Böylesine keskin virajlarıyla şehir merkezine çıkılan başka bir kent var mıdır bilmiyorum. Göreve başlamak için geldiğim bu kentte ne kadar kalacağımı tahmin edemiyordum ancak hemen hemen bütün tayin dönemlerinde yaşadığım duygular peşimi bırakmıyordu. Yeni yerler, yeni insanlar hep zor gelmiştir bana. Alışılmış bir hayat, vazgeçilmezimdi daima. Yola, yolculuklara çıkmak her zaman tuhaf duygular hissettirirdi, tam olarak adını koyamadığım duygular. Bir parça hüzün, endişe ve heyecanla örülü duygular. Yolda olmanın güzel taraflarından biriyse hayal kurmak. İster yürüyüşe çıktığım zamanlar olsun isterse de yola çıktığım zamanlar… Kendimi hep hayaller dünyasında bulmuşumdur. Böyle anlarda nedense kendi sorunlarımı unutur, ülkenin sorunlarına çözümler ararım. Mesela hiç tanımadığım insanlara, yolda karşı kaldırımdan yürüyenlere merhaba derim. Çocukluğunu dört şıklı sorularda yaşayıp geleceğini test kitaplarında kaybedenlerin sınavsız bir hayat modelini tasarlarım kafamda. Bütün hayatını bir ev, bir araba için heba eden sınıflara evlerini ve arabalarını almaları için çok para veririm. Sokaklarda şarkılar, türküler söylenir. İyi insanlar ve her zaman içinden iyilik geçenlerle dolu bir dünya. Böyle böyle çoğalır hayaller, bir düşünceden başka bir düşünceye savrulur gider. Sonunda ne yürünecek yol kalır, ne de yürüyecek derman.

Haberlerden dinlediğim kadarıyla şehirde işler karışıktı. Şehrin yukarısında Cerattepe denilen yerde maden çıkarılıyor, halk ise buna tepki gösteriyordu. Doğrusu, böylesine bir tepkiyi başlarda garipsemiştim çünkü genellikle insanlar bana dokunmayan yılan bin yaşasın der ve etliye sütlüye karışmazlardı. Şehirde gördüğüm birliktelik, inanılmazdı. Halk, sarsılmaz bir inançla kenetlenmiş, madeni çıkartmamak için ant içmişti. Bazı medya grupları halkı vatan haini olarak lanse ediyordu, oysa bütün eylemlerde ellerinde bayraklarla yürüyenler bu şehrin insanlarıydı. Hiç anlamıyordum. Eskiden toprağını savunanlar kahraman, satanlarsa hain ilan edilirdi. Şimdi her şeyin anlamı değişti. Kim hain, kim yurtsever belli değil. Öyle bir haldeyiz ki tüm kavramların içi boşaltılmış, değerler yer değişmiş. Hepimiz yargıladıklarımızız aslında. Başımaza gelenler de işte bu kınadıklarımızdan.

Önceki gün dışarı çıktığımda büyük bir şaşkınlık yaşadım. Kamyonetlerin arkasındaki kocaman boğalar, bütün şehri dolaşıyordu. Sonradan öğrendim ki her yıl yaz aylarında yapılan boğa güreşleri, şehrin simgelerinden biriymiş. Geleneğe göre boğalar yaylaya çıkarılmadan önce kendi aralarında güreşirler ve liderlerini seçerlermiş. Bir an önce bu güreşleri izlemek için sabırsızlandım. Boğaların şehir turundan sonra meydanda bir basın açıklaması yapılıyordu. Boğacılar Derneği’nin açıklamalarına kulak kabarttım. Tok sesli, siyah montu ve el işlemesi atkısıyla konuşan adama birden öylesine bir yakınlık duydum ki alandaki insanların sesleri, atılan sloganlar, korna sesleri, bağrışlar her şey birdenbire sessizleşti. Sanki alanda sadece ben vardım ve her şey bana söyleniyordu.    

   “Gölgesinde serinlediğim köknar ağacı, sana sesleniyorum otlaklarında çobanlık yaptığım GENYA, HATİLA, Sana sesleniyorum sularında yüzdüğüm dereler. Kovmasam bu işgalcileri, suyun cenazemi yıkasın, ağacın tabutum, toprağın mezarım olsun. Kovmazsam bu işgalcileri gören gözüm kör, konuşan dilim lal olsun” duyduğum bu sözlerden sonra tüm duygularım dumura uğramış gibiydi. Hiç tanımadığım bir yerde, hiç tanımadığım insanlarla bir aradaydım. İçimi bir anda parçalayan, olmadık bir anda beni bu kadar etkileyen şey neydi? İşimi yapmaya geldiğim ve bana vadedilen süreyi doldurup bir an önce gideceğim bir yerdi oysaki burası. Diğer bütün yerler gibiydi yani. Üstelik ben hayatı boyunca, apolitik denilecek çizgide yaşayan biriydim. Beni ne ilgilendirirdi madenler? Nasılsa her zaman kazanan şirketler değil miydi? Eninde sonunda kazanacak olan holdingler, para babaları, ağalar değil miydi? Güçlü olmadan güçlülerle nasıl mücadele edilebilirdi? 

Artık ben de en az burada yaşayanlar kadar bu kentliydim. Buraya geleli henüz birkaç gün olsa da, burada doğup büyümüş olmasam da kendimi buralı hissediyordum. Böyle bir büyülü tarafı vardı bu kentin. Her gün maden alanında insanlar gruplar halinde nöbet tutuyor, madencileri alana sokmuyorlardı. İnsanlar akın akın ismini yazdırıp ilerleyen günlerdeki nöbete talip oluyorlardı. Ellerinde dövizlerle yürüyen gençler, slogan atan kadınlar, anneler, babalar ve hatta kolluk kuvvetinin gaz fişeklerinden nasiplenen ihtiyarlar, herkes… Horonlar oynanıyor, maden şirketine ve sahibine maniler diziliyor, türküler söyleniyordu. Deli horonla deliriyor, dik oyna komutlarıyla dikleşiyorduk. Ülkenin gündemi, tamamen biz olmuştuk, bense unutulmayacak bu günlerin bir parçası olduğum için kendimi şanslı hissediyordum. Başka bir insandım, bu başkalaşım beni tedirgin etmiyor, huzur veriyordu. 

Sonraki günlerde şehre giriş ve çıkışlar yasaklandı, halkın maden alanına gitmesine izin verilmiyordu. Polis müdahalesi giderek şiddetini artırıyordu. Çamlık Parkında bir gencin dövüldüğünü ve yoğun bakıma kaldırıldığını duyduk. Orda olması hataymış, dediler. Ne işi vardı, dediler. Yani, yine dövenler değil orada bulunan  bizler suçlu olduk. Günlerce bekledik hastane kapılarında. Doğayı korumanın  parayı değil yaşamı tercih edenlerin ödediği bedelin karşılığı bu muydu? 

Ben şimdi masamın üzerinde duran takvime, isimliğime, çantama, dosyalara, darmadağın olmuş kâğıtlara, solumdaki yazıcıya ve penceremden dışarıya bakıyorum. Hafif bir yağmur çiseliyor. Düşünüyorum. Çalan zil kulağımı tırmalıyor. Ve siz bana  ne oldu o gence diye soruyorsunuz? Radyomda bir türkü çalıyor, sesini daha çok açıyorum… 

Uyan Alim uyan, uyanmaz oldun

Yedi bıçak yarasına dayanmaz oldun. 

        

Abonelik
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
%d blogcu bunu beğendi: