Bakışlarımı, bir an için elimdeki iğneden kaldırıp; yolun, dağın içinde bir bağırsak gibi kıvrılarak yayılmasına çevirdim.

            Köy arabasının, bağırsağın içinde bir tenya gibi ilerlediğini düşünüp; şehir merkezinden bu yemyeşil dağ sırasına kadar olan süreçte sonuna geldiğim yama işime geri döndüm. Sol elimin başparmağıyla üstten, diğer parmaklarımla da alttan kavradığım bayrağın altından, sağ elimdeki iğneyi geçirirken; minibüs, muhtemelen, bir kaya parçasının üstünden sert bir şekilde zıpladı. Şoför, zorlukla minibüsü toparlarken, elimdeki iğne çoktan sol elimin başparmağına yarım santim kadar girmişti. İğneyi çeker çekmez fışkıran kanı emerken; birkaç gün önceki o hazin akşamın hatırası, önce kalbimi, sonra da dudaklarımı büzen büyük bir sızıyla, hüngür hüngür ağlamama sebep oldu.

           Kazanın şokunu atlatan köylüler, koca adamın: Köy okulunun yeni öğretmeninin; yolculuğun başından beri  bayrak ve dikiş iğnesiyle haşır neşir olmasına bir anlam veremezken, cesaret edip sebebini soramazken, sorduklarında da cevap olarak, suratsız bir “boşver” bakışı almışken; ağlayışıma, kazadan ve dikiş iğnesinden daha çok şaşırmıştı.

 

        Bense köylülerin şaşkınlığıyla hiç ilgilenmiyor, doya doya ağlıyordum.

 

        İğne batmış, canımı yakmıştı.

 

 

(Bir hafta önce)

 

-Araban var mı hocam?

-Yok, memlekette bıraktım. Buraların huyunu suyunu öğrendikten sonra gidip alırım.

-İyi edersin, şart burada.

 

           Bu küçük Anadolu kasabalarının memurlarında böyle bir huy vardı işte. Bir mekânda sizden daha fazla kalınca, kendisini sizden daha kıdemli bir insan konumuna sokuyorlardı. Size ait bir konuyu, sanki siz o konuyu daha önce hiç düşünmemişsiniz gibi, size nasihat edecek kadar iyi bildiklerini düşünüyorlardı. Kazara bir sözlümden bahsetsem, müstakbel çocuklarımın gireceği üniversiteye kadar anlatırdı.

 

-Mal müdürlüğünden sonra işim bitiyor mu?

diye sordum, müstakbel karımdan bahsetmek yerine.

 

-Hocam, bir de şu kâğıdı bankaya verirsen, işin bitiyor.

diyerek, bir belge uzattı. Kâğıtta ne yazdığına bakmadan sırt çantama atıp, kapıdan çıkmayı planlarken, memur asıl derdini belli etti nihayet:

 

-Hocam, madem bekârsın bence ilçeden tut evi. İki yıl buradasın, köylük yere kapatma kendini. İlçede bekâr öğretmenden çok ne var?

-Yok. Ben sözlüyüm.

Çıkıp giderken memur hala vazgeçmemişti:

 

-Yüzüğünü tak o zaman.

 

 

(Birkaç saat sonra)

 

         Köy minibüsünün arka tarafı..

         Anadolu kasabalarına atanmış memurların muazzam sotası.. Bir süre sonra senli benli olacağınız köy ahalisiyle ilk buluşma alanı..

 

         Annem uyarmıştı:

 

-O minibüse ilk bindiğinde, içinde kim varsa onlar belirleyecek köydeki hayatını. Sen onlarla tanıyacaksın köyünü, onlar da köye tanıştıracak seni. Dikkat et.” diye.

 

         İlçedeki boş bir dükkana emanet ettiğim eşyalarımı, minibüsün üstüne yükletip, sotaya geçtim. Sırt çantamı yan koltuğa bırakıp; altı yaşlarındaki kızını hastaneye getirmiş genç, kavruk bir babayı; örtüsünü burnuna kadar çekip yol boyu gıkını çıkarmayan gençten bir kadınla, sıska uzun kocasını; hemen arkalarına yerleşen iki esmer genci; ön koltuğu iştahla sahiplenmesinden, köyün önemli bir şahsiyeti olduğunu düşündüren orta yaşlı bir adamı, yanında ondan daha yaşlı başka bir adamı ve nihayet şoförü izledim.

 

-Hoca öne gelsene, konuşurduk!, dedi, önemli şahsiyet.

 

-Sağ olasın, oturdum artık. İnince bol bol konuşuruz.

 

        Yok, başımdan savmadım. Sadece yarım saatlik yolculuğumda annemi düşünerek, belki de tatlı bir uyku uyumak istedim.

 

        Annem..

        İkisi doktor, biri öğretmen üç erkek evlat yetiştirmiş, hâkim kocasını on beş yıl önce kaybetmiş, şimdi de bir türlü yoluna girmeyen akciğerlerinin sızısıyla savaşan kadın.

        Abilerimin dediğine göre işler iyi gitmiyordu ben buraya gelirken. Orada kalmayı çok istemiştim ama eylül yaklaşmıştı ve ben yeni görev yerime gitmeliyim. Amacım göreve başlayıp hemen rapor almaktı ama annem şiddetle karşı çıktı. Sırf kocası istedi diye vazgeçtiği öğretmenliğini ben devam ettiriyordum ona göre. Öğretmen okulunda edindiği idealizm de cabasıydı. Memleketin eğitime, eğitimin de kendinden önce memleketi düşünen öğretmenlere ihtiyacı vardı. Ufaktan bana da aşıladığı idealizmden ama çokça da onu, bu hasta haliyle daha fazla zorlamak istemediğimden, rapor almaktan vaz geçtim. Hem iki doktor oğlu, iki gelini ve bir gelin adayının arasında zaten güvendeydi.

 

-Beni dert etme, bakıcım çok.

diye diye gönderivermişti beni buralara.

 

          Bunları düşüne düşüne uyuduğum minibüsün arka tarafı muhtemelen büyükçe bir taşın üstünden geçmiş ve herkesi zıplatmıştı. Az önce başımı hafifçe çarptığım pencere camından dışarıya baktım. İki büyük dağ sırasının arasından kıvrılan bir nehrin; nehrin etrafından kıvrılan ince, toprak bir yolun; yolun diğer tarafından kıvrılan tarlaların; tarlaların üstünden kıvrılan, kavrulan beynimin arasından; soluk sarı duvarı, gri metal çatısı, iki metre yüksekliğindeki bir kaideye yerleştirilmiş siyah Atatürk büstü ve tepesinde, şiddetli rüzgardan hızlı hızlı dalgalanan bayrağın hemen dikkat çektiği uzun direğiyle köyün okulunu ve hemen yanında iki yıl kalacağım tek odalı lojmanımı gördüm.

          Minibüs okulun bahçesine yanaştı. Şoför ve iki esmer gencin yardımıyla, Tekirdağ’daki ilk görev yerimden getirdiğim üç beş parça ev eşyasını, lojmanın girişine çarçabuk bıraktık. İki genç ve şoförle selamlaştıktan sonra, minibüs, yüz metre kadar yukarıdaki köye doğru ağır aksak tırmanmaya başladı. Benden utanıp bir hınzır gülümsemeyle gizlenene kadar, kavruk babanın minik kızıyla bakıştık.

          Minibüsün iyice kaybolmasını beklemeden eşyalarımı içeriye taşıdım. Yaklaşık yirmi dakika süren bu taşıma ve yerleştirme işleminden sonra, yorgun vücudumu, alelacele serdiğim döşeğimin üstüne bırakıverdim; güneşin batmasına daha vardı ama yine de uyumak istedim. Tam dalıp gidecekken, kapım acele ama zayıf bir tıkırtıyla vuruldu. Tıkırtıyı net bir kız çocuğu sesi takip etti:

 

-Meellimm!.. Meellimm!..

 

         Kapıyı açtığımda, minibüsteki minik kız çocuğunun, minik burnunu çekerek ve simsiyah gözleriyle bana bakarak elindeki metal bir tabaktaki bulgur pilavı ve balıktan oluşan akşam yemeğimi uzattığını gördüm. Tabağı aldım ve döşeğimin üstüne bıraktım.

 

         Çantamda, zor geceler için aldığım gofretlerden birini kapıp, hızla, lojmanımın giriş kapısına geçtim. Kızın gitmesini istemiyordum ama kız zaten gitmemiş; aksine, sanki evin kızıymış gibi, minik ellerini birbirine kenetleyip, lojmanın merdivenlerinde oturmuş, pilavın üstündeki balıkların tutulduğu nehre bakıyordu. Bu rahatlığı, bebekliğinden beri okula gidip geldiğini gösteriyordu ya da birden bana kanı ısınmıştı. Uzattığım gofreti aldı; ambalajını mink elleriyle, biraz zorlanarak, açtı; ikiye bölüp yarısını bana uzattı.

 

-İstemem, senin o.

 

dediysem de elini çekmedi. Karşılıklı, yemeye başladık gofretimizi. Çok sevimli bir kızdı bu.

 

-Hasta değil miydin sen?

 

         Cevap vermedi, sadece gülümsedi. Belli ki Türkçesi henüz zayıftı. Muhtemelen öğrencim olacak ve Türkçe’yi benden adamakıllı öğrenecekti.

 

Annemin sözleri aklıma geldi;

-Türkçe bilmeden, Türkçe okuma yazma öğrenenlerin konuşması daha düzgün olur. Çünkü okuma yazmayı senin gibi düzgün konuşanlardan öğrenir. 

 

         Gofretimizin sonuna geldiğimizde, gözümü, oturduğumdan beri, rüzgârda gıcırdayan direğe ve tepesindeki kırmızılığa çevirdim. Bir kaç saniye sonra kızın da direğin tepesine baktığını fark ettim. Yine göz göze gelip gülümsedik. O ne anladı, ben bakışlarımla ne anlattım bilmem ama bir şekilde anlaşmıştık bu afacanla.

         Gözümü bayraktan tam çevirecekken, başka bir detayı fark ettim; bayrak yırtılmıştı ve rüzgârın şiddetinden belli ki daha da yırtılacaktı. Yerimden doğrulup direğin yanına geldim. Kız meraklı gözlerle beni izliyordu. Bayrağı indirdim. İpinden çıkarıp baktığımda, tam ortadan enlemesine yırtıldığını, yırtık yerlerin iyice yıprandığını ve püskül haline geldiğini gördüm. Dikiş tutmayacak gibi duruyordu ama ben yine de lojmanıma girip, eşyalarımın arasından dikiş kutusunu bulup geldim. Kız, bayrağı kucağına almış, yırtığını büyük bir ciddiyetle kontrol ediyordu. İpliği iğneye geçirdiğimi görünce, bayrağı usulca uzattı. Bu kızla iyi anlaşacaktım. Bu köyün öğretmeni olarak ilk işim bayrak dikmekti ve iş arkadaşım, bu henüz adını bile bilmediğim cingöz kızdı. Altı yaşının bütün sevimliliğiyle yanıma oturdu ve bayrağı nasıl da dikemeyişimi izlemeye başladı. Ben adını sormaya hazırlanırken telefonum çaldı.

 

Arayan abimdi. Bugün hiç aramadığımı ismini görünce hatırladım.

-Ben de sizi arayacaktım abi, yeni girdim lojmana. Yerleştim sayıl…

-…!

 

           Nasıl da unutmuştum ikindiyle akşam arasında gelecek haberin her zaman kötü haber olduğunu.

 

-Özgür.. Annem kötü.. Gelsen iyi olur..

 

İğne batmış, canımı yakmıştı.

-Tamam abi!

(İki gün sonra)

 

-Anne!..

-Efendim.

-Öğretmen olmakta ısrar etseydin, babam diretir miydi?

-Neden çıktı şimdi bu?

-Sebebi yok, aklıma geldi.

-Deli çocuk. Hep senden çıkar bu ahret sualleri.

-Zeliha da öyle söylüyor.

-Aman iyi, Zeliha onaylamış neyse ki.

-Yapma sultanım, daha imzayı atmadan kaynanalık?!..

-…!

-…!

-Diretmezdi.

-Efendim?

-Baban.. Diretmezdi.. İzin verirdi..

-Neden istemedin o zaman.

-Babanın istemediği bir şeyi yapmak istemedim.

-Ama bu senin hayatın.

-Hayır. Bir ömrü paylaşmak o kadar da kolay değil. Bencil olmamak lazım.

-Ama o..

-Bu, onun benden istediği tek şeydi oğlum. Öğretmenliğimin ilk günüydü. Köyü eşkıyalar bastmıştı ve ben ölümden dönmüştüm. Evet her gittiğim okulu eşkıyalar basmayacaktı ama baban “aklım sende kalmasın” demişti. Hem o da benim ondan istediğim tek şeyi yapmıştı.

-Nedir o?

-Sadakat.

-Sadakat marifet değil mecburiyettir anne.

-Aman!.. Konuştu Zeliha’nın kocası.. Felsefe yapma da bir bardak su ver. Öhhöö!..

-Yine mi başlayacak?

-Sen yoldayken iki kez yokladı. Bu öksürük canımı alacak bu sefer, belli oldu.

-Deme öyle! En az 20 yıl yatarın var daha!

-Hastanede yatmayayım da mezarda yatmaya razıyım. Al şu bardağı, dur, yavaş, dökme.

-Çok geç, döküldü.

-Var mı yedek üstün?

-Var, çantamda değiştiririm şimdi. Çağırayım mı abimi?

-Gerek, öhhöö!..  Gerek yok..

-Eee?!.. Sadık babamdan bahsediyordun?!

-Dalga geçme. Bak erkek dediğin gezici bir varlıktır. Bir erkeği ömür boyu tek çiçeğe mahkum etmek büyük zalimliktir. Baban bu zulmü bile isteye çekti.

-Eminsin değil mi?

-Her kadın şüphe eder bundan. Ben de ettim ve her şüphede kalbime sordum. Hayır, dedi. O seni aldatmaz.

-…!

-Babanın sadakatini biliyordum, ona inanıyordum. Baban harika bir insandı. Öhhöö..

-Peki tamam ben de inandım. Ben şu üstümü değiştireyim.

-O kırmızı şey nedir, sen kırmızı giyer miydin? Yoksa Zeliha’nın hediyesi mi?

-Kırmızı?..Aa..Bunu da mı koymuşum?

-Ne ki o? Öhhö!..

-Okulun bayrağı.. Yırtılmış.. Dikecektim o sırada abim telefon etti. Apar topar çıkarken bunu da tıkmışım çantaya.

-Ver bakayım.

-Al.

-Yok.. Dikilmez bu..

-Neyse anne yenisini isterim ilçeden.

-Olmaz oğlum, bunu ne yapacaksın! Bayrak bu atamazsın öyle sağa sola.

-Ne yapacağız?

-Şu çekm..Öhhöö..Şu çekmecede benim kırmızı şalım var. O da yırtıktı. Kesip, yama yaparsın. Benim halim yok, sen yapacaksın mecburen. Zeliha’nın incileri dökülür şimdi.

– Aman anne.. Yaparım da.. İğne parmağıma batıyor.

-Var mı iğne iplik?

-Var!.. Toplanırken onları da atmışım çantaya.

-İyi al onları, sol elinin baş parmağını iyi desteklerden bir şey olmaz.

-Sonra yapsam.

-İşin mi var başka, oturuyorsun boşboş. Yap işte. Öhhöö!..

– Tamam..

-Hah öyle işte.. Sıkı destekle.. Çek şimdi iğneyi.. Tamam.. Böyle devam et işte.. Öhhö.. Öhhö.. Öhhhhöö…

-Anne!…

-Öhhöööö…Öhhööööö…

-Anne!..Anne!….Abi!….Abi koş.. Koş kan öksürüyor..

-Öhhöö..Öhhööööö…

-Anneeeeee!…

 

 

 

(Dört gün sonra)

 

            Bakışlarımı, bir an için elimdeki iğneden kaldırıp; yolun, dağın içinde bir bağırsak gibi kıvrılarak yayılmasına çevirdim.

            Köy arabasının, bağırsağın içinde bir tenya gibi ilerlediğini düşünüp; şehir merkezinden bu yemyeşil dağ sırasına kadar olan süreçte sonuna geldiğim yama işime geri döndüm. Sol elimin başparmağıyla üstten, diğer parmaklarımla da alttan kavradığım bayrağın altından, sağ elimdeki iğneyi geçirirken; minibüs, muhtemelen, bir kaya parçasının üstünden sert bir şekilde zıpladı. Şoför, zorlukla minibüsü toparlarken, elimdeki iğne çoktan sol elimin başparmağına yarım santim kadar girmişti. İğneyi çeker çekmez fışkıran kanı emerken; birkaç gün önceki o hazin akşamın hatırası, önce kalbimi, sonra da dudaklarımı büzen büyük bir sızıyla, hüngür hüngür ağlamama sebep oldu.

           Kazanın şokunu atlatan köylüler, koca adamın: Köy okulunun yeni öğretmeninin; yolculuğun başından beri  bayrak ve dikiş iğnesiyle haşır neşir olmasına bir anlam veremezken, cesaret edip sebebini soramazken, sorduklarında da cevap olarak, suratsız bir “boşver” bakışı almışken; ağlayışıma, kazadan ve dikiş iğnesinden daha çok şaşırmıştı.

 

        Bense köylülerin şaşkınlığıyla hiç ilgilenmiyor, doya doya ağlıyordum.

 

        İğne batmış, canımı yakmıştı.

 

        Parmağımdan süzülen kan, çoktan bayrağın üzerine yayılıp, ayrı bir kırmızılık oluşturmuştu. Gözyaşımı elimin tersiyle silip; yamaya son bir dikiş daha atıp; bayrağı, iğneyi, ipliği ve sırt çantamı toparlayıp minibüsten indim.

        Kavruk baba ve minik kız okulun önünde beni bekliyordu.

-Başın sağolsun hoca.

-…!

-Tepsiyi kızla gönderirsin.

 

        Baba ayrılırken, okulun merdivenlerinde tepsi içinde akşam yemeğimi gördüm. Kız bir tatsızlık olduğunu hissetmiş, donuk gözlerle bana bakıyordu. Yorgun bir halde yemeğin yanına oturdum. Kız tam karşımda dikildi. Gözlerine baktım. Gözlerinin donukluğu devam ediyor ama alttan alta da şefkatini hissettiriyordu. Hafifçe yanağını okşadım. Gülümsedi. Gülümsemesine ister istemez beni de ortak etti. Elimle, ıslanmış yanağımı silerken, kız elimdeki bayrağı alıp direğe baktı. Kalktım ve bayrağı ipe geçirip, göndere çektim. Kızla birlikte bayrağa baktık. Yeniden okulun merdivenlerine oturduk.

 

-Adın ne, diye sordum.

Belki de bildiği üç-beş Türkçe cümleden biriydi bu soru.

-Suzan, dedi.

 

       Bayrağı göndere çekerken İstiklal Marşı’nı okumayı unutmuştum. Annem olsa çok kızardı. Bununla birlikte “Suzan” ismini duyunca, babamın en sevdiği türkünün sözleri hemen aklıma gelmişti.

 

“Kırklar Dağı’nın düzü

Karanlık bastı bizi”

 

       Ben türküyü söylerken, rahmetli annemin minik adaşı Suzan, sanki türküyü biliyormuş gibi mırıldanıyordu.

       Türkünün kalanını, iki iş arkadaşı yamalı bayrağın gölgesinde söylerken, akşam bütün kızıllığıyla köyün üstüne çöküyordu.

 

“Köprü altı kapkara

Suzan gel beni ara

Saçlarıma kumlar doldu

Tarak getir sen tara”

Kimler Neler Demiş?

avatar
  Abonelik  
Bildir
%d blogcu bunu beğendi: