Saat yediyi vuruyordu. Bu mahallede bunun gibi mahallelerde ve dünyanın diğer yerlerinde olduğu gibi hayat başlıyordu. Kimi hayatından memnun, kimi değil ama sürüp giden bir hayatın içine karışmıştı hepsi. Kapıcı Selman, menekşe apartmanından çıktı, kırk beş kiloluk bu adam ömrünü vermişti bu apartmana, avurtları çökük, yüzünde acınası ifadeyle, eline kapı önünde duran en aşağı on yıllık süpürgeyi aldı ve apartmanın önünü süpürmeye başladı. Üç çocuk okutmuştu bu adam, yüzüne baksanız kendine hayrı kalmamış diyeceğiniz bu adamın üç çocuğu da yüksek yerlerdeydi, biri hekim olmuş, bir diğeri avukat, en küçüğü Selim’se henüz geçen yaz atanmıştı memleketin doğusunda bir şehre, diğerlerini ayda birkaç kez olsa da görüyordu ama Selim aylardır gelemiyordu, birde sanırım en küçük olduğu için biraz abartılı yaşıyordu bu özlemi. Çalı süpürgesi hışır hışır yalarken apartmanın önünü yukarıdan üçüncü kattan bir ses işitildi.
‘’Günaydın Selman Efendi, bana iki ekmek birde gazete’’
Selman sesin geldiği yöne doğru uzattı kafasını, bu Asuman hanımdı Nejat beyin eşi emekli eğitimci.
‘’Bak poşetle parayı sarkıtıyorum.‘’
Para ikinci kata geldiğinde ‘Günaydın’ dedi Selman ‘’Nasılsınız Asuman Hanım.’’
‘’Sağ ol Selman Efendi, iyi diyelim iyi olsun. ‘’
Selman, poşetten parayı alıp hızla yola koyuldu. Biraz sonra elinde poşetle göründü. Kapıyı açıp üçüncü katta doğru yollandı, bu sırada koridorda Nursel’i gördü. Nursel, mahallenin okumuş genç kızı, bakanlıklardan birinde memur olarak çalışıyordu. İdealistti, öğrencilik yılları hep olaylarla geçmişti, nerede bir ağaç kesilecek olsa, nerede birinin hakkı gasp edilmiş yahut gasp edilecek olsa orada biterdi, anarşistti o mahalleliye göre,  ama kendine sorsanız ‘Ben sosyalistim’ diyecekti, nitekim bir gün mahalle karıları dedikodunun dibine vurdukları bir sırada konu Nursel’e gelmiş, anarşik manarşik bir şeyler geveleyen karıların arasına girip, ‘’Siz istemez misiniz herkesin eşit yaşamasını, kimsenin mazlum kalmamasını, güçlünün güçsüze zulüm etmemesini,’’ diye başlayan bir konuya giriş yapmış, yirmi dakika konuşmuştu ama karıların bu sözlerden pek bir şey anladıkları yoktu, çünkü Nursel uzaklaşır uzaklaşmaz dedikodu devam etmişti.
‘’Kadın kısmı oturur evinde çocuğunu büyütür, böyle işlerle uğraşmaz, edepli saygılı olur. ‘’
Aralarından biri kaşar bile demişti Nursel’e. Sonra işi biraz ileriye götürüp anasına bile laf atanlar olmuştu
“Anasıda o yolun yolcusuydu işte, anasına bak kızını al’’ derken kimsede çıkıp ‘’ölünün arkasından konuşulmaz’’, diye uyarmamıştı onları. Evet Nursel’in annesi bilmem ne gece kulübünde çalışıyordu, onlara göre bunun haklı bir yanı olmazdı fakat Nursel’in anası kucağında Nursel’le sokakta kaldığında bir Allah’ın kulu gelip yardım etmemişti onlara, ailesi kabul etmemiş, gittiği iş yerleri ‘bugün git yarın gel’ demiş, en sonunda çaresizlik içinde kıvranırken gece kulübünde bir iş bulmuş ve mecburen çalışmaya başlamıştı. Zaten bu iş yüzünden ve çevre baskısından fazla dayanamamış dertten kederden bir yıl evvel ölmüştü.

İşte şimdi apartmandan çıkan o Nursel’di, Selman’a bakıp ‘’Günaydın’’ dedi gülümseyerek, Selman efendinin içinde merhamet kıpraşırdı bu kızı gördüğünde, onca duyduğu söze rağmen, yani Nursel’e attıkları karalamalara rağmen, bu kızı ne zaman görse öz kızını görmüş gibi sevinirdi. Şu masum yavrunun ne günahı olabilirdi Selman efendiye göre. Hem böyle güzel gülen bir insan nasıl anarşik şeysi olabilirdi. ‘’Günaydın’’ dedi Selman Efendi, sonra ekledi ‘’günaydın kızım’’ o kadar içten kızım demişti ki Nursel’in yüzündeki gülümseme bir ton daha canlandı. Kalp kalbe karşı derler, Nursel de Selman’ı hiç tanımadığı babasının yerine koyardı. Nursel, hızla indi merdivenleri ve otomatik kapıyı açıp dışarı çıktı. Güzel kadındı, hatta ortalamanın üstündeydi, kocaman ela gözler, parlak siyah saçlar, yüzüyle gayet uyumlu bir burun ve ağız, bu yüze baktığınızda onu yüz yıldır tanıyormuş hissine kapılırdınız. Nursel, birkaç adım yürümüştü ki karşı apartmanın camından onu izleyen birinin varlığını hissetti. Gerçekten de öyleydi Müslüm’dü bu, nalbur Hikmet’in oğlu, bir yetmiş beş boy, köse sakallar, çökük yanaklar, içinde acılar barındıran mazlum bir bakış ve sanki onunla doğmuş gibi ağzından hiç eksilmediği sigarası, anası ‘’Sanki emzik emiyon’’ derdi Müslüm’e bu kadar çok sigara içtiğini görünce. Ama Müslüm’ün derdi farklıydı, o ortalama bir mahalle genciydi işte, liseyi zar zor bitirmiş, ardından o fabrika senin, bu fabrika benim çalışmış, hayatın ona verdiği eziklikten dolayı sırtında ufak bir kambur oluşmuş, hiçbir zaman kendini tam anlamıyla ifade edememiş, ortalama bir gençti işte, fakat onu farklı yapan bir şey vardı, Nursel’e olan aşkı, zaten bu aşkı da olamasa, varlığı yokluğu bir olurdu herhalde Müslüm’ün, yada şu üçüncü sayfada okuduğumuz intihar haberlerinden birinin konusu olabilirdi, kim bilir. En son işinden daha geçen hafta ayrılmıştı, sırf bu sessiz ve uysal tavırları yüzünden ustabaşı her işi ona yıkmaya çalışmış, nerede pis iş var Müslüm’ü oraya davet etmiş, Müslüm de sonunda dayanamayıp işe gitmemişti bir daha. Anası babası işi neden bıraktığını sorunca ‘Çıkardılar’, demişti. ‘Of oğlumdu anasına göre ‘’off oğlum nasıl olacak senin bu halin, bak kaç yaşına geldin, yaşıtların çoluk çocuğa karıştı, sen hala bir iş bile tutturamadın’’ bu şekilde uzayıp giden konuşmanın hepsini dinlemiş Müslüm ve içinden isyan etmişti, sanki ben bunları hiç düşünmüyorum diye, ama dışa vuramamıştı, çünkü, insanlarla tartışmaktan korkardı Müslüm, zira haklı olduğu konularda bile onun o masum duruşundan faydalanıp insanlar hep üste çıkmayı başarırlardı.
Şimdi bu adam birkaç saniye bile olsa Nursel’le göz göze gelmeyi başarmıştı, aman Tanrım o ne bakıştı, sanki birkaç saniye daha baksa Müslüm’ün bütün varlığı Nursel’in varlığı karşısında eriyecekti. Nursel, çoktan gözden kaybolmuştu ama Müslüm hala onun geçtiği yola bakıyordu, onun yürüdüğü yola bakmak bile mutlu ediyordu Müslüm’ü. Yavaşça perdeyi kapatıp ağzındaki sigarayı söndürdü. Sonra bir tane daha ateşleyip düşünmeye başladı. Beş yıl önceydi, Müslüm henüz askerden dönmüştü ve babasının ona ayarladığı işe girmek için gün sayıyordu ne demişti babası:
‘’Daha yeni geldin, bir hafta dinlen sonra başlarsın işe, aman oğlum sakın daha fazla yatayım deme, askerden geldin mi bir yatmaya alışırsan valla alimallah bir daha hiç çalışaman.’’
İşe başlamasına birkaç gün kala, bir sabah sigara almak için sabah erken saatte evden çıkmış, birkaç adım atmıştı ki karşısında Nursel’i görmüştü, eli ayağına dolaanmış, adımlarını şaşırmıştı. Nursel, Müslüm’e yaklaşmış ve ‘’Hoş geldin Müslüm’’ demişti, ne kadar güzel bir andı, şimdi düşünürken bile heyecanlanıyordu Müslüm, o zamanda sırf bu heyecanından tek kelime edememiş, yalnız biraz yarım yamalakta olsa ‘Hoş bulduk’ diyebilmişti.
‘’Ah bir konuşabilsem’’, dedi Müslüm, ‘’bir kez kendimi anlatabilsem, sonra onunla oturup saatlerce muhabbet etsek, babamın hatalarından, anamın hatalarından, çalıştığım yerlerdeki insanların kötülüklerden bahsedebilsem ona, sonra hayalimdeki o müthiş dünyayı anlatabilsem, belki her şey çok farklı olabilirdi’’ diye geçirdi aklından, ama boşa düşündüğünün de farkındaydı, çünkü; bu hal, bu karakter ne yapsa onu terk etmiyordu, askerde iki defa bulaşık yıkamasına sebep olan bu mazlum haliydi, tuvaletleri hep onun temizlemesi, gece en zor nöbeti onun tutması, hep bu sessiz halindendi, komutanlar bile onunla uğraşırdı, oysa baktığınızda Müslüm çok insandan daha insandı ama anlayabilene. İçeri gidip üstünü değiştirdi, sanayiye gidip yeni bir yerle görüşecekti, yedek parça ıvır zıvır satan bir dükkana amcasının selamını götürecekti, amcası ayarlamıştı bu işi Müslüm’e. Üzerini giyinip kendini sokağa attığında saat yedi buçuktu, az evvelki telaş yavaş yavaş kaybolmuştu, şimdi herkes ilk kahvesini yudumluyor işyerinde yahut makineler yavaş yavaş çalışmaya başlıyor, hocalar sınıflara girip ‘Günaydın’ diyordu. Herkes var olan işini sürdürebilme, yaşama derdindeydi. Öyle ya, bu dünyada bir iş tutmayanın işi neydi Müslüm’ün babasının sözüydü bu, ne olurdu diye düşündü Müslüm babam beni yanına alsa, orada çalışsam, hem babamın dükkanı değil mi, sabah akşam orada bile yatarım. Nalbur Hikmet, buna karşıydı, oğlunun da kendisi gibi nalbur olmasını istemiyordu, üstelik dükkanı satıp yakında köye yerleşecekti.

Amcasının tavsiyesiyle gittiği iş yerine vardığında saat sekize gelmişti.
‘’Selamın aleyküm.’’
‘’Aleyküm selam’’ çay bardağını tepsinin üzerine bırakan adam, göbekli, tıknaz bir tipti, konuşurken etrafına tükürükler saçıyordu.
‘’Sen Ayhan’ın yeğenisin demi ‘’
‘’Evet abi’’
‘’İyi bakalım, çay içer misin?’’
Müslüm elini göğsünün üzerine götürüp bu teklifi reddetti.
‘’Tamam o zaman gel, işi anlatıyım sana.’’
İçeri depoya doğru yürüdüler, fazla büyük olmasa da biraz büyük bir yerdi bu dükkan, raflar tavana kadar uzanıyordu, üzerinde malzemeler, etrafta plastik kokusu yayılıyordu.
‘’İşte bunlar, malzemeler aha şurada da yeni gelenler var. Bunları paketleyip siparişe gönderiyoz. Kolay zaten zamanla anlarsın. ‘’
Müslüm, yavaşça kafasını salladı. Adam kötü birine benzemiyordu. Demek ki ömrünün büyük bölümü burada geçecekti, gerçi hangi işe girse aynı şeyi düşünüyordu ama birkaç ay yahut birkaç hafta sonra işin rengi değişiyor ve işten kovuluyor yahut kendi bırakıyordu. O gün akşama kadar çalıştı sonra dükkanı kilitlediler, eve gitmek için dolmuş durağın da beklemeye koyuldu. Birkaç dakika sonra dolmuş geldi, parasını uzatıp uygun bir yere oturdu. Şimdide sabahın kalabalığı yorgun halde sokaklara dökülmüştü, sabahki enerjiden pek bir şey kalmamıştı. Herkes yüzü asık ve yorgundu, dolmuş şoförü bile ağır hareket ediyordu. İşte ne olduysa tam bu anda oldu, dolmuş durakta durdu ve ardından o girdi kapıdan içeri, Nursel’di bu, Müslüm’ün tükenen enerjisi birden yerine geldi, kalbi yerinden fırlayacakmış gibi atıyordu. Bütün dünya gözünde puslu görünüyor, yanız Nursel’in görüntüsü netleşiyordu, daha da ilerisi oldu ve Nursel Müslüm’ün yanına oturdu. ‘’İyi akşamlar’’ dedi sonra o meşhur gülümsemesi. Müslüm biraz zorlanarak da olsa iyi akşamlar dedi, sonra gülmek istedi fakat hemen vazgeçti, ya garip görünürsem diye. Zaman durmuştu, Müslüm soğuk terler döküyordu, sonra o koku Nursel’den etrafa yayınlan koku, Tanrım dedi Müslüm, içinden ‘’beni yalnız bu an için yaşattıysan bile sana şükürler olsun.’’ Dolmuş mahalle durağına geldi, ikisi de indiler, yan yana yürüyorlardı, bu demekti ki her gün yan yana yürüyecekler, aynı dolmuşa binecekler, Müslüm, her gün aynı sözü duyacak ‘’iyi akşamlar.’’ Yürüyorlardı ama ikisinden de çıt çıkmıyordu, Müslüm, arada kendini zorlayıp Nursel’e bakıyordu ne kadar asildi, ne kadar vakur duruşu vardı hayata karşı, belki de bu sebepten diye düşündü Müslüm benim ömrüm boyunca başarmadıklarımı başardı diye aşık oldum bu insana. Olamaz mıydı hayranlıktı bu belki de.
Müslüm, hafta sonları hariç her gün Nursel’i görüyordu. İyi akşamlar ve konu kapanıyordu. Fakat bir gün karar verdi Cuma akşamıydı, maaşını almıştı, Nursel’e sinemaya gitmeyi teklif edecekti, belki sonrada yemek yerler ve belki utangaçlığı geçer, sohbet etmeye bile başlarlardı, sonra ona şuan çalıştığı dükkandaki hataları anlatır, aslında ticaret şu şekilde de yapılabilir diye konuya girerdi, neden olmasındı. O akşam Nursel dolmuşa bindi, yine Müslüm’ün tuttuğu yere oturdu, ha Müslüm bu arada Nursel’in yerine kimse oturmasın diye ikili koltuğun birinin köşesine oturuyor, oturmaya yeltenenlere kızgın kızgın bakıyor, onları ürkütüyor ve başka yere oturmalarını sağlıyordu. ‘’İyi akşamlar’’, sesi duyuldu, sonra Müslüm’de ‘’İyi akşamlar’’, dedi, plan belliydi dolmuştan inecekler, Müslüm sinemaya gitmeyi teklif edecek, kabul ederse taksiye atlayıp iki kilometre uzaktaki alışveriş merkezine gidecekler ve film izleyip yemek yiyecekler, sonrada Müslüm düşüncelerini açacaktı ona neydi iş yerine ait fikirleri müşteriye kibar davranmalıydı patronu, yoksa bir daha gelmezlerdi. Ama düşününce kibar davransa da davranmasa da müşteriler hiç eksilmiyordu, hatta bir gün bir müşteriye ‘’Hoş geldiniz’’, deyince müşteri kıllanmış ters ters bakmıştı Müslüm’e, belki bilmediği şeyler olabilirdi bu konu hakkında, neyse zamanla çözecekti.

Ve olay anı, cadde de tek tük insanlar, eve gittikleri yol her zamanki gibi karanlık, lakin uzun bir karanlık değil bu, iki yüz metre var yok. Müslüm’ün elleri terlemeye başladı, konuya nasıl girilirdi, ne yapılırdı ya bu berbat ses tonu, neler düşünüyordu bir ara, konuştuğum bu ses bana ait değil mi acaba, takılıp kalmıştı bir gün, çünkü; herkese morali mükemmelmiş gibi bir ses tonuyla hitap ediyordu, fakat içerde bu böyle değildi, küçükten bu yana acı çeken bir varlıktı Müslüm. Bir pet şişe rüzgarın etkisiyle yuvarlanıp kaldırımın diğer yanına geçti, rüzgar akasya ağaçlarının yapraklarını yaladı, Nursel sağ eliyle alnına düşen perçemini düzeltti, her şey o kadar sıradan ve olağandı ki kafayı yiyebilirdi Müslüm şuan, fakat iki seçenekti önünde duran ya kafayı yiyecek, yada mücadele edecekti yaşamla. ‘’Nursel’’, diyebildi güç bela, Nursel, hızla kafasını çevirip Müslüm’e baktı, kocaman ela gözleriyle onu izliyordu.
‘’Sinemaya gidelim mi?’’
‘’Ne zaman, şimdi mi?’’
‘’Evet’’
O an Müslüm ciğerlerinden boğazına doğru yükselen şeyin aslında nefes değil de sıradanlık olduğunu fark etti, ne kadar sıradandı insan, milyarlarca vardı, milyarlarca hayat ve onlardan sadece biriydi Müslüm, ne kadar küçüktü, bunca kalabalıkta bunca sözün arasında belki de milyarlarca kez tekrarlanmış bir sözü tekrarlıyordu şimdi, ‘sinemaya gidelim mi?’ Ve cevap fazla gecikmedi.
‘’Ama filmi ben seçerim’’
‘’Peki’’, dedi Müslüm, heyecanını belli etmemeye çalışarak.
Merhamet aşktan ötedir ve daha kapsayıcı bir duygudur ve aşkı da içine alır, kim ne derse desin, Nursel’in Müslüm’e duyduğu merhametten başka bir şey olamazdı, biri dışa dönük, biriyse bireysel olarak kendini ifade etmekte dahi zorlanan depresif bir tipti. Müslüm gibilerin hak ettiklerini herkes az çok bilirdi, ama işte merhamet Müslüm’e biraz daha tutunma şansı veriyordu. Vahşi doğadan ne farkı vardı şu dünyanın, suskunlar, kırılganlar parçalanıp bir kenara atılmıyor muydu, yalnızca merhametleriyle insanlar bir nebze taviz veriyorlardı onlara. Farkında değil miydi peki Müslüm, tabi ki farkındaydı. Ve bu onu daha da eziyordu. Fakat belki, bir belki işte kırılganları da hayatta tutan, bu belki, bu ihtimaldi.
Sinemaya vardıklarında saat sekiz buçuktu, neydi ki sinema insana bir müddet rüya yaşatan, asla yaşamayacağı hayatı gösteren, haz aldıran ve bir süre sonra çekip giden bu haldi. Sinema belki de kaçışıydı bunca insanın, zaten boktan olan hayatlarında bir nebze olsun hayal alemine sürüklüyordu, peki ya öğretici filmler, sanat filmleri, gerçekleri yansıtan ve izleyiciyi ayıltmaya çalışan filmler, bunlarında diğerlerinden farkı yoktu, çünkü kördü insan, bir köre ne izletirsen izlet göreceği şey aynı karanlıktı. İnsanın mücadelesi yalnız o ana saklı kalmıştı, öyle değil mi, ölüm anına, onun dışındaki gayretleri yalnız ve yalnız büyüklerin müsaade ettiği kadar, güçsüz ve çelimsiz olacaktı. Böyle düşündü Müslüm. Fakat işte onu hayata bağlayan bu büyük aşk, böyle bir saçmalığa bile katlanmasına müsaade ediyordu. Filmi Nursel seçti, bir herif dünyayı kurtarıyor, yine filmde Amerikalılar övülüyor, kahramanlıkları dillere destan sayılıyordu. Film boyunca yan yana oturdular, Müslüm’ün gözleri arada Nursel’i süzüyordu, ‘ne şahane varlık’, diye geçirdi içinden, bu yaşamak heyecanını nerden buluyordu. Birkaç kez göz göze geldiler Nursel’le, Müslüm, hemen gözlerini kaçırdı ama o filme dalınca tekrar onu seyre koyuluyordu. Bütün salon transa geçmişti, yalnızca kahramanın kötü adamı nasıl öldüreceğine odaklanmışlardı. Müslüm’ün ise daha büyük bir derdi vardı herkesleşebilmek, diğer insanlar gibi olabilmek bu dünyada, lakin bunun nasıl olacağı konusunda ciddi endişeleri vardı.
Film bitti, dışarı çıktılar, bir köftecide oturup yemek yediler. Sonra parklardan birine oturdular, sigara ateşledi Müslüm. Nursel’de bir dal istedi, oda yakıp karşıya doğru üfledi. Etraf karanlıktı, yalnızca parkta yanıp yanmamak arası tereddütte olan ışığın cızırtısı işitiliyordu, birde yeni yavrulamış kedi yavrularını gezdiriyordu. Müslüm, önce yerdeki taşları inceledi, ardından sigara izmaritlerine baktı ve tam bu saniyelere Nursel’in kokusunun iyice yaklaştığını hissetti, yaklaştı ve yaklaştı, kafasını çevirdiğinde Nursel’le aralarında bir karış var ya da yoktu, soluğunu duyabiliyordu. Bütün bedeni titremeye başladı ve o an dudakları birleşti, yanıyordu Müslüm demek böyle oluyordu bütün bedeni zangırdıyor başını ateş basıyordu insanın öpüşürken, Nursel’in bu işte uzman olduğu belliydi. İşi o yürütüyordu. Elinden tuttu, Müslüm’ün karanlık köşelerden birine geçtiler ve olan oldu. Bütün her şey bittiğinde Müslüm kafasını duvarlara vurmak istedi. Senelerdir tarafını tuttuğu ve mensubu olduğu ahlak anlayışından bir anda ayrı düşmüştü, sonra masum dediği kadın, hayır bu olamazdı, suç kendinindi mutlak, ama neden mutlu değildi, bütün arzusu bu değil miydi? Nursel, başını Müslüm’ün omzuna yaslayıp konuşmaya başladı:
‘’Sessizlik, şu dünyanın sessizliği yanında seninki bir hiçtir emin ol Müslüm, insanların bu uyuşukluğu yanında sen tertemiz bir çocuksun inan bana, öyle yerlerde susarlar ki çıldırırsın, aklını kaçırırsın ama onlar hiçbir şey yokmuş gibi, hiçbir şey olmamış gibi, o saçma sapan hayatlarına devam ederler. Bir yerde bomba patlar susarlar, birinin hakkı gasp edilir susarlar, ‘aman sus başımıza iş almayalım’ der durur onlar, sürüden farkları yoktur, kalabalığın dışına çıkmamak için ellerinden geleni yaparlar. Buna da yaşamak derler. Daha temiz daha güzel bir hayat mümkün müdür? Tabi ki mümkündür ama bu insanlarla değil.’’

Müslüm, can kulağıyla dinliyordu onu ve anlattıkları çok mantıklı gelmişti onunda aşağı yukarı buna benzer düşünceleri vardı. Fakat şimdi bunun sırası değildi, o az evvel yaşadığı olayı bir türlü unutamıyordu, şimdi Nursel sonsuza dek onun yanında mı olacaktı, yoksa gidecek miydi? Gider gibi geliyordu, zira bu bir anlık bir şeydi, daha uzun sürecek bir şey olsa bunu hareketlerinden anlardı. Ve o soruyu sordu:
‘’Evleniriz belki, ne dersin? ‘’
İşte ilk hamle, ilk gerçek, Nursel gülmeye başladı ‘’Evlenmek mi’’, deyip kahkahalara boğuldu, o kadar çok ses çıkarıyordu ki etraftan biri çıkıp gelecek diye korktu Müslüm.
‘’Evlenmek mi saçmalama çocuk, bir şeyler yaşadık diye konu ille evliliğe mi varacak, hem ben sana karşı bir şey hissetmiyorum ki, tamam tatlı çocuksun ayrıca sessizsin, ama evlenmek bunlar farklı şeyler, hem ben evlilik olayına pek inanmıyorum. Bugün yaşadıklarımız, evet gerçekti, buna beni sen ittin. Baştan çıkmama sebep oldun ama dahası hayır, asla ben bir erkeğe bağlı kalamam.’’
Müslüm tek kelime edemedi, sadece bir sigara daha çıkarıp ateşledi. Başkası olsa çeker gider, sonra hayatına devam ederdi, ama onun sorunları vardı, hayatı anlayamamak gibi.
‘’Peki’’ dedi sadece ve sustu, çocuklar gibi ağlayabilirdi şimdi ama erkekliğine söz gelsin istemiyordu. Yalnız bir pişmanlık tırmalamaya başladı içini, keşke şu sinema olayını hiç aklına getirmeseydi, muhtemelen bugün bu saatlerde balkonda sigarasını içiyor olacaktı, yine ve aklında o dokunamadığı Nurseli. Yarım saat sonra kalktılar. Yürürken Nursel bu garip adamı tekrar tekrar baştan ayağa inceledi, aslında o kadar fena biri değildi, sonra öyle tipsizde sayılmazdı, üstelik delicesine seviyordu da, yüreği biraz yumuşamıştı hayal etti bu adamla evlenip çoluk çocuğa karıştığını, hiçte kokutucu gelmiyordu.’’ Belki’, dedi içinden zamanla, nasılsa daha gençlerdi ve birbirlerini daha iyi tanıyabilir, belki bir gün fikri değişirse onun eşi olabilirdi. Bu düşüncelerle Müslüm’ün koluna girdi, az evvel bir travma yaşayan ve hala ayılamamış olan adamla göz göze geldi, gülümsedi. Eve vardıklarında saat on ikiydi Müslüm’ü kapıda annesi karşıladı, nerde kaldınlar, falanlar filanlar sonra babasının gelip ağzını koklaması, bu duruma düşen başkası olsa mutlak köpürür anasına babasına söver evi terk ederdi, yirmi altı yaşında bir adam için ağır şeylerdi bunlar, fakat Müslüm tek kelime etmeden odasına çekildi.

Aynı dakikalarda Nursel eve girip üzerini değiştirdi ve televizyonu açtı, içinde çok garip bir his, sanki onu içten içe çürütüyordu, hayır bu acı değildi, hüzün de değildi, bambaşka bir şey özlem gibi, hasret gibi Müslüm’ü özlüyordu. Ona haksızlık etmişti, basbayağı bir şeyler hissediyordu işte ona karşı, hem ondan temizi kalmış mıydı şu devirde, öpüşürken sergilediği o tecrübesizlik, sonra sevişirlerken söylediği o kelimeler, kim böyleydi ki, hayatına giren her erkek biraz bencil değil miydi, oysa Müslüm ilk yakınlaşmada hemen evlenelim demişti. Diğerleri işini gördükten sonra başından savarlardı Nursel’i. Nursel vicdanen kıvranıyordu. Sonra kararını verdi, yarın sabah ilk iş Müslüm’le konuşacaktı, düşünüyor, düşünüyor ama onun dışında başka birinin yanında huzur bulabileceğinin hayalini dahi kuramıyordu, iş yerindeki arkadaşları, okuldan arkadaşları, hepsi bir yerde tıkanıp kalıyordu, hepsi sahteydi tek ama tek gerçek görünüyordu şuan gözüne oda Müslüm, sigara yakıp cama çıktı bu sırada Müslüm’de camda sigarasını tüttürüyordu, sağ çaprazdaki sokak lambası yeri aydınlatıyor, orada faklı bir hayat oluşturuyordu sanki, çok güzeldi Müslüm’ün lambasıydı bu, ne zaman canı sıkılsa bu lambayı izler, garip şekilde hüznünün gittiğini hissederdi. Seneler önce bir rüyada bu lambanın altında Nursel’le beraber oturduklarını, bütün mahallenin müthiş bir sessizlikle kaplı olduğunu ve onlarında tek kelime etmeden sarıldıklarını görmüştü. Ne şahane rüyaydı. Bu sırada kafasını kaldırdı karşı camda Nursel’i gördü, Nursel, yine gülümsedi, Müslüm’de gülümseyip sigarasını attı ve içeri girdi. Keşke, diye geçirdi aklından tekrar, keşke bugün bütün bunlar yaşanmamış olsaydı. Sonra raftan arada not tuttuğu defterini çıkardı ve yazmaya başladı:
‘’Sevgili ailem, sevgiyi hak etmiyorsunuz ama usulen yazıyorum. Ben gidiyorum, bu dünyadaki görevimi tamamladığım kanaatindeyim. Bunca zamandır beni sıktığınız ve bana bu boktan hayatı layık gördüğünüz için teşekkür ederim, hoş iyi olsaydınız da bir şey değişir miydi bilemiyorum. Yaşamayı çok denedim, mücadele etmeyi, sonra diğerleri gibi olabilmeyi fakat başaramadım işte, bugün senelerdir belki olursa düzelirim dediğim şeyinde bir rüya ve hayalden ibaret olduğunu kavradım. Ve bu benim hayattaki son çıkar yolumdu, oda çıkmaz yola dönüştü. Mutlak isterdim daha düzgün, daha mutlu bir hayat fakat ne mümkün, bugün burada bir şeyleri ajite etmeden, daha fazla şu dünyaya rezil rüsva olmadan, her şeye son veriyorum, umarım hakkınızı helal edersiniz, ben helal ediyorum. Elveda. ‘’
Müslüm, mektubu masanın üzerine bırakıp, yatağına oturdu, son kez perdeyi aralayıp Nursel’in penceresini izledi, ışıklar sönüktü, Nursel çoktan uyumuştu. Çekmecen jileti çıkarıp önce sol bileğini, sonra sağ bileğini kesip yatağına uzandı ve yorganı üzerine çekti. Hayat yavaş yavaş siliniyordu gözlerinden. Önce anası ve babasına ait hayaller geçti gözünün önünden, altı yedi yaşlarında sokaktan yavru bir kediyi aç, anası yanında yok diye alıp eve getirmişti, Müslüm’ü annesi o gün iyice tartaklamıştı ve o kediyi sokağa bırakmıştı mecburen, bir gün sonrada kedinin cesediyle karşılaşmıştı. İlkokul üçüncü sınıf top oynarken ayakkabısı yırtıldı diye babasından bir ton dayak yemişti, “Ben sana mı çalışcam lan gavat” diye çıkışmıştı babası, bu kaçıncı ayakkabıydı. Lisede hocaya dersle ilgili bir şey söylemiş, hoca ‘’Sen mi bilcen ben mi’’ deyip onu sınıftan kovmuştu, sonrada soğumuştu okuldan zaten. Hayaller bir bir gözünün önünden geçti, en son Nursel canlandı gözünde, “Evlenmek mi”, diyor ve kahkahayı koyuveriyordu. Ve Müslüm’ün bedeni bir kuş misali açık penceren çıkıp köşedeki sokak lambasının altına oturdu, ardından Nursel geldi. Tek kelime etmeden sarıldılar.
Ertesi gün saat yediyi vuruyordu, bu mahallelerde ve diğer bütün mahallerde olduğu gibi, bir karga hızla kapanan apartman kapısının sesinden ürküp havalandı. Bir kız çocuğu çantasıyla caddenin başında göründü, okula gidiyor ve gayet mutluydu. Bir baba arabasının kapısını açıp balkondan kendisine el sallayan çocuğuna öpücük attı.
Ve Müslüm’ün annesi Müslüm’ün odasının kapısını açıp içeri girdi söylene söylene, ‘’yine mi uyanamadın, kaç kere diyecem, erken yat diye’’ o sırada gözü masanın üzerindeki kağıda kaydı, sonra Müslüm’ün solan yüzü gözüne çarptı, hareketleri yavaşlamıştı. Yavaş adımlarla Müslüm’e yaklaştı ve eli oğlunun tenine dokundu, buz gibiydi. Nalbur Hikmet’e seslendi, Hikmet bey oğlunu kanlar içinde cansız yatarken görünce çığlığı koyuverdi, ardından annesi. Ambulans arandı.
Saat yedi buçukta bir ambulans Müslümlerin evinin önüne yanaştı, bu sırada Nursel evden yeni çıkmıştı heyecanla karşı binayı izleyen kapıcı Selman’a sordu. ‘’Ne olmuş Selman amca?’’
‘’Müslüm, dedi ‘’Hikmet’in oğlu’’
Nursel’in gözünden birkaç damla yaş süzüldü ama nafileydi, sessiz bir genç, bir gecenin sessizliğinde, sessizce ayrılmıştı bu dünyadan ve bütün dünya Nursel’de dahil dün geceki konuşmada olduğu gibi çıldırtıcı bir sessizlikle kaplıydı yine. Battaniyeyle çıkardılar evden.
İki mahalle aşağıda hayat yeni başlıyordu, tıpkı diğer bütün mahallelerdeki gibi Teyfik, Selcan’ı izliyordu. Selcan, Anadolu lisesinde okuyan dışa dönük bir tipti, Teyfik’se tam tersi içe dönük kimseyle konuşmayan okuduğu bölüm yüzünden eli yüzü hep kara içinde dolanan…

Kimler Neler Demiş?

avatar
  Abonelik  
Bildir
%d blogcu bunu beğendi: