir güç olmadığı –olamadığı- ndan dolayı aydınlanma tarihin her sahnesinde zorunlu olarak devam etmiştir.

Tarihte aydınlanma fikrinin en yoğun olduğu dönem “yeniden doğuş” olarak adlandırılan Orta Çağ’ın bitişini hızlandıran Rönesans dönemidir. Bu dönem öncesi mutlak teolojinin güçlenmesi ve devlet yönetimlerinin tamamında söz sahibi oluşu, gelişen teknolojik buluşlar (matbaa, pusula vb.) ve insana değer verme fikri karşısında çaresiz kalmış ve Avrupa’da sanata ve bilime daha fazla önem verilmeye başlanmasıyla birlikte aydınlanma üzerindeki Orta Çağ’ın zinciri kırılmaya başlamıştır.

Descartes ve yeni çağ felsefecileri rasyonalizm ve deneyim üzerine eğilerek aydınlanmanın en büyük amacı olan gerçek bilgiyi ortaya koymaya çalışmışlardır. Rönesans ile başlayıp 17.yy’a kadar gelişen özgür düşünce Antik Yunan aydınlanması üzerine kafa yormuş ve yargı formunda olmayan yapıcı ve eleştirel sorular sormuşlardır. Ayrıca Descartes, Yeni çağ aydınlanmasının en yenilikçi düşünürü olarak eski filozofların yanılgılarını ortaya koymak yerine, “Nerede hata yaptı?” sorusunu dile getirmiştir. Gerçek bilginin ulaşılması noktasında yöntem üzerinde çalışan Descartes modern felsefenin, dolayısıyla çevresini daha iyi anlamaya başlayan insanın önünü açmıştır. Yeni çağ düşünürleri doğa ile madde üzerine eğilmiş ve teknolojik gelişmelerin ilerlemesinde rol almışlardır.  18.yy’da gerek zorunluluk gerekse doğru bilginin kullanılmasıyla sanayi devrimi gerçekleşmiş, tarihten bu yana doğayı anlamaya çalışan insan, doğa ile bütünleşmiş bir şekilde kendi kullanımına açmıştır.

Modern düşünce ve modern bilimsel devrim üzerinden yükselen Sanayi Devrimi beraberinde birçok yenilik getirmiş olmasına rağmen organik bir oluşum kuramamıştır. Endüstri adını alan Sanayi, gelişmesine rağmen, aydınlanma ise salt aydınlanma olarak kalmıştır. Öyleyse materyalist gelişim süreçleri aydınlanma için sadece araç-sonuç olmuştur.

Aydınlanma dogmadan uzak gerçeğe ulaşmaktır ve sonu yoktur. Kavramın gerçekle bağlantısından bilgi doğar, gerçeklik doğadadır ve orta çağ filozofları, Aristoteles’in felsefesini doğa ile ilişkilendirip bilgi erişiminde yeni bir metot oluşturmuşlardır.

Gerçeklik nerede olursa olsun eğer öğrenilmezse hiçbir şey ifade etmez. Aydınlanma ise bu öğrenimin soyut karşılığıdır.

Abonelik
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
%d blogcu bunu beğendi: