Ben rahatsız bir adamım. Fazla zora gelemem. Özgür ruhlu tabiatım beni Edirne’nin
eğlence ve bir o kadar da keder dolu meyhanelerinde adım adım gezdirir. Yalnız bu içki
meclislerinde yarım saatten fazla durduğum görülmemiştir. Bunu ben söylemiyorum,
arkadaşlarım söylüyor; zira meyhanelerin içinde geçirdiğim zaman benim için muğlâk bir
andan ibaret. Arkadaşlarımla meyhanenin buğulu köşesinde otururken ansızın bir rahatsızlık
geliveriyor, beni huzursuz ediyor. Bu garip duygunun verdiği düzensizlik, arkadaşlarımla
kafayı çekmenin başıboşluğuyla karışınca içimde vaveylalar çıkartan hazımsız bir his
beliriyor. Bu andan sonra tümüyle tanınmaz bir adam oluveriyorum. Gözlerim ateş saçar
halde etrafımda demlenen gönüldaşlarıma umarsızca bakıp beni dizginleyecek bir şeyler
arıyorum. Bu beyhude arayış sonuçsuz kalınca kendimi meyhaneden dışarı atıyorum.
Yine sonu meyhanenin dışında bitecek sandığım alelade bir içki meclisinde
arkadaşlarımla şişeyi deviriyordum. Saraçlar Caddesi’ndeki çalgılı meyhanelerden bıkan
komşum Zeki, bizi bankaların arka sokağında bulunan, mütevazı bir birahanede ağırlamıştı.
Laf döndü dolaştı benim düzensiz hayatıma geldi. Zeki’nin nasihat dolu cümleleri özgür
ruhuma ok gibi saplanıyordu:
– Nedim, ne olacak senin bu halin? Sana baktıkça eriyip giden bedenine acıyorum. Gel
sana maaşlı, düzenli bir iş bulalım. Loto, totoyla bu hayat geçmez dostum. Hem nikâhlı karın
ve biricik kızın da senin eline bakıyorlar. Kendin bir yana onların geleceğini düşünmek
zorundasın.
Zeki’yi çok sevmeme rağmen sinir küpü olmuştum. Hatırlamak istemediğim acı
gerçeklerin temcit pilavı gibi masanın orta yerine serilmesi hiç hoşuma gitmedi. Dostumun iyi
niyetli suratına bezginlikle bakarak, ‘‘Orada dur arkadaş!’’ diye cevap verdim. ‘‘Ben o kadına
hiçbir şey vaat etmedim. Kendisiyle evlenmeden önce nasılsam şimdi de öyleyim. Ben ona
bunları nikâhtan önce peşin peşin söyledim, bak ben böyle serseri bir adamım, gecem
gündüzüm belli olmaz diye. Şimdi ağlanıp sızlanıyorsa o benim karın ağrım değil.’’
Zeki’nin yanında oturan Ahmet laf arasına karışarak ‘‘Ya kızın ne olacak?’’ dedi.
‘‘Onunla ilgilenmezsen annesi nasıl başa çıkacak? Yaş kemale erince kızlar dik başlı olurlar.
Başıboş bırakılırlarsa kızın mahremiyeti de her şeyi gider. Senin bir baba olarak görevlerin
var. İçki içip sokaklarda sürterek bunlardan kaçınamazsın.’’
Ahmet’in laflarına çok sıkılmıştım. Alkolün içimde yeşerttiği öfkeye hâkim olamayınca
yumruğumu masaya sertçe vurdum:
‘‘Varsın kızım orospu olsun, sana ne be adam? Edirne’nin ahlak bekçisi misin? Sen kendi
ailene bak. Oğlunun Zeytinburnu’ndaki ihale dolandırıcılığı ortaya çıktığından beri ağzını
bıçak açmıyor. Milletin karısına kızına ayar vereceğine kendi oğluna biraz nasihat ver.’’
‘‘Sen ne diyorsun be köpoğlu?’’
‘‘Hadi ama biraz sakin olun.’’ diye ikimize de seslendi Zeki. ‘‘Şu güzelim meclisimizi
bozmayın. Buraya muhabbetin belini kıralım diye geldik, tatsızca atışmak için değil.’’
‘‘O zaman yanındaki adama söyle de daha fazla çirkinleşmesin.’’ diye cevap verdim
Zeki’ye. ‘‘Lafların en yılanlısını başlatan kendisi. Kuyruğunu kıstırınca da şikâyet etmeye
yeltenmesin.’’
‘‘Ben lavaboya gidiyorum.’’ diyerek masadan hışımla kalktı Ahmet. Arkasından iğreti
dolu gözlerle baktım ona. Yaşından başından utanmayıp neler söylüyordu bu adam. Zeki ve
yanımda mülayimce oturan Salim’le kendisini çekiştirmeye başladık. Zeki bunca yıllık
arkadaşlıkları olduğu için Ahmet’i meclisinden çıkarmanın doğru olmayacağını söylüyor,
bense böyle terbiyesiz ve hadsiz bir adamla nasıl arkadaşlık ettiğine hayret ederek Zeki’ye
teessüf ediyordum. İçkinin bünyelerimizdeki demi arttıkça tatsız sohbetleri unuttuk. Her
söylediğimize gülüyorduk: Ahmet’in kumarda kaybetmesinden Zeki’nin Çingenelerden dayak
yemesine kadar açtığımız her bahis kendiliğinden bir mizah unsuru oluyordu. Ancak bizi
yerlere düşecek kadar güldüren, Salim’in hoş hikâyesi oldu. Anlattığına göre genç adam, bir
gece Kıyık’taki evine doğru giderken Türk Ocağı Sokağı’nın girişindeki bir apartmanın
balkonuna atlamaya çalışan bir kadın görmüş. Hırsız sandığı kadını tutup bir güzel dövmüş,
kadının durumu açıklamaya çalışan sözlerine –kadın anahtarı kaybedince kapısı açık
balkondan evine girmek istemiş– aldırmayıp polisi aramış. Polisler geldiklerinde yerde yatan
kadının Akile Bacı olduğunu anlayınca Salim’i evire çevire dövmüşler.
‘‘O gün bugündür hiçbir eve ilişmiyorum saygıdeğer ağabeyler.’’ diyerek gülümsedi
Salim. ‘‘Göz ucuyla bile olsa bakmam artık, hırsız girse umurumda olmaz. Yediğim dayak
dün gibi aklımda.’’
Zeki gevrek gevrek güldü. Bense ikinci büyük şaraptan sonra yine o bitimsiz hislere gark
oldum. Bedenimde acayip bir rahatsızlık perdesi aralandı. Sanki göğsümün üzerine bir
örümcek, bakır tellerle bir ağ örmüş böğrümü sıkıyordu. Arkadaşlarımın güleç yüzlü
bakışlarına aynı derecede karşılık vermeye çalışarak bir süre dayandım. Sesler ve titreşimler
kulağıma garip tınılı bir müziğin yüksek perdeden çınlaması gibi geliyordu. Sessizlik
istiyordum; insanların konuşmaları, arabaların motor sesleri bana fazlasıyla rahatsızlık
vermeye başlamıştı. Masaya birkaç yüzlük bırakarak kalmaya yeltendim. Başkası olsa
şaşırırdı benim durumuma ancak tez canlı ve huzursuz olduğumu bilen arkadaşlarım güle
oynaya beni birahanenin önüne çıkardılar. Zeki arabayla eve bırakmayı teklif etti. Başımı iki
yana salladım. Biraz daha dolaşmak istediğimi söyleyerek onları birahanenin loşluğuyla baş
başa bıraktım.
Niyetim, nispeten sessiz bir ortam bulduğum gibi sızmaktı. Tunca nehrinin kıyıları benim
gibi sarhoşların mesken tuttuğu yerlerden biriydi. Kendimi o denli kaybetmişim ki Saraçlar
Caddesi’nden aşağı inmek yerine Bankalar Caddesi’nin kaldırımlarından Gazi Mihal’e kadar
sarsak adımlarla yürümüşüm. Gerisingeri gitmek zor geldi haliyle ben de şarabın son
yudumlarını bitirmek için kuytu bir köşe aradım göz ucuyla. Köpek havlamaları dışında etraf
o kadar sessizdi ki kalp atışlarımı duyabiliyordum. Karşıda Gazi Mihal Camii’nin hazin
siluetini görünce dayanamadım. Kapısından içeri seğirttim. Gecenin gizine ve alkolün verdiği
hadsiz cesarete rağmen hazirenin içindeki yeniçeri mezarları ürküttü beni. Bir süre camiinin
çevresini tavaf eder gibi dolandım durdum. Yorulunca bedenimi büyükçe bir mezar taşının
yanına bıraktım. Hayatımda hiç bu kadar devasa bir mezar taşı görmemiştim. Diğer taşlardan
ayrı olarak çarpık ve düzensiz bir biçimde dikilmişti. Ölenin ismi, cismi yazmıyordu. Bu
yönden bakılırsa mevtanın kimsesiz ve unutulmuş olduğu belliydi.
‘‘Ah ne yazık!’’ dedim mezarı başında oturarak. ‘‘Nasıl bir günah işledin de seni böyle
kötü bir mezara gömdüler? Birine mi kıydın yoksa birinin hayatını mı kaydırdın?’’
‘‘Kendisi bir hayli kişinin canını aldı ve bunu bir meslek edindi.’’
İşittiğim ses, hazirenin dışında duran asker kılığına girmiş birinden geliyordu. Uzun
boylu, iri kıyım bir yeniçeriydi. Bu devirde hala bunlardan kaldı mı diye bir süre düşüncelere
daldım ona bakarak. Sonra mezarı göstererek ‘‘Kim yatıyor bu mezarda?’’ diye sordum.
Yeniçeri, kahkaha tufanına boğuldu ve şöyle dedi:
‘‘Orada yatan cellâttır. Zamanının paşaları, şehzadeleri, vezirleri ve daha niceleri onun
elinde can vermişlerdir.’’
‘‘Peki ya niçin ismi yazmıyor?’’
‘‘Kimileri gelip gelip beddua etmesin diye salak. Düşünemedin mi bunu hiç?’’
‘‘Kafam yerinde değil yeniçeri bey. Sürekli gidip geliyor. Lütfen kızmayın bana. Ben
sadece şuracıkta sızıp sessizliğin içinde kaybolmaya gelmiştim.’’
‘‘Padişahımız, camileri mesken tutup demlenen tüm sarhoşların bulunup huzura
getirilmesini emir buyurdular. Emre itaat etmeyenleri oracıkta infaz etmek için biz Yeniçeri
Ocağı olarak ayrı ayrı emir aldık. Şimdi bizimle geliyorsun.’’
Beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Karşımda yarım düzine yeniçeri beni yakalamak için
hazırda bekliyorlardı. Kahramanlığım tutarak onlara meydan okudum:
‘‘Ben bu kuytu yeri yeni keşfettim. Tam kafamı dinleyecekken bu da neyin nesi böyle?
Padişahın bizim gibi meczuplarla ne işi olur. Gelin de yakalayın öyleyse.’’
Üstüme abanan yeniçerilerle boğuşmaya başladım. Biri kolumda kement sıkıyor, diğeri
hayalarımı elliyor; bazısı saçlarımı, kulağımı çekiyordu. Sarhoş halimle yaşadıklarımın
ayırtına varamamıştım. Aldığım darbelere dayanamayarak kendimi bıraktım. Önümdeki adam
–liderleri olsa gerek– musalla taşını göstererek:
‘‘Haini oraya götürün.’’ diye bağırdı.
O anda müthiş bir korkuya kapıldım. Yanımdaki askerlerin şakası yoktu. Ağalarının
verdiği emri yerine getirmek için beni sürükleye sürükleye musalla taşının önüne kadar
getirdiler. Başımı taşa dayadıklarında mermerin buz gibi soğukluğu şakaklarıma vurdu.
Yeniçeriler aralarında gülüşürlerken ben bilumum düşüncelerle bulunduğum durumdan
kurtulmak için çareler arıyordum. Kellemi almakla görevli yeniçeri garip görünümlü kılıcını
başıma indirmek üzereyken ‘‘Durun!’’ diye bağırdım. ‘‘Eksik olan bir şey var.’’
Yeniçeri Ağası bilgiçlikle yüzüme baktı:
‘‘Neymiş eksik olan?’’
‘‘Bildiğim kadarıyla öldürme işini cellâtlar yapar. Ancak burada cellât mellat
göremiyorum.’’
‘‘Bu olağanüstü bir durum arkadaş. Her yere yanımızda cellât mı taşıyacağız biz yahu?’’
‘‘Taşıyacaksınız tabi. Ferman öyle gelişigüzel yerine getirilmez. Bu işin bostancıbaşısı
var, fetvası var. Var da var.’’
Yeniçeri Ağasının sabrı kalmamıştı ki yanımdaki yeniçeriye bağırdı:
‘‘Tez uçur bunun kellesini artık!’’
O aralık gök kubbeden büyük bir gümbürtü koptu. Birkaç yere yıldırım düştü, ağaçlar
yağmur öncesi esen rüzgârdan nasibini aldılar. Canımı almakla görevli yeniçerinin gök
gürültüsünden ödü koptu ve sendeleyerek arkaya doğru yuvarlandı. Korkudan ne yapacağını
şaşırmıştı, başına taktığı ak tolgası ve börkü yere düştü, tüysüz suratı ortaya çıktı. Arkamı
döndüğümde yeniçerilerin hepsinin kaçıştığını fark ettim. Yüzü çarpılmış biçimde yatan
gencin yakasına yapışarak: ‘‘Bu ne şimdi ha?’’ dedim. ‘‘Bana bir oyun yaptınız öyle mi sizi
murdar köpekler, it soyları?’’
Elimdeki savaş esiri, yaşadığı şoku atlatamamış haldeydi. Kesik kesik sesle ‘‘Aman
ağbicim,’’ diye cevap verdi:
‘‘Her şey Yeniçeri Ağasının başının altından çıktı. Biz onun emir kuluyuz.’’
‘‘Ya öyle mi? Bak şimdi yufka yürekliliğim tuttu işte.’’
Bana yapılan adiliği öyle kolay affedecek değildim. Tüm hıncımı ve stresimi bu düzmece
yeniçeriden çıkardım. İyice patakladıktan sonra çocuğun elimden kaçmasına izin verip
dövemediklerime lanetler sıralayarak cellât mezarının yanındaki meskenime geri döndüm.
Şarabı mideye indirirken cellâdın biçimsiz mezarına bakıp ‘‘Ya cellât efendi!
Görüyorsun. Bize şehirde de, şehrin dışında da rahat yok. Bir sakinlik arasak hemen onun da
içine ediveriyorlar. En talihli sensindir muhakkak. Yanında borazan öttürseler de duymazsın.
Etrafındaki insanların sesleri seni rahatsız etmez. Dünyadaki ömrün nasıl dingin ve sessizse
mezarın da aynı dinginliğe sahip.’’
Şarabı tekrar tekrar dikerken mezarın hüzünlü koyuluğu bana rahatsızlık verdi. Cellât çok
susamış olmalıydı.
‘‘Düşüncesizlik ettim, kusura bakma.’’ diyerek şarabımdan birazını mezar toprağına
döktüm. Toprak da sanki yıllarca bu anı bekliyormuş gibi şarabı çabucak içine çekti.
‘‘Aman diyeyim’’ diyerek mezar taşına doğru parmak salladım: ‘‘Padişah şarap içtiğini
duymasın yoksa seni de beni de ipe götürür.’’
Hazirenin içinde geçen sessiz gece bana çok iyi gelmişti. Bu dinginlik içinde yeniçerilerin
kılıç şakırtılarını, ulemanın tecvitli seslerini duyar gibi oldum. Kim bilir belki de sarhoşluğun
verdiği hayal gücüyle tüm bunları kafamda kurmuştum.
Sabah vakti beni hülyalı uykularımdan uyandıran caminin imamı oldu. Tutucu bir adam
olmamakla birlikte bulunduğum duruma içerleyip beni defalarca ikaz etti. Caminin herkese
açık olduğunu ancak buraya temizlerin girebileceğini söyledi. Ben de başımı sallayarak tüm
bu sayıp döktüklerini anladığımı belirttim ve ekledim:
‘‘Ah imam efendi! Dün gece burada yaşadıklarıma şahit olsaydın mezarın üstünde değil
altında olmayı tercih ederdin. Gerçek huzuru ve rahatlığı biz ancak orada bulacağız. O an
gelene kadar huzursuzluğu, keşmekeşi ve rahatsızlığı iliklerimize kadar hissedeceğiz. Bir ölü
olmanın güzelliğini ve saflığını arayacak olursan burada yatan cellâtların, yeniçerilerin,
ulemaların sesini dinle. Onların yaşadığı ölüler diyarında hep huzur ve esenlik hüküm sürüyor
olacak.’’

 

– Samet Koyuncu

Kimler Neler Demiş?

avatar
  Abonelik  
Bildir
%d blogcu bunu beğendi: