O gün, bir saksıya ekilseydi muhtemelen siyah bir sardunya biterdi. Kara, dirayetli ama narin… Kuruyup kaybolsa da ölmeyen, sulanmasa da yaşayan bir sardunya… İtinalı bakmamamıza, ilgilenmememize rağmen yaşamakta ısrarlı efsane çiçek… Ölüm gibi, ötelense de var olan…

Gün, benim göğsüme geceden oturdu zaten. Gözlerim yaşlı, gergin bir çırpınışla uyandım rüyamdan. Karanlık bir aydınlık vardı gözlerimin önünde. Rahmetli babam gelmişti rüyama, hiç gitmemiş gibi… Sanırım, benim ona hediye ettiğim kırmızı oduncu gömleği vardı üzerinde. Yaşarken giydiğini hiç hatırlamıyorum. Bana bir haber vermekse kastı, rüyamdaki kreasyonunun bir parçası genelde bu gömlek oluyor diyebilirim tecrübelerimden… Ne zaman onu rüyamda bu gömlekle görsem, o gün ya da yakın zamanda kendimi mengeneye sıkışmış halde bulabiliyorum. Yine fazla göz teması kurmadı rüyada benimle. Elinde bir kutu vardı, uzattı bana. Siyah, daha önce görmediğim bir kutu. Müzik kutusuydu sanki. Açmaya yeltendim, eliyle elime dokundu. Göz göze gelmeye çalışırken ben, ‘sonra’ der gibi kafasını sağa yatırdı.  ‘Efendim baba?’ diye ısrarcı olmaya kalktım. Gömleğini gösterdi gözleriyle ‘Bak giydim. Nasıl? Yakışmış mı?’ der gibi… ‘Çok yakışmış, kırmızı sana yakışıyor.’ diyecek oldum ama beni dinlemeden acelesi varmış, kapıda araba bekliyormuş gibi büyük bir telaşla elini sallayarak kayboluyordu ki, ben ağlayarak uyandım.

Kalktım yatağımdan. İleri geri volta attım evde. Babam bana bir haber getirmişti. Kırmızı tez haber derlerdi.  Kim dermiş bilmiyorum da tek bildiğim kendi tecrübem: Babam rüyama aniden gerçekleşecek bir olayı haber vermek için geliyor. Bir sözü olan rüyalardan sonra gün bazen kolay aymaz insana. Güne korkuyla başlarsın elinde olmadan. Müsabakaya çıkmak istemeyen sporcu gibi ayrılırsın evden. Ne kadar ‘günaydın’ deseler de senin bir türlü patlamaz afyonun; patlasa da kana karışmaz sanki. Hayatımın hiç unutamadığım ayrıntılarında ne giydiğimi hatırlamak gibi bir huyum olsa da, o gün ne giydiğimi, evden kaçta ayrıldığımı hiç hatırlamıyorum. O güne dair hatırladığım binlerce ayrıntı var zihnimde dönüp duran, bu önemsiz ayrıntılara yer kalmamış diyebilirim. Önemsiz çünkü…

Müdür odasındayım. Bilgisayar açık, dumanı tüten kahvem var kupamda her zamanki gibi. Öğleden sonra yapılacak öğretmenler toplantısı gündemine istinaden notlar çıkarıyorum. Toplantı kağıt üstünde kalmasın, sorunlara çözüm bulunsun diye kalem kağıt eşliğinde hazırlanıyorum. Her şey olması gerektiği gibi, en azından benim için… Kapı çalındı. Genç bir adam girdi içeri. Esmer, kısa boylu; gri pantolon ve siyah kazak var üzerinde. Elini kolunu nereye koyacağını bilmezmiş gibi anlamsız hareketler yaptı. Çok gergindi, boş boş bakarken gözleri doldu. Bu durumdan çok rahatsız olup, kendisinden beklenmeyecek bir çabuklukla ellerini gözlerine götürüp gözyaşlarını silmeye çalıştı. Belki de bir kadın onun ağladığını ilk defa görecekti, annesinden sonra. Görmemeliydim… Oturmasını rica ettim ama oturmadı. Evet, kurşun vardı sanki içinde, hareket edemiyordu pek. Su isteyip istemediğini sormadan telefonla su istedim acil. Oturamadı… Ama sonunda gözyaşları ile sürdürdüğü anlamsız mücadeleyi bıraktı ve koy verdi… O ana kadar nefesini tutmuş gibi çok derin bir iç geçirdi. O küçük adamdan acılı büyük bir ‘ah’ çıktı ve ‘ Ben dayısıyım.’ dedi. ‘Anladım.’ dedim ben de… Anlamıştım… Rüyamdaki kutu açılacaktı birazdan…

Bir öğrencimizin dayısıydı ve feci bir durumun yan kahramanıydı sanki. Suyundan bir yudum aldı. Çay da getirdiler, ona hiç dokunmadı. ‘Ben Arzu’nun dayısıyım.’ diye yineledi. ‘Babasını kaybettik az önce. O’nu alabilir miyim müdürüm?’ diye sordu. ‘Tabi alabilirsin.’ dedim. Ayaktaydı hala. Bana; kararmış, kazağı ile aynı renk olmuş, boş ama kararlı bir bakış atıp ‘Ben söyleyemem müdürüm. Ne yapacağımı bilmiyorum.’ dedi suyundan bir yudum daha alarak. Yardım bekleyen gözlerle bana bakarken ben dayanamadım ‘Eve, yasın içine mi götüreceksin öylece?’ diye sordum. ‘Olmaz, travma yaratırsın çocukta.’ diye de ekledim. ‘Anlar nasıl olsa…’ dedi. ‘Anlamaz mı?’  diye sordu da cevabı biliyordu. Bizim meslekte hiçbir şeye şaşırmamayı öğreneli çok olmuştu ama yine de dayının yüzüne şaşkınlıkla baktım. ‘Babasını kaybetmek bir insan için geri dönülmez bir yolculuğun başıdır. Öyle palas pandıras eve götürüp yasın içine bırakamazsın.’ dedim. İnsanlık için çok mühim bir buluşun sonucunu paylaşır gibi gözleri parlayarak, ‘Sen söyle o zaman hocam. Ben yapamayacağım.’ dedi. Odadan çıkardım onu, müdür yardımcısı arkadaşa teslim ettim. Faydadan çok zararı olacaktı. Biraz sakinleşmesi gerekiyordu.

Yığıldım koltuğa ham armut gibi. Dolaplardaki yönetmelikler utanç içinde sırtlarını döndüler bana, yardımcı olamıyorlardı. Hepsi lal olmuşlardı. Öyle büyük büyük konuşmuyorlardı o an benimle… Toplantıya çok az bir zaman kalmıştı fakat ben o an okul müdürü değildim. Arzu’nun hikayesinin en kötü sahnelerinden birinin baş kahramanı olacaktım biraz sonra. Kötü kahraman… Herkese iyi kahraman olmak kısmet olmuyordu demek ki… Filmlerde izlemiştim benzer sahneleri. Ne kadar zorlu bir durum olduğunu ve her izlediğimde,  başıma gelse ne yapacağımı düşünmüştüm. Bazı soruları sık sık sormak, cevabı öğrenmek için iyi bir yol olmayabiliyor sanırım. Bir insanın en zor anılarından birinin başkahramanı olmak üzereydim. Aklıma, evladının ölüm haberini vereni öldüren anne geldi birden. Gençliğimde okumuştum bu haberi, hatırlıyorum. Ne tuhaf bir hezeyan diye düşündüğümü hatırlıyorum. Haberi vereni yok ederek kötü haberi de öldürmekti tek amacı annenin. Hiçbir ruh hali öldürme eyleminin hafifletici sebebi olamaz da insan beyni öyle bir eşikte yaşıyor ki endişeli endişeli… Geçmeye gör eşiği…

Oda gri oldu birden. Severim ben gri rengi: tetikte bir renktir gri, ne öyledir ne böyle. Kendine münhasırdır. Arzu’yu getirdi ders öğretmeni odama. Öğretmene olayı anlatıp öğrenciyi odama getirmesini rica ettikten sonra ne kadar süre geçti bilmiyorum. Bana aşırı uzun geldi. Hani çok önemli bir biyopsi sonucunu beklerken günler geçmez ya; sanki o an da dakikalar uzadı da uzadı… Rüyamı, babamı, kendi kızımı, onun babasını düşündüm bu bitmek bilmeyen dakikalarda…

 

 

Arzu geldi. Koltuğa oturttum, ben de yanındaki koltuğa oturdum. Derslerini falan sordum ama cevapları dinlemiyordum sanki. Küt saçlı, tombul yanaklı, beyaz tenliydi Arzu. Onu dinlemediğimi anlamış olacak, durdu ve ‘Ne oldu hocam?’ der gibi bakmaya başlamıştı ki bana, babasını sordum. Hastalığını, tedaviyi özetledi ve ‘Eski babam gibi değil.’ dedi. Kendi babamın da kanser olduğundan bahsedip kimi zaman durumun çözülemez bir noktaya gelebileceğini anlattım ona. Ellerini tuttum. Gözleri dolmaya yüz tutarken ayaklarının dibine çöktüm ve ‘Başın sağ olsun Arzu. Baban seni hep sevecek.’ dedim. Sarıldı bana, uzun süre öylece kaldık. Ağladı… Kafasını kaldırıp ilk sorduğu, annesinin nasıl ve nerede olduğuydu. Dayısının burada olduğunu ve annesinin onu beklediğini söyledim. Su içtik birlikte. ‘Geçecek Arzu.’ dedim, ‘Baban hep seninle olacak, ağrıları da dindi artık.’  diye ekledim… Kapıyı açıp seslendim arkadaşıma, dayısı ile gelmesi için. Dayı bayılmış da ayılmış gibi bir vaziyette geldi müdür yardımcımızla. Arzu’ya ellerini uzattı. Kolunu sıktı arkadaşım hafiften, ‘sakin ol’ der gibi. Ben de çantayı tutuşturdum eline ki, Arzu’ya sarılıp ağıt yakmaya başlamasın. Dayı usulca kolunun altına aldı Arzu’yu telkinlerimizi anlamış gibi. Arzu babasının evde mi, hastanede mi olduğunu sordu. Dayı bana baktı, gözlerimle onaylayınca ben ‘Eve geliyor .’ dedi. Beraberce yürüyerek ağır ağır çıktılar odadan. Arzu döndü, bana baktı. Teşekkür eder gibi… Dersten öğretmeni ile çıkan Arzu ile, benim odamdan dayısı ile çıkan Arzu aynı insan değildi artık. Son bir saat içinde büyümüştü Arzu, istese de istemese de… En iyi öğretmen olan acı, yine işini layıkıyla yapmıştı…

 

 Kaldım, üzerime üzerime gelen odada babam ile baş başa. Masada evraklar    

kalkıp selam verdi şöyle bir uçuşarak açık camdan giren esintiyle… Telefon çaldı, açmadım. Oturdum, dönmesini hep manidar bulduğum döner koltuğa… Grey’s Anatomy’nin dizi müziklerini açtım. Babam ölmeden az evvel çokça dinlemiştim de herhalde o yüzden elim ona gitti bilgisayarda. Aralık pencere içeri doğru biraz daha açıldı. Esti hafiften yine. Telefon çaldı, açmadım. Babama kutuya açıp gerekeni yaptığımı anlattım. Her seferinde aynı şekilde iletişim kuruyordu rüyalarımda benimle, bir şey teslim ederek… Sıra Arzu’daydı artık, rüya görme sırası… Umarım görüyordur…  Toplantıya gitmek için topladım defterleri, kalemleri, evrakları; kalktım döner koltuktan… O turunu tamamlamadan durmayacaktı belli ki… Hayat böyle huzursuz ve biteviye bir hal alıyordu bazı zamanlarda… Dirayetli ama narin…

     Öğretmenlik, zehri de panzehiri de yutup hayata devam etmek demektir bizim için.  Başka yaşamların iyi ya da kötü kahramanları olmak ve o küçücük yürekleri yaşam yolculuğunuzun kilometre taşları misali yerleştirmek yolunuza, zihinde yolculuğu gerçek kılar. Geceleri parlayan kilometre taşları hem yol olur hem de yolcu… Yol illa ki çekilir, yolu değerli kılan her zaman insandır. Her günün tohumunu ekeriz ki büyüsün de yol göstersin… Öğrete öğrete, öğreniriz de. Büyüyenler, gün gelir bize de yol gösterir olurlar. Biz bir kenarda onları izler ya da ablalık, abilik yapmayı sürdürürüz. Bir zaman gelir, okulu emanet almaya hakkımız bile olur. Nasıl tecrübeli görünüyorsak artık, okul müdürü olarak buluveririz kendimizi. İnsanı önce kabartan bir onur, sonra yoran bir angarya ama daima hizmet aşkı ile ha babam çalışma temposuyla başlarsın okul idare etmeye.

 

     Okul idareciliği trajikomik bir iştir. Meslek olmadığından, “iş” diyorum zira asıl mesleğimiz her zaman öğretmenliktir bizim. Sayısız insan ile haşır neşir olduğumuzdan olacak; olaylardan evvel, öyle fırtınadan önceki sessizlik falan olmaz pek. Kaldı ki; okullarda pek sessizlik olmaz, olamaz zaten. Ancak o gün gerçekten anlatılmaz derecede sessizdi okul… Kimse bağırmıyor, taşkınlık yapmıyordu. Boş ders, aniden gelişen vaka, bağıra bağıra okula gelen veli, çalan telefon bile yoktu. İnternet var mı yok mu diye kontrol dahi ettik… O derece şaşkındık ve içimiz sıkılmaya başlamıştı. Sessizliğin sesi bunaltmıştı, bir karabasanın içindeydik sanki. Sessizlik acı acı hissediliyordu…

 

    O gün dışarıda güneşli hafif bir hava vardı, okulun içinin aksine. Güneş bulutların arasından arada görünüp kendini askıya alıyor, adeta bir parmak bal çalıyordu insanın ağzına. Giyinip kuşanıp işimizin başına gelmiştik de, okulda istenmeyen misafir gibi eğreti kalmıştık. Sakinlik sinir bozucu olmaya başlamıştı. O kadar alışmıştı ki bünye kaostan düzen yaratmaya, tuhaf bir şekilde tecrübesiz ve atıl hissediyorduk kendimizi. Her an hilal taktiği ile sağdan soldan sarılacak gibi tetikte, ikinci kahvelerimizi bile içmiştik ki okul idari heyetiyle; cep telefonum çaldı.

 

Evet, çok bile dinlemiştik sessizlikte kendimizi. Öğretmen arkadaşımdı arayan, cevap verdim telefona. Sesi o kadar derinden geliyordu ki zorda olduğunu ve birisinin onun başına silah dayayıp konuşturduğunu düşünüyordunuz. ‘Sesinizi alamıyorum, hocam.’ diye canhıraş anlamaya çalışırken aniden olmayacak bir cümle duydum yüksek sesle söylenen:

‘Hocam, öğrencimiz ölmüş!’

Duyduğum cümleyi doğru anlayıp anlamadığımı tartıp duruyordum kafamda saliseler içinde. Anlamamamın suçlusunu odadaki arkadaşlar olarak ilan ettim aniden ve hepsinin odadan çıkmalarını istedim, belki de hadsizce çıkardım odadan onları; bilemiyorum. Artık odada yalnızdım ama bu sefer de sessizlik asabımı bozmuştu sanırım. Duyamamış hatta duyup da anlamamış gibi sorgulayıcı bir ses tonuyla, aynı cümleyi tekrar etmemesini umarak ‘Ne dediniz hocam? Ölmüş mü?’’ diye sordum. ‘Evet, benim sınıfımdaki bir kızımız. Trafik kazasında…’ diye cevap verdi. Onu tekrar arayacağımı söyleyip kapattım telefonu. Sandalyede oturdum epey bir süre mıh sıçmış gibi…

Ölüm, gerçeğimiz bizim. Birlikte yaşıyor bizimle ölüm fark ettirmeden. Nereye gitsek götürüyoruz onu her nefeste. Kabul ettik çoktan onu fakat bizim kıymetlimiz olan ‘öğrenci’ ile aynı cümlede kullanılınca anlamını fazlasıyla yitiriyor. Öğrenci ile girdiği savaşta galebe gelince hele, bir trajediye dönüşüveriyor.

Haber kötüydü ve tez duyuldu. Ve bir kere sessizlik bozulduysa bir okulda artık iflah olmazsınız o gün. Birdenbire okul, binlerce insan kulaktan kulağa oynuyormuşçasına uğuldamaya başladı. Gece yolculuğunda ailecek memleketten gelirken kaza vuku buluyor. Abisi ve kızımız sizlere ömür, baba komada. Anne yaşıyor yalnızca… Anne yaşıyor…

 

Bizim kurumun meşhur elektronik sistemi var ya onu açtım. Kızımızı buldum; fotoğraftaki güler yüzünü görünce hatırladım, geçenlerde bir teneffüs benim odanın olduğu koridorda elim doluyken bana yardım ettiğini ve sohbet ettiğimizi. Bir gün benim gibi bir öğretmen olmak istediğini ve gelecek yıl sınavda başarılı olmak için çok çalıştığını anlatmıştı. Olmadı, olamadı… Emniyet kemeri takmamıştı ve hayatla tüm bağlarını kaza koparıverdi…  Annesini aradım. Seslerini çok fazla çıkarabilen kadınlar değildir bizim öğrencilerimizin anneleri maalesef ama bu sefer başkaydı. Konuşamıyordu kadın. Ben kendi kendime konuşuyor, onun, aldığına lanet ettiği nefesini dinleyerek ne dediğini tahmin ediyordum sanırım. Başka bir alemden gelir gibiydi sesi… ‘Bir ben ölmedim hocam.’ dedi. Pişman ve sitemkar bir vurgu vardı ses tonunda. ‘Eşiniz?’ diyecek oldum ‘O da gitti. Ne yapacağım şimdi?’ dedi bana. Ne söyleyeceğimi bilmiyordum. ‘Geçmeyecek, alışacaksın.’ diyebildim ama yüksek sesle değil… Sonra sonlandı konuşma. Neler dedik, ne konuştuk gibi ayrıntılar o görüşmemiz ile ilgili bende bugün bile flu… Hatırlamıyorum. Sonra düşündüğümü hatırlıyorum, evladını kaybeden anne babaya ne diyoruz biz? Yetim, öksüz, dul gibi bir isim koymamışız. Tarifi olmayanın karşılığı olur mu?

Paramparça olan ruhumu toplayıp güne devam etmeye çabaladım. Hep hayret etmişimdir. Bu ülkede insanların en çabuk ve sorgu sual etmeden organize olduğu tek yer sanırım cenazelerdir. Ölen, öğrencimiz olunca bir koşturmaca başladı. Hayat hikayemizin en kıymetli yolcularından biriydi. Öğrenerek ve öğreterek bir yol tepiyorduk onunla, buraya kadar eşlik etti bize. Okuldan belli belirsiz, sessiz sedasız gösterişsiz uğurladık kızımızı. Gözyaşlarımız içimize aktı; zira yaşayan ve bizim gözümüzün içine bakan onlarcası vardı bahçede…

Sevimsiz sisteme girip kızımızı sistemden çıkarma işine geldi sıra. Dedim ya cenaze işleri sekteye uğramaz. Girdim sisteme. Fotoğrafına bakıp bir süre ağladım, konuştum onunla… Epey sohbet ettik. Kemeri takmadığı için azarladım onu. Annesini anlattım.  Zamanla iyi olacağını söyledim. Olacak mıydı? Üzerine toprak atılmayacak kadar gençti, çocuktu. Ölüme yenilmişti… ‘Vefat’ yazan butona bastım ve fotoğrafı dondu, dudaklarını büzüştürdü küser gibi bana… Sanki kapadı gözlerini ya da ben kapadım gözlerimi… Sessizlik oldu…

 

Usul usul toparlandım. Bu günlük yeter dedim kendi kendime. ‘Artı bir, eksi bir… İnsanoğlu bir rakam …’ diye diye arabama bindim. Emniyet kemerimi bağladım. Motor sesini duyunca derinden, müziği açmamıştım, neden bu kadar sessiz bir gün olduğunu anladım. İçimizde kopan fırtınayı duyalım, afakanı iliklerimize kadar hissedelim istemişti. Sessizliğin sesi acıydı bu kez… Bahçe kapısından çıkarken tanıdık bir yüz gördüm başıyla selamlayan beni. Gözleri çakmak çakmak parlıyordu akşam karanlığında. Durdurdum arabayı, araladım kapıyı, vücudumun yarısını attım dışarı. Arzu geldi, sarıldı bana kocaman… O gün hastaymış da gelmemiş okula ana sınıfındaki kardeşini almaya göndermiş annesi… Diyemedim. Babasını kaybettiğini söylemiştim ama sınıf arkadaşını kaybettiğini söylemeye dilim varmadı. Dilim değil yüreğim varmadı. Ben bunları düşünürken o konuşuyordu hala; annesinin de bana selamı varmış. Kurabiye yapacakmış da getirecekmiş… Derslerini hep sorduğumdan hemen hızlı hızlı anlatmaya koyuldu. Matematikten şunu almış, İngilizceden de proje almış… Bir de demez mi: Melike Hocam, sizin gibi öğretmen olmak istiyorum. ‘Boş ver…’ diyebildim kelimeler boğazımda, gözümde yaşla… ‘Bak çok geç saatlere kadar okuldayız. Başka meslek seç…’ diyebildim ve kaçar gibi bindim arabaya. Emniyet kemerimi bağladım. Hıçkıra hıçkıra ağladım…

2
Kimler Neler Demiş?

avatar
1 Comment threads
1 Thread replies
0 Followers
 
Most reacted comment
Hottest comment thread
2 Comment authors
MelikeMeriç Recent comment authors
  Abonelik  
En Yeniler Eskiler Beğenilenler
Bildir
Meriç
Ziyaretçi
Meriç

Yüreğine dert değmesin, kalemin körelmesin.

Melike
Ziyaretçi

Teşekkür ederim….

%d blogcu bunu beğendi: