Not: Görsel yazar tarafından sağlanmıştır.

 Bu inceleme Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı’ndaki yenilikçi şairlerimiz arasında yer alan ve 35 yıl boyunca nazım ve nesir şeklinde farklı türlerde eserler vermiş, toplamda 50 kitabı yayınlanmış Ümit Yaşar Oğuzcan’ın “İki Kişiye Bir Dünya” adlı şiirinin ilk bölümü olan “Kader Kapıyı Çalıyor (Andante)” üzerine yapılacaktır. Şiir üzerindeki inceleme iki temel bölüm altında ele alınacaktır; birinci bölümde şiirin incelenecek kısmında iki ayrı gruplandırma yapılacak ve bu gruplandırmalar üzerinden metinsel inceleme gerçekleştirilecektir. İkinci bölümde ise Andante’nin bütününe yönelik biçimsel inceleme yapılacaktır. Bu bölümlere geçmeden önce şiiri doğuran şair üzerine konuşmayı, edebi kişiliğine, hayatına, dönemine ve şiirini yaratım sürecine değinmeyi gerekli buluyorum.

 

  1. ŞAİRİN HAYATI VE EDEBİ KİMLİĞİ

 22 Ağustos 1926 yılında Tarsus’ta dünyaya gelen Ümit Yaşar, Konya Askeri Ortaokulu ile Eskişehir Ticaret Lisesi’ni bitirdikten sonra 1950’li yıllar boyunca bankacılık mesleğini farklı bankaların farklı şehirlerdeki şubelerinde sürdürdü.1 İş hayatındaki kariyerini devam ettirirken, çocuk yaşlarından beri süregelen edebiyat tutkusuna da dört elle sarıldı. 1940 yılında “Yenigün” şairleri arasında yer alan şair, ilk şiirini 1942’de Kocatepe Gazetesi’nde yayınladı; akabinde 1947’de ise ilk kitabı olan “İnsanoğlu” basıldı.2 1967 ve 1969 yılında yurt dışı gezi yapan Ümit Yaşar, anılarını “Avrupa Görmüş Adam” adı altında Cumhuriyette yayınladı.3 Şairin yurt dışı seyahatleri Avrupa ile sınırlı kalmadı. Oğlu Vedat’ın Galata Kulesi’nden kendini atarak intihar etmesi üzerine babasını da kaybeden ve büsbütün ölüm acısı çeken Ümit Yaşar, belki de tuttuğu yasları durduğu yerden dindiremeyeceğini düşünerek bir kez daha yollara düştü. Bu sefer Avrupa dışına da çıkan Ümit Yaşar, İran ve Pakistan seyahatlerini gerçekleştirdi. Bu seyahatte biriktirdiği anıları, gördüğü ve görmediği ama hayal ettiği yerleri, yolculuk esnasında kazandığı yeni “renkleri” inceleyeceğimiz şiirde açıkça görmek mümkün. Ümit Yaşar, bankacılık sektöründe terfilerle geçen 30 yıllık bir tecrübenin içerisinde aynı zamanda İstanbul’da kendi adını taşıyan bir sanat galerisi kurmuş ve bir süre yayıncılık da yapmıştır. 1975 yılına kadar toplamda 50 kitap çıkaran şair, 1977’de kendi isteği üzerine İş Bankası’ndan emekli olmuştur.4

 Şiir hayatının başlangıcında Faruk Nafiz Çamlıbel’den etkilendiği tüm dönem meslektaşları ve eleştirmenleri tarafından belirtilen Ümir Yaşar, kendine ölüm ve yaşam arasındaki o ince çizgide yürüdüğünü sıkça hatırlattığı melankolik bir dünya oluşturmuş ve yayımlarında bu dünyayı anlatıp, bireysel ve toplumsal boyuttaki düşüncelerini aktarmaya çalışmıştır. Ümit Yaşar’ın yazın dünyasını tek bir açıdan ele almak ve belli başlı bir kaç konsept üzerinden incelemek neredeyse imkansızdır. Dönem dönem etkilendiği bazı isimlerden olan Orhan Veli ve temsilcisi olduğu Garip Akımı’ndaki gibi tamamen gündelik dile dayalı, biçimsel kalıba aykırı ve söz sanatlarından sıyrılmış şiirler yazdığını söylemek doğru olmaz. Nitekim, tamamen biçimci ve bireysel yazdığını söylemek de doğru olmaz. Ne çağdaşlarından olan Nazım Hikmet, Ahmed Arif, Hasan Hüseyin Korkmazgil ve Rıfat Ilgaz gibi aleni toplumcu-gerçekçi olmuş ne de İkinci Yeni akımının temsilcileri gibi şiirlerini sadece kendi benliğinin sözcüsü olarak görerek yalnız sembolizme dayalı bir üslup tutturmuştur.

 Tüm bu karşıtlıkların ve ortada kalmışlıkların arasında Ümit Yaşar’ın kendi özündeki karmaşık ruh halini şiirlerine de yansıttığını söylemek mümkün olabilir. Milli duygularını, ahlaki değerlerini, benimsediği toplumsal normları ve sosyal-siyasal görüşlerini aktarmaktan çekinmediği gibi; içsel dünyasındaki tüm öznel duygularını da süzmeden, sansürlemeden dile getirmiştir. Aşk, dostluk, cinsellik, korku, karamsarlık, yalnızlık, hayal kırıklığı, ölüm gibi birbirinden farklı pek çok temayı işlemiş; üstelik bu temaları bana göre kaleminin en ayırt edici özelliklerinden biri olan renk kullanımı ile betimlemiştir. Ahmet Haşim’de olduğu gibi gün doğumu-gün batımı ilhamlı kızıl ve kahve renklerinin tonlarını, Cahit Sıtkı’da olduğu gibi derinden hissedilen ölüm korkusunu işlemiş; ancak özgünlüğünü, bunların tam tersini de şiirlerine katarak yakalamıştır. Maviyi ve yeşili, sarıyı ve turuncuyu, hatta inceleyeceğim şiirde yer alan kadmiyum ve titanyum gibi metalik renkleri de şiirlerine katarak belki de şairler dünyasının renk bakımından en zengin paletini yaratmıştır.

 Ölüm teması ise Ümit Yaşar’ın tüm hayatını ele geçiren en geniş ölçekli temadır. Cahit Sıtkı gibi ölümden korkan ama ölümü düşünen bir şair olarak kalmamış, yüzünü ölüme dönen ve ölümle buluşmayı deneyen bir şair haline gelmiştir. Hayat yolculuğu fiziksel ve ruhsal çilelerle dolu geçmiş bir şair olan Ümit Yaşar çok küçük yaşından itibaren pek çok sağlık problemi yaşamıştır. Kazaların ve hastalıkların peşini bırakmadığı şair, her yaş döneminde bir kez daha ölümün pençesinden kurtulmayı başarmıştır.Tüm bu talihsizlikler onu yaşamaktan yorgun düşürmüştür. Onun için hastalıklı olmak veya kazalara maruz kalmak bir kader gibidir, sağlıklı ve hayat dolu olmak ise asla ulaşamayacağını düşündüğü bir bayraktır. Hayatı boyunca hiçbir zaman bu bayrağı tutamamıştır. Sayısız kez intiharı denemiş, o “uzun ince yolda” yürürken sayısız çöküşler yaşamıştır. Ne mesleki hayatındaki başarıları, ne evlilikleri, ne baba oluşu ne de edebi hayatında kazandığı ün onu melankolikliğinden kurtaramamıştır. Maalesef, bu karanlığın esiri olan yalnız kendi değildir. Etrafındakileri ve özellikle en yakınlarını da bu ruh hali ile etkilemiş ve bunun kaçınılmaz sonuçlarını hep birlikte yaşamışlardır. Oğlu Vedat’ın intiharı belki de bu sonuçların en can acıtısı olabilir. Babasında gördüğü değişmez karamsar portre ile büyümek zorunda kalmış ve belki de baba-oğul ilişkisi içerisindeki o perdeyi hiçbir zaman aralayamamış, ışığı içeri alamamış bir çocuk olan Vedat sonunda babasının eremediği nihayete ermiştir. Yüzünü ölüme dönmüş olan şairin oğlu, ölümle şairin kendisinden çok daha önce tanışmıştır.

 Ümit Yaşar Oğuzcan’ın şiirle olan ilişkisine ve şiir dünyasını (ya da kendi deyimiyle Acılar Denizi’ni) yaratım sürecine geri dönersek, sanırım onu en iyi yine kendi cümlesi anlatır: “Bendeki şiir önce bir damlaydı. Babamdan geldi, anamda biçimlendi, özlendi, bütünlendi.”5 Çocukluğundan beri içinde şiir olan bir evde büyüyen ve Faruk Nafiz Çamlıbel hayranı bir anne tarafından yetiştirilen Ümit Yaşar, şiir yazmaya heves ettiği yıllarda henüz 9-10 yaşlarındadır. İlkokul döneminin sonunda annesinin ve babasının ayrılmasına duyduğu üzüntüyü çocuk çağlarının duygu seline katan Ümit Yaşar, lise çağlarına geldiğinde ise sel sularını toplayıp bir ırmak gibi akmaya başlamıştır. Şiir yazmak onun için bir tutku haline gelmiştir ve hayat yolculuğunda ilerlerken tutunacağı en kuvvetli dal olmuştur. 1954 yılında Ankara’ya geçişi, ardından 1960’da İstanbul’a yerleşmesi onun yazın hayatındaki zor günleri atlatmasına vesile olmuş, karartma günleri bitmiş ve neyi var neyi yoksa hepsini eserlerine aktarma gayesine girmiştir. Başına gelen en elim olaylar, hatta evlat acısı bile onun şiire olan tutkusunu yok etmemiş; aksine şiire daha da sarılmasına neden olmuştur. “Hayatımdan şairliğimi alsanız geriye önemli bir şey kalmaz, öylesine tutkunum şiire”6 diyen Ümit Yaşar, 4 Kasım 1984 yılında İstanbul’da hayata gözlerini yumduğunda ondan geriye artısı ve eksisiyle, eleştirilecek ve övülecek yanlarıyla binlerce güzel şiir ve de “İki Kişiye Bir Dünya” kalmıştır.

 

  1. ANDANTE BÖLÜMÜ ÜZERİNDEN GRUPLANDIRMA VE METİNSEL İNCELEME

 Batıda edebiyat kuramları veya eleştiri yöntemleri olarak da bilinen tahlil metotları geliştirilmiştir: Marksist, Sosyolojik, Tarihsel, Psikanalist, Yeni Eleştiricilik (New Critisizm), Yapısalcılık (Strüktüralizm), Yansıtma Kuramı, Metinler Arası İlişkiler Kuramı (İntertextüalite), İzlenimcilik, Rus Formalizmi, Anlatımcılık, Arşetipçi Eleştiri, Duygusal Etki Kuramı ve Alımlama Estetiği belli başlı metin tahlil yöntemleridir.7 Bu incelemede ise daha çok Yapısalcılık ve Yeni Eleştiricilik metodları uygulanacaktır.

 Ümit Yaşar Oğuzcan’ın edebi kişiliği bakımından sahip olduğu renkliliği ve çeşitliliği yukarıda aktardım. Bu sebeple de onun eserlerinin döneminin tarihsel ve sosyolojik bağlamının dışında, herhangi bir edebi akıma dayandırılmadan bağımsız bir şekilde incelenmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bana göre de, esas olan şey yüzeydeki fenomenlerin altında derinde yatan bazı kuralların ya da kanunların oluşturduğu bir sistemi aramak ve buna göre incelemeyi yapmaktır.8 Bu incelemeyi yaparken diğer bir yandan da şairin kullandığı dil işlevlerinin ve anlatım tekniklerinin de üzerinde duracağım. Berna Moran’ın da belirttiği gibi, edebî eserdeki dilin işlerliği üzerinde imgesel ve göstergeye dayalı yapılar muhakkak ki incelenmelidir.9

 Bu bölümü iki ayrı grup altında ele alacağım. İlk grup Andante’nin girişinden başlayan ve Geçmişim seninle güzeldi temizdi aktı 
Kirlettim 
Affet beni”

ile biten kısmı içeriyor. Bu kısmı, Andante’nin geri kalanından ayırma nedenim; şairin burada Hindistan’ın Banaras şehrinden başlayarak İstanbul’a kadar yaptığı farazi yolculuğudur. Günümüzde daha çok Varanasi adıyla anılan Banaras şehri, Ganj Nehri’ni havzalayan ve Hindularca kutsal kabul edilen bir bölge. Bu kutsallık içinde Ümit Yaşar’ın Bekle beni / Hindistan’da Banaras şehrinde seni aradım demesi ise, her yıl oraya ibadet etmek için giden ve Ganj’ın sularında yıkanmak için toplanan binlerce Hindu’nun oluşturduğu kalabalıkta sevdiği kadını arayıp bulmasının ne denli zor ve hatta imkansıza yakın olduğunu gösteriyor. Bu dizeden aynı zamanda, sevdiği kadını aramanın onun için kutsal adledilecek bir eylem olduğu fikrini de çıkarabiliriz. Ümit Yaşar’ın Uzak Doğu’dan başlayan bu yolculuğu boyunca, sevilen ve kavuşmak istenilen kadına seslenişini duyacağız. Hindistan gibi kalabalık bir ülkenin keşmekeşinde “onu” araması, Ganj gibi pis ve bulanık bir nehrin suyundan içmiş olması “ona” gidiş yolculuğunun her türlü çileye katlanmaya değer olduğunu gösteriyor. Diğer dikkat çekici ifadeyi ise hemen devamındaki bölümde Haydarabat’lı, cüzzamlı kadın hikayesinde görüyoruz.

“Bir kadın tanıdım Haydarabat‘ta 
Cüzamlıydı güzeldi üstelik 
Sana benziyordu 
Etli dudakları vardı 
Brahman mabetlerinde seviştik üç gün üç gece 
Taşların üstünde yattık 
Bir hayvan tarafımız vardı alımlı 
Bir Tanrı tarafımız vardı iğrenç 
Bir insan tarafımız olacaktı 
Aradık üç gün üç gece 
Bulamadık 
Bir Tanrı tarafımız vardı korkunç 
Sevemedik.”

Bu kısımda şair, yine Hindistan’ın en büyük ve en kalabalık olan şehirlerinden birini seçmiş. Fakat bu sefer cüzzamlı bir kadınla olan münasebetinden bahsederek kadın-erkek ilişkisini aşk-sevgi-cinsellik boyutundan üç farklı konuda ele almış. Birlikte olduğu kadının, cüzzamlı olmasına rağmen, güzel olduğunu vurgulaması hastalığın Tanrı’dan verilen ama kişinin kendisinden bir şey eksiltmeyen insani bir tarafı olduğunu ifade ederken; o kadınla seviştiği yer olarak Brahman Mabetlerini seçmesi ise şairin hayvansal bir tarafı olduğunu düşündüğü cinselliğe tanrısal bir ruh kazandırmaya çalıştığını gösteriyor. Öbür yandan “Bir Tanrı tarafımız vardı iğrenç” cümlesinden, cüzzam hastalığının kötülüğünü (belki de şaire göre görsel iğrençliğini) ve Tanrı tarafından kadına çizilmiş olan kaderdeki hastalıklı olma durumunun fenalığını çıkarabiliriz. “Üç gün üç gece” ise, zaman kalıbı olarak Ümit Yaşar’ın hem bu şiirinde hem de başka şiirlerinde sıkça karşılaştığımız fal, falcılık ve din dışı konuların yorumlanması gibi unsurları sembolize ediyor. Burada üç gün üç gece aranmış ve bulunamamış bir “insan tarafımız” olduğundan bahseden şair, korkunç olan Tanrı tarafımıza değinerek bence en çarpıcı cümle bitirişlerinden birini yapıyor. Hastalıkta veya sağlıkta, tanrısal veya insani boyutta, nasıl olursa olsun, kadın ve erkek olarak birbirimizdeki hiçbir tarafı bütünüyle sevemediğimize işaret ediyor. Böylece şairin cinselliğin getirdiği hayvani tarafımızı ve hastalıklı kaderin getirdiği tanrısal tarafımızı ayırarak, insan olan tarafımızın keşfedilmesi en güç ve araması bir ömür sürecek taraf olduğunun altını çizdiğini de görüyoruz.

 Ümit Yaşar’ın şiirindeki farazi yolculuk Nijerya ile devam ediyor. Burdan Mozambik’e, Kanarya Adaları’na ve hatta eski dünyaya ait yerli kabilelerden başkak kimsenin yaşamadığı Santa Isabella Adası’na kadar uzanıyor şair. Bu kısımda dikkat çeken ilk şey Ümit Yaşar’ın cinsellik temasını nasıl cesurca işlediği. İri bir memeydin kalçaydın avuçlarımda” diyerek ve bakır tenli kadınlara gittiğini anlatarak bu konuda hiçbir süzgecinin olmadığını ispat etmeye çalışıyor adeta. İkinci önemli husus, bu bölümde kullanmaya başladığı renklendirme tekniği. “Vahşetin musikisini dinledim yeşil yeşil” ve “Bir yeşildim / Bir beyazdım” cümleriyle başlayan bu renklendirmede dikkat çekici olan şey ise kendini anlatırken seçtiği renklerin Nijerya bayrağının renkleriyle aynı olması. Bu bağdaştırma belki de şairin kendisini hayal ettiği yerde hissetme ve oraya yakınsama çabasının bir göstergesi olabilir. Bu bölümün başında geçen “Zifir gibi bir karanlıktı içimde yokluğun” cümlesi, sondaki “Karanlıktım” ifadesi ile eşleşiyor; böylelikle şair bir kez daha bedensel olarak içsel melankolisine olan bağlılığını vurguluyor. Afrika’yı tamamladıktan sonra ise Atlas Okyanusu kıyılarına uzanan şair, tuzlu denizlerin derinliklerinde ve mağaralarda devam eden arayışını anlatıyor. Kimi zaman batık bir gemi oluyor, kimi zaman ise bir ahtapotun gözleri. Şiirinde yer verdiği bu derinlik tutkusunun kendi edebi kimliğine ait bir özellikle eşleştiğini, dolayısıyla bir simge olduğunu söyleyebiliriz. Bunun ispatı olarak Ümit Yaşar’ın kendi ifadesini ele alabiliriz: “Şiir yer altı nehirleri gibi oluşur şairin iç dünyasında. Bir gün yeryüzüne çıkmak için bir çıkış noktası arar. O nokta ilhamdır işte! O noktada var olur şiir.”10 Ümit Yaşar’ın şiirini yaratan özne olarak, şiirinin içindeki yeni “ben”ine, kimliğine aynı gerçek hayattaki “ben”i, kimliği gibi bir özellik yükleyerek yazını ve hayatı arasında sağlam bir bağ kurduğunu görebiliriz.

Bu bölümün son kısmını şu dizeyle bitiriyor Ümit Yaşar:

“Sağ kolumu Mekke‘de kestiler şafak vakti 
Utanmaz yalnızlığımla kaldım çaresiz”
.

Şairin şiirinin en başında beri hiç bırakmadığı “tanrısal boyut” açıklamalarına bir yenisini daha kattığını görüyoruz. Arayışını sonuçlandıramamış ve sevdiği kadını bulamamış olmayı belki de bir çeşit infaz olarak gören şair, bu infazın kutsal topraklarda gerçekleştiğini kurguluyarak yalnızlığına da tanrısal bir boyut kazandırıyor. Şiirin devamında karşımıza daha evvel kullanmadığı basitlikte, gündelik hayata dair bir ibare çıkıyor:

“Tut ki gözümün yarısı elmada yarısı kapanık

Tut ki ben beyaz peynirim ben zeytinim

Al, ekmeğine katık et beni” dizelerinde bir yanının hala Adem ile Havva’dan gelen yaratılışın temelindeki özde kaldığına benzetme yaparken, öte yandan kendisini sevdiği kadına “katık edecek” kadar dahil olma isteğiyle dolu olduğunu görüyoruz. Kendisini, sevdiği kadının hayatında peynir-ekmek sembolizmini kullanacak kadar gündelik bir konuma indirgiyor. Belki de ondan görmek istediği karşılığın aslında bu kadar basit bir eylem olduğunu söylemeye çalışıyor.

“Dufy’nin bir sokağı vardı bilir misin?” dizesi ile başlayan bölümde ise Ümit Yaşar’ın güzel sanatların bir diğer kolu olan resim ile kendi şiirini nasıl ilişkilendirdiğini görüyoruz. 20. Yüzyılın özgür ruhlu, aykırı sanat akımlarından olan Fauvism ve üç temsilcisinin adı geçen bu kısımda, şair en çok kullandığı tekniklerden biri olan renklendirmeye bir kez daha öncelik veriyor. Fovistler perspektif kurallarına uymamış, resim yaparken nerdeyse bağıran renkler kullanılmışlardır.13 Ümit Yaşar’ın kendi şiirindeki görsel tarafı Fovistlere benzettiğini buradan anlayabiliriz. Önceki kısımlarda “Parmaklarım beni çağırıyordu sana / Birinde gözlerim vardı / Ağlıyordum / Çiğnenmiş otlara döndüm” ve “Bir elim sendin / Bir elim ben / Ayaklarımı göremezdin / Öyle uzaktaydı” satırlarını yazarak kendisi de deformasyon ve bütünü bozma tekniğini belirgin bir şekilde kullanmıştır. Önemli Fovistlerden biri olan Dufy’nin eserlerindeki başlıca özellikler şunlardır: İçeriği bakımından iç açıcı bir şenlik havası taşıyan bu resimlerde hemen daima şeffaf tonlar, detaya kadar inen ince, grafik bir çalışma, canlı renkler göze çarpar.11 Ümit Yaşar’ın Dufy’i şiirine konuk etmesini çok da garipsememek gerek, detaycılığı ve canlı renkleri kullanmayı tercih etmeleri ile benzerlik gösteren bu iki sanatçıyı bir arada anmak çok yanlış olmaz. Şiirde adı geçirilen sokak ise hiç şüphesiz Dufy’nin meşhur “Bayraklı Sokak”ı. Yine yeşil ve siyah gibi çarpıcı olan ve Fovistlerin de sıkça kullandıkları renkleri görüyoruz bu kısımda. Daha sonra Gaugin’in de adını açıkça dile getiren şair, Van Gogh’u ismen anmak yerine onunla özdeşleşen içkiye yani Absente yer vermiş dizesinde.

 Devam eden kısımda bu sefer Etiyopya’ya gidiyor şairimiz şiirindeki yolculukta. Fakat burada coğrafi unsurlar veya renklerden daha çok (kadmiyum kırmızısı ve titanyum beyazı gibi doğalın dışında olan metalik renk betimlemesi haricinde) yukarıda da bahsettiğim batıl inanç unsurları var. Zar oyunuyla başlayan ifadelerine falcı kadın söyleşisi ile devam ediyor Ümit Yaşar: “Bir çift zar aldım / Attım gökyüzüne” diyerek talihinin ona oynadığı oyunlara işaret ediyor belki de.
“Budapeşte köprüsünün üzerinde 
Bir çingene falıma baktı 
Dedi üç günde öleceksin 
Ben üçbin yıldır seni arıyorum”

Bu kısım bir okuyucu olarak bana çarpıcı gelen kısımlardan biridir. Belki de şairin, çaresizliğini en güçlü ifade ettiği kısımlardan biri olduğu için olabilir. Söylem olarak yine şairin kadercilik anlayışından bir örnek görsek de aynı zamanda o kadere bir başkaldırı da mevcut. Üç günde öleceği söylenen birinin üç bin yıldır arayışını devam ettirmesi, ona biçilen ömrün çok üstünde yaşanmışlığa sahip olduğunu anlatıyor. Yine burada, bir kez daha “üç vakit” kullanımını görüyoruz. İçimden dünyayı ipe çekmek geliyor / Cümle yıldızlar şahidim olsun / Yapmazsam adam değilim” cümleleriyle ise Ümit Yaşar’ın tüm bu çaresizliği, yalnızlığı, arayışının içindeki kayboluşu ve talihsizliğinin arasında hem kendi kaderine hem de evrenin bütününe bir başkaldırı sergilediğini görüyoruz. Şiirinin bütünündeki en isyankâr, en hiddetli kısmın burası olduğunu söyleyebiliriz. Andante’yi iki gruba ayırarak inceleyeceğimi başta belirtmiştim. Tema olarak coğrafi, dinsel ve din dışı unsurları; teknik olarak da renklendirmeyi ve maddesel deformasyonu kullandığı bu bölümün incelemesini burada bitiriyorum.

 İkinci grubu, ilk grupta yaptığı edebiyat-resim ilişkilendirmesinden farklı olarak, edebiyat-müzik ilişkilendirmesi çerçevesinde irdeleyeceğim. Ümit Yaşar, burada da güzel sanatların pek çok dalına hâkim olduğunu kanıtlamak istercesine Klasik Batı ve Rus müziğinin temsilcilerini şiirine konuk etmiş. Tschaikovski’nin keman konçertosu ile başlayan bu bölüm, Rahmaninov ile devam ederek Beethoven’in beşinci senfonisi ile bitiyor. Şiirine enstrümantal bir hava kazandırdığı bu bölümde şairin sevdiği kadına seslenişindeki ton gittikçe artıyor. Bir filarmoni orkestrasının yerleşim düzenine benzer bir yerleşim yapıyor şair şiirinin içerisinde ve kendi şiirinin şefi olarak haykırışını yer yer yükseltip yer yer alçaltıyor. Şiirin ilk dizesi olan Gelme diyorsun / Bu gel demektir” dizesini burada bir kez daha tekrar ediyor; ancak devamındaki kısımda “Gel artık / Hayata yeniden başlayalım / Gel artık / Bu mavilerde kimseler görmez bizi” diyerek yeniden başlama isteğini, gören gözlerden, herkesten ve her şeyden sıyrılarak sevdiği kadına kavuşabilme umudunu anlatıyor.

 Bu kısmın özüne dahil edilen müzikalitenin haricinde felsefi unsurlar görmek de mümkün.

“İskender adam edemedi bu dünyayı 
Biz mi edeceğiz 
Eflatun çözemedi yaşamanın sırrını 
Biz mi çözeceğiz”
dizelerinde açıkça belirttiği gibi, Ümit Yaşar’ın evrenin sırrını çözmekle veya dünyanın düzeniyle bir uğraşı yok, onun uğraşı daha çok kendi kaderiyle. Şiirinin başından beri yer verdiği tüm çirkinlikler, hastalıklar, kalabalıklar, vahşet ve yabanilikler, infazlar ve kayboluşlar aslında bu dünyanın düzenine ait unsurlar. Tüm bunların içerisindeki mücadelesi ise “üç bin yıldır” sürdürdüğü arayışını sonlandırmak olan şairin, yanlış veya kötü olan hiçbir şeyi düzeltmek gibi bir çabası olmadığını görüyoruz. Onun tüm çabası “kader kapıyı çalıyor” dediği ilahi çağrısı ve yeniden başlama, yaşama isteği. Bu isteğindeki inadını, kararlığını ise Andante’nin son dizesinden anlayabiliriz: “Gelme diyorsun / Bu gel demektir”.

 

  1. ANDANTE BÖLÜMÜ ÜZERİNDEN BİÇİMSEL İNCELEME

 Ümit Yaşar Oğuzcan hayatı boyunca farklı türlerde ve farklı yazım biçimlerinde eser vermiş bir edebiyatçıdır. Çoğunlukla serbest nazım şeklini kullanmış olmasıyla birlikte, aslında en öne çıktığı ve ününü çoğaltan eserleri rubaileridir. Rubailerde aşk, şarap, dünyanın türlü nimetlerinden yararlanma, hayatın anlamı ve hayat felsefesi, tasavvuf ve ölüm gibi konular işlenir.12 Bu konular da Ümit Yaşar’ın yazınında en çok yararlandığı konulardır. Rubaileri onun kalemindeki müzikaliteyi arttırmasını da sağlamıştır, çünkü pek çok şiiri şarkı olarak bestelenmiş ve dönemin okuyucuları/dinleyicileri tarafından beğeni toplamıştır.

“Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın,

Denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın,

Öylesine yıktın ki bütün inançlarımı;

Beni sensiz bıraktın; beni sensiz bıraktın.”

Şairin bu şiiri Münir Nurettin Selçuk tarafından bestelenmiştir. Rubailerinde aruz ölçüsü kalıpları kullanan Ümit Yaşar’ın serbest nazım şeklinde yazdığı şiirlerinde ise birbirinden farklı biçim tercihleri olduğunu gözlemliyoruz. Kimi zaman hece ölçüsüne dikkat edip, uyaklı bir şema oluştururken kimi zaman da tamamen ölçüsüz ve uyaksız bir şema oluşturuyor şiirlerinde. Ölçülü ve uyaklı olan şiirlerine örnek olarak sone biçiminde yazdığı “Acılar Denizi” ve “Çigan Gözler” şiirlerini verebiliriz. Bu biçimi pek çok şiirinde tekrar eden Ümit Yaşar’ın şiirinde ele aldığı temalar konu özelinde çeşitlendikçe ölçünün kaybolduğunu, nazımdaki serbestliğin gittikçe arttığını görüyoruz. İki Kişiye Bir Dünya şiirinde olan durum tam da budur. Bu şiirde dize sayısı, uyak türü, redif kullanımı gibi yapısal düzenlemelerde birbirine benzemeyen bölümler görüyoruz. Sabit bir biçim kullanmayı tercih etmeyen Ümit Yaşar bu şiiri adeta nesre yakın bir nazım türünde yazmış diyebiliriz. Fakat imgelemenin çokça kullanılması, vurgunun ve ses akışının olması, ahenk unsurlarının gözetilmesi sebebiyle de manzume diyemeyiz. İçerik bakımından çok yoğun ve tümüyle serbest müstezatta bir şiir olduğu için okurken sanki bir hikâye okuyormuşuz hissi uyandırdığını söyleyebiliriz sadece. Öte yandan şairin söz sanatlarından ve şiir içi ritim-armoni unsurlarından faydalandığı da açıkça görülüyor. Öne çıkan ahenk unsurlarından biri asonans ve aliterasyon kullanımı. Yer yer uyak veya iç uyak ile bundan daha fazla miktarda redif kullanımını da görüyoruz şiirde.

Seni düşüneceğim 
Gümüş mahmuzların parlaklığında 
Yağmur nal izlerini örtmeden 
Sana geleceğim”

Burada “düşüneceğim” ve “geleceğim” fiillerindeki redif kullanımı ile tüm kıtanın içinde bir ahenk yakalamaya çalışmış şair.

“Belki bir tutam tuzdun kirli 
Seni düşündükçe susuyordum 
Nehirler göller kandırmıyordu beni 
O kadınlara gidiyordum 
O bakır tenli kadınlara 
O kadınlarla da yattım”

Burada da “susuyordum” ve “gidiyordum” fiillerinde redif kullanımı mevcut; ancak bir başka ahenk unsuru olarak “kadınlar” kelimesinin tekrarını ve kulağa açıkça çarpan “-r” sessiz harfi kullanımından kaynaklı aliterasyonu da görüyoruz. Şiirin genelinde mevcut olan “-di’li geçmiş zaman” ve “şimdiki zamanın hikayesi” neredeyse her bölümde kendini tekrarlıyor.

“Bütün itliği üzerindeydi güneşin 
Bir yeşil elbisen vardı 
Bir siyah ayakkabın vardı 
Bir gözlerin vardı 
Bir dudakların vardı”
Bu kısımda ise yoğun bir asonans kullanımı var ahengin sağlanmasında. Tüm kelimeler “-a,-e,-ı,-i” barındaracak şekilde seçilmiş ve belirli bir düzende dizilmiş. Bu dizilim ile şiirdeki armoninin oldukça yüksek bir seviyeye taşındığını söyleyebiliriz. Bu düzen içerisinde kendini tekrar eden ikinci tekil şahıs aidiyetlik eki kullanımından kaynaklı rediflerin haricinde “bir”  ve “vardı” kelimelerinin dört dizenin de başında ve sonunda kurallı tekrarlanışıyla bütünlük oluşturulduğunu söyleyebiliriz.

“Şimdi bir derin mavide akşam oluyor 
Gök mavi deniz mavi 
Mor dağlar yeşil ağaçlar mavi 
Bozuk düzen mavi gecelerden sesleniyorum sana 
Ne opera aryaları 
Ne beşinci senfonisi Beethoven ‘in 
Bir yalnızlık marşıdır çalınıyor uzakta 
Gün ışığı arkamızda kaldı bak”

Bu kısımda ise en belirgin ahenk unsuru “-ş” harfinden kaynaklı aliterasyon ile “mavi” kelimesinin tekrarlanmasıyla oluşturulan bir ahenk vardır. Ümit Yaşar’ın benzer ahenk unsuru kullanımlarının olduğu başka şiirlerden örnek vermek gerekirse “Ayrılık Günü” ve “Denize Kavuşan Nehir” şiirlerini armonik ögelerin kullanımındaki benzerlik bakımından sayabiliriz.

 Son olarak benim örneklendirmek istediğim bir başka nokta ise şairin benzer temalar üzerine işlediği, benzer söylem tarzını güttüğü ve benzer anlatım tekniklerini kullandığı şiirleri. “Adak” şiirinde de aynı bu şiirde olduğu gibi farazi bir ülke seçilmiş ve coğrafi unsurlar sıkça kullanılmış: “ Sana Afrika gecelerini getireceğim / Sımsıcak” dizesindeki konumsal benzerliği, “Sana engin denizlerin maviliğini getireceğim / Köpük köpük, dalga dalga / Sana bir rüzgar getireceğim / Dağlardan, tepelerden” dizelerinde ise aynı Andante’de kullandığı gibi deniz-dağ-tepe gibi yer şekillerinin tercih edildiğini görüyoruz. “Ağıt” şiirinde ise şair hayatı boyunca çok çektiği hastalık temasını işlemiş ve bu esnada aynı Andante’de olduğu gibi renklendirme metodunu uygulamış; kan kırmızısı ve kurşuni renkleri tercih etmiş. Son örneğim ise ilk okuduğumda beni bir hayli şaşırtan benzerliklere sahip. Buradan, şairin istikrarlı bir kalemi olduğu veya tam tersi kendini sıkça tekrar ettiği görüşünü çıkarıp çıkarmamak bence her okuyucunun kendisine kalmış. “İmkansız Aşk” şiirinin ilk kıtası Andante’den çok önemli bir bölümle olan benzerliği ile gözümüze çarpıyor:

“Falcı kadın yalan söylüyor yalan

Bizi birbirimiz için yaratmış Tanrımız

Nasıl mümkün değilse

Yıldızları toplamak gökyüzünden

Öylesine imkansız bir şey aşkımız”

Falcı kadın imgesinden vazgeçmeyen şair, bu şiirinde de bir kez daha Tanrı’nın yaratış sürecine müdahil olmuş. Andante’de “Sen bu ayrılıklar için mi yaratıldın söyle” diye sorarken burada sevdiği kadınla birbirleri için yaratıldıklarından emin bir tavır sergiliyor.

 

  1. SONUÇ

 Bu makale boyunca Ümit Yaşar Oğuzcan’ın şahsi hayatını, edebi hayatını, üslubunu, şiirine konu ettiği ögeleri, şiirine kattığı renkleri, şiirini beslediği teknikleri ve kalemine hakim olan genel tarzı irdeledik. Görüldüğü üzere Ümit Yaşar’ın şiirine konu olamayacak neredeyse hiçbir duygu, düşünce ve mesele yok. O hayatı boyunca çektiği acıları, elde ettiği başarıları, umutlarını ve hayal kırıklıklarını, beklentilerini ve çaresizliklerini bütünüyle şiirine aktarmış bir şair.“Hayatımdaki şairliğimi alıp çıkarırsanız geriye önemli bir şey kalmaz. Öylesine tutkunum şiire” diyor şair şiirine olan bağlılığını anlatmak için.13 Onun için ekmek gibi, su gibi olan şiir hem her gününü besleyen hem de her gününden beslenen bir kaynak ve de bir havza. Bu bağlılığın Ümit Yaşar’ı çok fazla şiir yazmaya ittiği ise aşikar. Bu çok yazma hali için döneminde kendisine yöneltilen eleştirilere ise sadece hissettiklerini yazdığını, hatta yazmak istediklerinin pek çoğunu yazamadığını söyleyerek cevap veriyor şair ve ekliyor: “Eleştirme ibresine sanat dünyamızda hatır, dostluk, düşmanlık, çekememezlik, cehalet, mesuliyetsizlik duygusu, laûbalilik vs. etki ediyor. Sanattan anlamayanlar için en ideal meslek sanat eleştirmeciliğidir. Eleştirmenlerin yetersiz ve yarım olmalarındansa hiç olmamaları daha iyidir.”14  

 Ben bir kez daha bu eleştiriye katılıp katılmamayı ya da farklı bir yorum getirme hakkını Ümit Yaşar Oğuzcan’ın eserlerini okuyan her bir okuyucunun kendisine bırakıyorum. Benim için burada şüphe getirmez bir gerçek varsa o da “İki Kişiye Bir Dünya” şiirinin Cumhuriyet Dönemi ve sonrasında, edebiyatımızdaki kendine has sesi, rengi ve içeriği ile özgün bir yer kazanmış olduğudur. Duyguların ve renklerin birbirleriyle harmonize edildiği şiirlerimiz arasında iyi bir örnek olduğunu düşündüğüm bu şiirin görsel ve işitsel sanatlarla olan ilişkisi de benim nezdimde oldukça kıymetli. Son söz olarak eklemek isterim ki; Ümit Yaşar Oğuzcan’ın edebi kimliğinin külliyatımızdaki yeri tartışmaya açık olabilir belki ama bir şairin nihayetinde tüm ömrünü şiirine adamış ve kendisini bu denli şiirine “katık etmiş” olmasının tartışmasız takdir edileceğini düşünüyorum.

 

– Mehveş Demirer

 

 

 KAYNAKÇA

  1. http://www.yenimakale.com/umit-yasar-oguzcan-uzerine-bir-inceleme.html
  2. İbid.
  3. İbid.
  4. http://www.edebiyatokulu.org/2016/01/umit-yasar-oguzcan.html
  5. Oğuzcan Ü.Y. Acılar Denizi. İstanbul: Özgür Yayınları; 2001
  6. İbid.
  7. M. Modern Eleştiri Kavramları ve Mehmet Kaplan’ın Şiir Tahlil Metodu. Erzurum: A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitütüsü Dergisi; 2007
  8. Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi. Yapısalcılık. Dergâh Yayınları
  9. B. Edebiyat Kuramları ve Eleştiri. İstanbul: İletişim Yayınları; 2002
  10. Oğuzcan Ü.Y. Acılar Denizi. İstanbul: Özgür Yayınları; 2001
  11. Nalbantoğlu. B. Raoul Dufy. Sanat Duvarı. https://www.sanatduvari.com/raoul-dufy/
  12. https://www.turkedebiyati.org/rubai.html
  13. Oğuzcan Ü.Y. Acılar Denizi. İstanbul: Özgür Yayınları; 2001
  14. Oğuzcan. Ü.Y. 25. Sanat Yılı Jübilesi Dolayısıyla, İstanbul; 1967
 

Kimler Neler Demiş?

avatar
  Abonelik  
Bildir
%d blogcu bunu beğendi: