Anadolu’nun gizli kalmış cennetlerinden birinde yaşıyordu Aziz. 30’lu yaşların son demlerindeydi. 1.60 boylarında, hafiften kamburu çıkmış, esmer alnı az da olsa açılmaya başlamış, kendi halinde bir insandı. Sabahları kahvaltısını ettikten sonra o çok meşhur boya firmasının şapkasını kafasına geçirir, kendini iyi hissederse yürüyerek, olmadı tekerlekli sandalyeyle bahçe kapısının önündeki yıllanmış incir ağacının altına oturur, tanısın tanımasın gelen geçenden selamını esirgemezdi.

Ailesiyle oturuyordu Aziz. Babası postaneden emekli Mehmet Bey, annesi bildiğimiz ev hanımı Fatma Hanımdı. Emeklilik ikramiyesiyle babası Mehmet yandaki tarlayı satın almış, mevsimine göre mısır, domates, salatalık ekerek sofralarını şenlendirmişti. Aziz de çocukluğun verdiği haşerelikle ekinlerin arasına girer, yeri gelir bezelyeleri dalından koparıp çiğ çiğ yer, yeri gelir henüz olgunlaşmamış elmaları büyük bir iştahla yerdi.

Onu tanıyanlar durumunu bilirdi; ancak tanımayanlar için küçük bir muammaydı Aziz. Bu muammayı yaşayanlardan birisi de yaz tatillerinde memleketine gelen Öğretmen Faruk’tu. Senelerce bisikletiyle önünden geçtiği Aziz’e yaratılışından gelen yabaniliğinden ötürü selam vermemiş; ancak akıbetini merak etmişti. Bir gün şeytanın bacağını kırarak başkalarının karşı cinse açılmak için yaşadığı tereddütü bertaraf ederek eliyle selam verecek ve karşı taraftaki büyük beklentinin nasıl da mutlulukla kendisini gösterdiğini fark edecekti.

Bundan sonrası için Faruk’un selam vermesine gerek kalmayacaktı Aziz’e. O, selamını unutsa da dördüncü sınıfta babasının karne hediyesi olarak aldığı yeşil, tam on sekiz vitesli bisikletiyle turlarken Aziz havalı kornasıyla çoktan çakacaktı selamını. İşte bu selamlaşma da yıllarca tek bir kelime etmeden devam edecekti.

Aziz 6 yaşındaydı ve çocukluğun getirdiği heyecanla bahçede koşup oynamaya, ağaçlara dadanmaya devam ediyordu. Henüz yıllanmış incir ağacının altındaki tabureyi keşfetmemiş, dedesinin vazgeçilmez sohbet arkadaşı olmamıştı.

Annesi bir cuma günü köyden pazara kadar gitmişti. O gün Aziz yaşının tüm heyecanıyla bahçede koşup oynar, babasının henüz satın almadığı tarlaya çaktırmadan atlayarak oradaki ağaçları yağmalıyordu. Çocukluğun getirdiği bu coşkunluğun hayatının gidişatını keskin bir şekilde değiştireceğinin henüz farkında değildi.

İkindi namazına yakın buruk bir heyecanla dalından kopardığı çilek üzümünü iştahla yerken annesinin kendisine vadettiği çikolatanın heyecanıyla bir gözü yolda, oyalanmaktaydı. Aradan geçen bir saat heyecanını daha da arttırmışken belediye otobüsünün kulağı sağlam insanların İstanbul trafiğinde dahi tanıyacakları sesini duydu Aziz. Bir çabayla ağaçtan atlayıp annesine koşarken kendisini yolda buldu Aziz. Ne karşı şeritten gelen traktörün hayatının seyrini değiştireceğini bilebilirdi ne de ambulans yetişip de hastaneye gidene kadar geçirdiği kalp atımsız otuz saniyenin yaşamını değiştireceğini bilebilirdi henüz.

Yedinci yaşını hastanede hayata karşı kayıtsız bir gülümse ile karşılamış, iki hafta sonra da incirlerin yeni yeni dökülmeye başladığı yağmurlu yaz gününde evine dönmüştü.

Artık bisikletine binemiyor, ağaçlara tırmanamıyor, kelimeleri telaffuz etmekte sıkıntı yaşıyordu. Sağ ayağı da hafiften aksamaya başlamıştı. Kur’an kursunda köy imamının öğrettiği birkaç duayı yarım yamalak okuyarak dua ediyordu tekrar ağaçlara tırmanabilmek için.

Güneşin altında dua etmekten yorulduğu günlerde keşfetti incir ağacının gölgesini. Dedesi Hamza kendi taburesinin yanına bir tabure de Aziz için koydu. Birlikte hasbihal etmeye başladılar. “Şükretmek gerek oğlum, bak hayatta her bişey imtihandır. Sen bu imtihanı geçince mükâfatın da ona göre olcak. Ben boş konuşmam he! Bu lafımı sakın ha unutma!”

Anlamamıştı Aziz ne demek istediğini dedesinin. Ama kendi kendine tekrar ede ede ezberlemişti bu sözleri. Ağzı sözcükleri söyleyemese de zihni hala yerindeydi.

Selamlaşmanın önemini de o vakitler anlamıştı. Dedesi yoldan geçen tanıdıklara selam verir, bir sebeple almayan olursa kendince sitemler ederdi. “Oğlum Aziz bak, selam vermek sünnet, almak farzdır. Farzı zaten yerine getirecen amma sünneti de küçümseme. Peygamberin şefaatini aklından çıkarmayasın.”

Peygamber kimdir pek bilmiyordu Aziz. Dedesi böyle üstüne basa basa söylediğine göre önemli bir insandı demek ki. O yüzden selam vermeliydi. Hele hele selam almayı ihmal etmemeliydi.

İlk olarak dedesini izledi selamlaşırken ama anlayamadığı bazı durumlar vardı. Mesela bazen elini kaldırıyor bazen kafasını aşağı eğiyor bazense selamını sözle ifade ediyordu dedesi. Acaba bu hareketler selam verilen kişiye göre mi değişiyordu yoksa dedesinin ruh haline göre mi? Mesela camideki ahbaplarına farklı; bakkala, manava, öğretmene farklı selam mı veriyordu? İşin içinden çıkamamıştı Aziz. Boş verdi. Zaten kendisi pek konuşamadığı için en mantıklı yolun eliyle selam vermek olduğuna kadar verdi. 22 yıl boyunca da eliyle selam verecekti Aziz. Ta ki yoldan geçen traktörün römorkunda rüzgâra karşı yüzünü dönmüş keyif çığlıkları atan esmer tenli çocuğun elinden mavi havalı pompa düşene kadar.

Kendi başına ilk selamını dedesinin cenazesi evden çıkarken işte o ilk öğretmeninin, tabutun arkasından vermişti. Karşılık alamadığı ilk selamın acısını da o gün yaşamıştı her bir zerresine kadar Aziz.

İncir ağacının altında artık tek bir tabure vardı. Babası sanki merhumun tüm izlerini silmek istermiş gibi ertesi gün kaldırmıştı dedesinin taburesini. Hayat denen bu hengâmede artık Aziz tek başınaydı incir ağacının altında. Dedesinin bilmem kaç yılında diktiği bu incir ağacı artık ona yoldaşlık edecekti belli ki.

Birkaç kere babasını kolundan çekiştirerek yanına oturtmuş, incir ağacının altında dikiş tutturamayan Mehmet Bey’in oflayıp puflamalarına daha fazla dayanamayarak onu kahveye okeye dördüncü olmaya göndermişti.

Okul serüvenini fazla uzun tutamadı Aziz. Okuma yazmayı iki senede zar zor söktükten sonra ki onun için arabaların plakalarını okuyabilmek yeterliydi, gitmedi okula. Zaten ailesi de ümidini kesmişti Aziz’den. Hem kalemi dahi güçlükle tutan, ayağı aksayan bu çocuk için okula gitmek yapamayacaklarını imrenerek izlemekten ve bunun acısını yaşamaktan başka ne katabilirdi Aziz’e? Aziz top peşinde koşan, saklambaç oynayan hatta ip atlayan arkadaşlarını gördüğünde onlara imrenir, derin bir iç çeker; ardından aksayan adımlarla sınıfına geçerdi. Neticede eğitim sisteminin pas tutmuş çarkları içerisinde bu küçücük ve kusurlu dişlinin daha fazla aşınmasına gönülleri razı olmadı. Öğretmenin de onayı ile aldılar okuldan Aziz’i.

Siyah önlüğü solmak ve beyaz bayrak desenli yakalığı sararmak üzere naftalinlenip annesinin çeyizlik sandığına konduktan sonra okula dair tüm izler ortadan kalkmıştı. Aziz taburesine, ailesi de gönül ferahlığına kavuşmuştu artık.

Yaşıtları gibi çizgi romanlara yönelmemiş, sınırlı sayıdaki televizyon kanalında nadiren beliren çizgi filmlere göz ucuyla dahi bakmamıştı. Onun için artık var olan tek uğraş dedesinden yadigâr selamlaşma ritüelini yerine getirmekti. 20 yıl boyunca mütemadiyen gelen geçen, tanıdık tanımadık herkesi selamlamış, güleryüzle kendisine verilen selamları gece yatağına girdikten annesinin alnına kondurduğu iyi geceler öpücüğünden sonra gizlice düşünmüştü. Bedenindeki değişikleri çocukluk heyecanıyla karşılamaya devam etmiş; ama selam verirken dedesinin yetişkin heyecanını muhafaza etmesini bilmişti.

Seneler geçip gitmiş, Aziz incir ağacının altında 20 yılı geride bırakmıştı. Denizcilik bayramının ertesi günü bisikletle önünden geçerken kendisine bakmasına rağmen selam vermeyen Faruk’u arkasından hayal kırıklığı ile izlemişti. Yirmili yaşların ortasında, saçları belirgin bir şekilde tepeden ve yanlardan açılmaya başlamış, önünde yaşıyla tezat oluşturan göbeği, esmer teni ve kendisinden yaklaşık iki el kadar uzun boyuyla umursamaz tavırlı bu adam da kimdi? Eylül ayının başına kadar yeşil, arkasında beyaz domates kasası taşıyan, bazen tanınmış market zincirlerinin poşeti gidonunda asılı olmak kaydıyla ağır aksak ilerleyen bu insana kendisinin ne gibi bir kötülüğü olmuştu da selamını esirgiyordu ondan?

Eylül ayından sonra bir dahaki yaza kadar Faruk’u görmedi Aziz. Unuttu da açıkçası. Yeni selamlaşmaların akabinde gelen heyecanlar zihnini meşgul etmekteydi zaten. Başka insanlar ceplerinde gıcır gıcır son model telefonla, koluna taktığı günümüz modasına uygun saatle, sıfır kilometre arabayla ya da yelken açtığı yeni aşklarla hayatını doldurmaya çalışırken Aziz bu duyguları selamlaştığı farklı bir yüzde yaşıyordu.

Arada vakti olan komşular, yoldan geçen okul arkadaşları, bakkalın çırağı Hamdi yanına uğrar; halini hatrını sorarlardı. Aziz ise artık kendi aralarında oluşturdukları alfabe ile onlara cevap verirdi.

-Sizinkiler neediyo Aziz?

-Eeeeiiilee!

-Maşallah seni de eyi gördüm Aziz. Gömleğin gıcır gıcır, çakı gibin olmuşsun.

Böyle söylendiğinde Aziz gülümser, çakı gibi olmanın verdiği özgüvenle misafirinin omzuna dokunur, başka da bir tepki vermezdi.

Kış ayları Aziz için buruk geçerdi. Karadeniz’in hırçın havası, denizden rüzgârla gelen tuzlu sular onu her ne kadar mutlu etse de annesinin ısrarlı bakışları ve serzenişlerine karşı tüm direncini kullandıktan sonra gücü tükenir, eve dönerdi. Evde ne yapardı, nasıl vakit geçirirdi tam bir muamma. Belki gazetedeki fotoğraflara bakar, insanların tipine göre hikâyelerini kurgular, ardından bir selam da onlara gönderirdi. Belki de buharla kaplanmış cama eliyle dışardan bakana anlamsız gelebilecek birtakım şekiller çizer, akabinde kazağının koluyla camı silerek hasretle yolu gözlerdi. Dalgaların uzaktan gelen seslerini duyamamak hüzünlendirirdi onu. Tuzlu suyun kokusunu burun deliklerinde tadamamak, rüzgârın hışırtısını teninde hissedememek, kargaların ürpertici seslerinden mahrum kalmak Aziz’in zaten kısıtlı özgürlük içerisinde geçen hayatını mevsimlik de olsa çekilmez kılıyordu.

Kışın güzel havaları yakalar yakalamaz kahvaltının peşinden makam koltuğunda yerini alır, insanların: “Aziz kaç gündür nirdesin oğlum? Özledik vallaha.” serzenişlerini iştahla dinlerdi.

Kimi zaman küfeyle bostandan gelen köy kadınları Aziz’in yanında soluklanır, Tüm cüretkârlıklarıyla Aziz’in evlerinin önündeki çeşmeden mavi bahçe hortumunu ağızlarına tutarak kana kana su içerler, karşılığında da, her ne kadar Aziz’in selamlarından başka talebi olmasa da, bahçe mahsullerinden kendisine ihsanda bulunurlardı.

Evleri mahalle camiine oldukça yakındı. Aziz kaza öncesinde yazları Kur’an kurslarına gidiyordu. Bu elim olayın ardından ise işler değişmişti. Hafiften ayaklanıp da yürüyecek gücü kendisinde bulduğunda pek de dindar olmayan babası Aziz’in elinden tutup onu cumaya götürmüş; ancak belki zihinsel belki de fiziksel durumundan ötürü Aziz namazı tamamlayamamıştı. Yaşadığı hoş olmayan tecrübenin ardından altı hafta camiye uğramamış, altıncı haftanın sonunda Yaradan’la kendisince barışmış, ömrünün son haftasını saymazsak her hafta cami avlusunda Cuma hutbesini dinlemiştir. Namaz sonlarında ise Cami İmamı Hamza Efendi, kendisine kırmızı beyaz ambalajı içerisinde çikolatasını memleketi Balıkesir’e tayini çıkana kadar vermiş; camiyi teslim etmeden önce daha mesleğinin başında olan Taze İmam Ahmet’e bu alışkanlığı devam ettirmesi konusunda da tembihte bulunmuştu. Neticede Aziz’e verilen çikolatanın markası hiç değişmemekle birlikte gelen her imam tarafından kararlılıkla sürdürülen bir ritüel haline gelmişti bu durum.

Hayatın ayniliği içerisinde bahsettiğimiz tüm bu olaylar değişmez doğa kanunları misali iki sene daha devam etmiş, yaz ayları tekrardan bu küçük kasabanın üzerine doğmuştu.

O yaz belki normal insanlar için çok sıradan olan ama Aziz için olağanüstü bir büyüye sahip olay gerçekleşmişti. Öğretmen Faruk üzerinde aynı şort, altında her zamanki bisikletle Aziz’in önünden geçerken artık hangi olayı yaşadıysa ya da kafasından ne geçiriyorduysa başını Aziz’den yana çevirmiş, tek elini gidondan çekmiş ve baş hizasına kaldırarak Aziz’e selam vermişti. Hayatı boyunca yabani denebilecek nitelikte davranışlar sergileyen bu insan üç sene boyunca Aziz’i görmezden gelmiş, artık eskimeye başlamış bisikletiyle yolculuk ederken hiçbir şekilde Aziz’e selam verme cüretini göstermemişti.

Olaylara bir de Faruk’un cephesinden bakmakta fayda var. Aziz’i ilk olarak 15 yaşında yatılı okuduğu liseden hafta sonunda izinli olarak geldiği bir kış gününde fark etmişti Faruk. Önemsememişti. İnsanları, hayatı önemsemeyen bu kişi ilerde karakteriyle tamamen zıtlık gösteren bir mesleğe yönelecek; hayatının gidişatını değiştiremeyeceğini fark ettiği bir anda: “O halde karakterimden küçük, zararsız tavizler vermeliyim.” diyerek ilk tavizini Aziz’e karşı verecekti.

Faruk’un kendisini insanlardan bu derece soyutlamasına sebep bir karaktere sahip olması neyin sonucuydu? Baskıcı bir ailede yetiştiğini söylenemez. Ailesi tek erkek olmasından da kaynaklı üzerine fazlaca düşer, maddi imkânları çerçevesinde istediklerini er ya da geç yerine getirirdi; ama sorun burada değildi. Bir dediği iki edilmeyen insanların şımarık olması beklenirken Faruk aksine oldukça ağır başlı, aza kanaat edebilen bir yapıya sahipti. Çocukluğunda zaman zaman bağımsız hareket edebilecek olmanın heyecanıyla annesinden izin koparmaya çalışır, izni alamaz, tüm arkadaşları denize aileleri yanlarında olmaksızın giderken o ise kapının önünde üzerinde yüz tane çivi çaktığı kendisinin imalatı masa ile oyalanırdı. Masanın üzerine yüz seksen altıncı çiviyi de çaktıktan sonra masanın yeterince sağlam olduğuna karar vermiş; pantolonunun altına deniz şortunu gizlice giyerek annesine hafif vicdan azabı ile yalan söyleyip koşarak arkadaşlarının yanına, denize gitmişti.

Bazı vakitler Faruk da kendi karakterini düşünür, neden böyle yabani olduğuna dair bir sebep bulamaz, sinirlenirdi.

İşte o gün ilk defa Aziz’le karakterinde faydalı küçük bir delik açmıştı Faruk.

Faruk’un selamı ile Aziz heyecanlanmış, bedeninin elverdiği tüm imkânları zorlayarak taburesinden kalkıp bahçede koşmaya çalışmış, eve girip annesine sevinçle bakmış, tekrar bahçeye çıkıp iç kapının önünde miskin miskin yatan kediyi tüm bağrışlarına rağmen kucağına alarak sıkmalamış ve en sonunda bitkin düşerek taburesine geri dönmüştü. Bu meçhul insan sonunda kendisine selam vermişti. Üç senedir meçhul şahsı itina ile takip ettiği için yaklaşık bir saat sonra kapısının önünden tekrar geçeceğini biliyordu Aziz. Hemen hemen tahmini doğru da çıkmıştı. Bir saat değil bir saat yirmi bir dakika sonra, Faruk’un bisikletinin zinciri atmıştı, Faruk, Aziz’in önünden geçmişti. Gene aynı poşetlerle rüzgâra karşı bisiklet sürmenin bezginliği yüzünden okunur halde ilerliyordu. İlk adımı meçhul şahıs attığına göre sıra Aziz’deydi. Evlerine gelmeden hemen önceki keskin virajın başında Faruk’u gördüğü zaman kendisini hazırlamaya başladı Aziz. Önce bacak bacak üzerine attı. Beğenmedi. Bacağını indirdi, ellerini üzerine koydu: Olmadı. Ne yapsaydı? O hazırlık yapmaya çalışırken biraz uzaktan gelen “Selamın aleyküm!” sesini duydu. Bu meçhul şahıs bir saat yirmi bir dakika önce ilk selamı vermiş, üstelik şimdi işi daha da ilerleterek “Selamın aleyküm!” demişti. Şaşkın Aziz tebessüm ve şaşkınlıkla harmanlanmış yüz ifadesi eşliğinde elini kaldırarak sessiz bir “Aleyküm selam!” yöneltti Faruk’a. Bu gün için iyi bir hasılat elde etmişti Aziz. İlk defa dedesinin yanına, taburesine çekip selamlaşmanın önemini anlattığı o günlerdeki doyumu yaşadı Aziz. Basit yaşamı için ne muazzam bir zevk!

Günler günleri kovaladı, havanın yağmurlu ve fırtınalı olmadığı her gün bu ritüeli yaşadı Aziz. Meçhul yabancı önce meçhullükten çıkarak sadece yabancı olmuş, ardından Aziz kendisine yabancı kelimesini kullanmaya devam ettiği için kızmış; ancak adını bilmediği için yabancıya “Mehmet” ismini takmıştı.

Ağustos ayının sonu geldiğinde Aziz, Mehmet’in yakın zamanda gideceğini biliyordu. Nitekim ağustosun son günü gene bisikletiyle geçerken Faruk: “Allah’a emanet Aziz!” diye seslenmişti kendisine. İlk defa o zaman ismiyle seslenmişti. Gururu okşanmakla birlikte fazla şaşırmadı Aziz. O çevrede neredeyse selamlaşmadığı insan yoktu. Adını tabi ki de biliyorlardı. Hüzünle elini kaldırdı Aziz, selamını verdi ve dokuz ay kadar Mehmet’i görmedi.

O kış Aziz için iyi geçmedi. Karadeniz’in puslu dağlarına kara bulutlar çöktüğünde evinde yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu fark etmişti. Emekliliğin tadını yeni yeni çıkarmaya başlayan babası kendisinin anlam veremediği bir şekilde aniden yatağa düşmüş ve konuşamaz olmuştu. Sağ eliyle başını eski günlerdeki gibi okşayabiliyor; ancak artık diğer eliyle omzundan tutamıyordu. İşte o anlarda kıpkırmızı olan gözlerinin arasından yaşlar boşanıyor, belki Aziz’e eski yakınlığını gösteremediğinden belki de artık elden ayaktan düşmüş bir adam olmaktan duyduğu üzüntü göz yaşlarının sebebi oluyordu. 2 ay sonra sabah başlayan inlemeleri bir saat sonra durduğunda artık sağ elini de kaldıramaz olmuş, eski sağlıklı günlerinin tek kırıntısı olarak boynunu güçlükle oynatabilir hale gelmişti. Bir gece annesini babasının başında kendi kendine konuşurken görmüştü Aziz. Kapı aralığından kendini gizleyerek şahit olmuştu o cümlelere: “Allah’ım ben bakarım bakmasına amma ah bu kocam nassıl dayanır böle yaşamağa?” diyerek ağlamıştı annesi.

Annesinin babası için “ölüm” dilediğini zannetmiyordu Aziz. Muhtemel bir mucize için yalvarmıştı annesi. Yaradan’ın mucizeleri ise uzun zamandır izini kaybettirmişti dünya üzerinde. Tıp ise mucize yapmaya muktedir değildi.

Babası Mehmet Bey annesinin duasının üzerinden 2 gün geçtikten sonra Hakkın rahmetine kavuştu. Aziz dedesinin tabutu arkasından verdiği selamı bu sefer kabristanda babasına verdi. Selamına gene karşılık alamadı.

O kış ve ilkbahar “Başın sağ olsun Aziz!” seslenişleriyle geçti Aziz için. Denizden gelen tuzlu havanın tadı artık genzini yakıyor, düşen her yağmur damlası bir gülle ağırlığıyla beyninde yankı uyandırırken çektiği ızdırabın yankıları zihnini işgal ediyordu. Her acı kalbin bir köşesinde kendine saklanacak yer buluyordu. Aziz babasının acısını hiçbir zaman unutamasa da ilk günkü şekliyle de yaşamadı.

İlkbaharda doğa yeşiliyle, kuşların cıvıltısıyla, denizin berrak maviliği ile nasıl canlanıyorsa Aziz de öyle canlanmıştı. Zaman zaman tebessüm ettiğinde bir ihanet duygusu içini kaplasa da babasının yaşamına devam etmesini isteyeceğini çok iyi biliyordu.

Temmuzun ortalarında güneşli bir yaz sabahında taburesinde yerini almıştı Aziz. Tanıdık yüzler tekrar karşısındaydı: Bu sabah da uyuyakalmış Bakkal Çırağı Hamdi, yavaş adımlarla camiye ilerleyen İmam Ahmet, tarlasına otları biçmeye giden Emine Teyze, köyün yaramaz çocuklarından Ali…

Temmuzun ortasındaki bu günde Aziz tekrar Faruk’la karşılaşacaktı. Tuvalete kadar gittiği o kısa sürede Faruk’un her zamanki bisikleti ile geçişini görememişti. Faruk’un ilçe merkeze doğru yola çıktığı o vakitlerde hava hafiften hafife kapanmaya başlamış, dönüş yolunda ise artık sığınak bulmanın mümkün olmadığı bir anda Faruk’u yakalamıştı. Yağmur ile iyice kayganlaşan bisiklet zinciri tam da Aziz’in evi önünde atmıştı. Çaresiz bir şekilde etrafına bakınan Faruk Öğretmen, Aziz’in iştahlı el kaldırışını görmüş, bisikletini elleriyle sürükleyerek onun sığınağına, incir ağacının altına sığınmıştı.

Aziz ilk defa bu kadar yakından görüyordu Mehmet diye adlandırdığı bu yabancıyı. Onu tanıdığı süre boyunca seneler içerisinde hızla yıpranmıştı Faruk. Kalan saçları da hızlı bir şekilde dökülmüş, göz kenarlarında ve alnında belirgin kırışıklıklar ortaya çıkmış, sakalları ve şakakları da hafiften beyazlamıştı. Kırmızı paketinden çıkardığı sigarasını yakarken ellerinin titrediğini de fark etmişti Aziz. Hemen o anda kendi ellerine baktı ve titremedikleri için şükretti.

Otuzlu yaşların başındaki Mehmet’in kendisinden genç olduğunu çok önceden zaten algılamıştı; ancak onun için ağabey olan kendisi değil Faruk’tu. İşte bu fikir aklına geldiğinde taburesinden kalkıp Faruk’a yer vermeyi denedi. Israrla karşı çıktı Faruk bu duruma ve hemen konuşmaya başladı:

  • Yaa Aziz, senelerdir gelip geçerim burdan; böyle bir güne nasipmiş oturup iki çift laf etmek.
  • He ağbey! Sennin a…a….ddın ne?
  • Faruk, senin adını da babamdan öğrendim. Görsen tanırsın mutlaka. Bir kere de birlikte geçmiştik yanından ama hatırlar mısın, bilmem. Keyfin nasıl, var mı bi problem?
  • Yoooh!
  • İyi iyi, sevindim. Burda incir ağacının altında rahatsın maşallah. Sahi şu incirden bi iki tane alsam helal edersin dimi?

Güldü Aziz. Yağmur dinmesine rağmen gitmedi Faruk. Anlattı da anlattı. Ailesinden, öğrencilerinden, arkadaşlarından bahsetti. Konu yeni ayrıldığı kız arkadaşına geldiğinde kısaca kestirip attı Aziz’e haksızlık etmek istemeyerek:

  • Öyle, onunla da yürütemedik Aziz.

Aziz’in karşı cinsle ilgili bilgisi bostana giden köy kadınlarının annesinin yanında gelinlerini çekiştirmesinden öteye gidemezdi. Bundan ötürü ön yargılıydı Aziz kadınlara karşı; ancak bir giz ortadan kalkmış, Faruk’u yıpratan sebep ortaya çıkmıştı. Onun durumuna üzüldü Aziz; ama mahremini kendisine böyle alakasız bir günde açmasından ötürü de mutlu oldu.

Ayrılık vakti geldiğinde Faruk:

  • Tekrar sohbet etmek için zincirin atmasını beklemem Aziz. Hadi kal sağlıcakla!

O yaz üç kere böyle uzun uzun sohbet ettiler. Faruk bir şekilde öğrenmiş, Cuma namazı çıkışlarında mahalle imamının Aziz’e verdiği çikolatadan getirmişti bu sohbetlere. Yazın son muhabbetini de 30 Ağustos günü yapmışlardı:

  • Zafer bayramın kutlu olsun Aziz! Bak, sana ne getirdim!

Aziz zafer bayramının ne olduğu bilmiyordu. Ama Faruk’un getirdiği Türk bayrağını taburesinin yanına özenle yerleştirecek, zaman zaman geçen arabalara keyifle sallayacaktı.

  • Benim yaz tatili bitti Aziz. Artık Allah ne gösterir bilinmez; ama seneye görüşürüz diyelim.
  • İnş…İnşaal….lah!

Faruk, Aziz’in elini sıkmış; ardından bisikletine atlayarak yoluna devam etmişti.

Ertesi yaz Aziz, Faruk’u sadece bir kere görecekti. Onda da bizzat kendisi yanına gelmiş, düğün davetiyesini uzatarak mutlaka düğününe beklediğini söylemişti. Kendisine böylesine iyi davranan Faruk’un yüzündeki mutluluğu görmek paha biçilemezdi her ne kadar kendisi bu mutluluğu yaşayamayacağını bilse de.

Hayatın insanı hırs küpüne çevirdiği 21. yüzyılda yaşam telaşından kendisini bu denli sıyırmış olan Aziz’de böylesine ihtirasların olması mümkün değildi. Dostunun mutluluğu onun mutluluğu olacaktı. Belki günün birinde çocuğuyla da yanına gelir, ufaklığı sevmesine izin verirdi.

Düğüne gitmedi Aziz; ancak o akşam Kur’an kursundaki kısa serüveninde öğrendiği tüm duaları ve sureleri üç kere okudu. Aziz’in duaları işe yaramış olacak, Faruk da iki çocuklu mutlu bir evlilikle kendisine biçilen hayatı yaşadı.

Faruk ile olan münasebetleri artık senede bir iki kereye düşmüş, bir nebze sıradanlaşmıştı. Şöyle açıklamıştı Faruk bu durumu:

  • E Aziz şimdi biz İstanbul’a kök saldık bir kere. Eş dost orda. Çocukların okul İstanbul’da. E kışları benim ana baba da geliyor. Uzaklaştık buralardan. Belki emekli olduğumda geliriz bakarsın.

Faruk’un dediği gibi olmuştu. Emekli olduğunun ertesi günü artık çocuklarını da evlendirmiş olmanın rahatlığı ve mutluluğu ile baba evine dönmüş, ölene kadar geçireceği 10 yılı evinin önündeki küçük bahçesi ile uğraşarak, zamanında arka bahçeye babasının diktiği ağaçları budayarak, kapısını mesken edinen kedi köpekleri besleyerek geçirmişti. Ölümüyle birlikte çocukları vasiyetini dinlemeyerek biricik babalarını memleketine değil, evlerine tek vesaitlik mesafede olan Küçükköy Mezarlığına defnetmişler; annelerini yanlarına alıp baba ocağının kapısına zinciri vurup bu küçük kasaba ile ilişkilerini büyük oranda kesmişlerdi.

Ölümüne kadar geçen bu on yılda artık öğretmen emeklisi olan Faruk yaşlılığın imkân verdiği ölçüde Aziz’in yanına uğramayı ihmal etmemişti. Aziz’in o çok sevdiği kırmızı beyaz kaplı çikolata artık üretilmediğinden muadili olan başka bir çikolatayla idare etmek zorunda kalıyordu bu ziyaretlerde.

Son ziyaretinin üzerinden iki ay geçtiğinde artık anlamıştı Aziz. Birgün bostandan gelen Hatice Hanıma yalvarır gözlerle bakarak “Öğğğ….Öğğğreet…menn?” dedi. Hatice Hanım öyle duygusal bir insan değildi. “Başın sağ ossun Aziz. Biraz yatmış hastanede. İki hafta oldu, gömdüler merhumu. Hadi kal sağlıcaklan!”

Bu kadar senedir yarenlik ettiği arkadaşını üçüncü şansın duygusuz cümlelerinde kaybetmişti Aziz. Giden Hatice Hanıma öfkeyle baktı: “Neden bu kadar duygusuzsun?” diye bağırmak istedi, yapamadı. Meçhul yabancı, yabancı, Mehmet, Faruk Öğretmen… Artık sadece soğuk, beyaz yüzeyinde siyah hareler barındıran ruhsuz mezar taşından ibaretti. O gece göz pınarları kuruyup da yorgunluktan kendisini kaybedene kadar ağlamış, dua etmişti Aziz. En sonunda da “Nasıl olsa tekrar görüşeceğiz!” diyerek biraz da ferahlayarak dalmıştı uykuya.

Faruk’tan sonra zaman hızlı geçmiş, Aziz hayatına olağan şekliyle devam etmiş, gelip geçenleri selamlamış, zamanla eksilenleri dua ile uğurlamış, yenilerle heyecanla tanışmış ve merhabalaşmıştı. Allah ona uzun bir ömür nasip etmişti. Hırstan, kirlenmişlikten uzak pırıl pırıl zihni onun 7 yaşında edindiği talihsiz kusurları affettirmek istercesine Aziz’e sağlam bir bünye vermiş ve onun uzun bir hayat yaşamasını sağlamıştı.

87 yaşında hastaneye kaldırıldığında doktorlar “yaşlılık” demişti ve yapacak bir şey kalmadığında evine göndermişlerdi onu. Mahalleli babadan kalma maaşının yetmediği noktada gerek kendi aralarında gerekse Cuma namazı çıkışlarında imamı sıkıştırarak para toplamış, Aziz’i hiçbir imkândan mahrum bırakmamışlardı. Kapısının önünden geçenler buruk, Aziz’se daha da buruktu. Gözlerini açıp da ayağa kalkacak kuvveti bulduğunda camın kenarına oturur, bakıcının tüm muhalefetine rağmen camı açarak tuzlu rüzgârı ciğerlerine kadar çekerdi.

Ciğerlerine doldurduğu temiz Karadeniz havasının etkisiyle bir gün cam kenarındaki divanda uyuyakalmıştı Aziz. Rüyasında karşılık alamadığı tüm selamların aslında bir karşılığının olduğunu görmüştü. Gül bahçeleri içerisinde rastlamıştı o insanlara. Koşarak yanlarına gitmiş, buna kendisi de şaşırmış, yapabileceklerinin heyecanıyla bir de havaya sıçramıştı.

İşte orada dedesi vardı. Allah’ım ne kadar da gençti. Onu böyle dinç hiç görmemişti.

  • Geldin demek ki he can parçam benim. Aleyküm selam Aziz’im.

Hemen yanında gülümseyerek kendisine bakan babası… Hâlbuki onu son gördüğünde nasıl da üzgün, bitkindi. Gördüklerine inanamıyordu Aziz.

  • Aslan oğlum benim, Aleyküm selam!

Doya doya sarıldı babasına, dedesine.

  • Aleyküm selam Aziz!
  • Hoş geldin Aziz, Aleyküm selam!

Annesi de oradaydı. Ne kadar da güzeldi…

  • Çok özledim seni oğluuum! Aleyküm selam! Kusuruma bakma…
  • Niye ki ana? Ne kusuru?

Ve böylesine kusursuz konuşabildiği için bir kez daha şaşırdı Aziz.

  • Tek başına kaldın oralarda oğlum… Öpemedim seni son kez doya doya… Affet….

Konuşmak istedi; ama bir yumru takıldı boğazına. Hani burada üzülmek yoktu. O anda kendini yokladı Aziz. Mutsuz değildi ki. Aksine mutluluktan ağlayacaktı neredeyse. Gitti anasına sarıldı.

O da kim? Faruk da oradaydı. Ona doğru yönelmiş, ağır adımlarla yürüyordu. Faruk’u yakından gördüğü ilk seferin aksine ne kadar da dinç duruyordu.

  • Biliyorum, beni de ziyaret etmeyi çok istedin. Bizimkilerin kusuruna bakma. Aldılar götürdüler baba toprağından; ama ben de seni duydum Aziz. Aleyküm selam!

Yaşlılığın tüm şartlarını zorlayan bir halde kahkahalar atarak uyandı Aziz. Gözündeki yaşları hırkasının koluna silerken vuslatın yakın olduğunu biliyordu.

Bakıcıya yarım saat dil döktükten sonra tekerlekli sandalyesiyle artık kurumaya yüz tutmuş incir ağacının altına oturdu Aziz. Elinde Faruk’un verdiği Türk bayrağı, yanında bakıcıyı oturttuğu dedesinin taburesi, gelen geçen herkese doya doya selam verdi o gün. Son olarak caminin yeni imamı Murat’ı selamladı ve bakıcının refakatinde evine geçti.

Yatağına gönül rahatlığıyla giren Aziz, hemşireye gözleriyle teşekkür ettikten sonra uyuyakaldı…

 

Sabahında bakıcı, Aziz’i yüzünde kocaman bir tebessümle buldu yatağında. “Hadi Aziz abi, kalk bakam!” dediğinde her zamankinin aksine tepki alamadığında anladı durumu. Birkaç kere dürtüklemesi de işe yaramayacağında mahallenin işbilir büyüklerini çağırdı eve. Tüm hazırlıklar müthiş bir beceriklilikle yapıldı. Birkaç saat önce konuşan, gülen, ağlayan, el sallayan Aziz artık yoktu, gitmişti. Hayat ile ölüm arasındaki çizgi demek böylesine inceydi.

Aziz’in cenazesinin ardından başka cenazelerde görülmesi mümkün olmayan bir olay gerçekleşti. Tüm cemaat; kadını, erkeği hep bir ağızdan “Aleyküm selam!” diyerek uğurlamıştı Aziz’i. Kiminin gözünde yaş kiminin gözünde sevilen adına duyulan mutluluk…

Aziz ölümünün ertesi günü, öğle namazının ardından annesinin yanına defnedildi. 87 yıllık koca bir dünya göçüp gitmişti. Kimine göre hiçbir iz bırakmamıştı: koca ömrü evinin önünde oturarak çoluk çocuk sahibi olmadan geçiren bir insan nasıl iz bırakabilirdi hayatta? Kimine göre insanın bırakacağı en kıymetli değeri arkasında miras olarak bırakmıştı: Koşulsuz sevgi…

Aziz’in ardından hayat olağan akışıyla devam etmiş, yıllar yılı kovalamış, Aziz insanların kalbinde yaşamaya devam etmesine rağmen fazla anılmaz olmuştu. Baba yadigârı ev ailesinin tek mirasçısı olan dayısının en küçük oğlu Kerem’e kalmış, o da ilk fırsatta evi elinden çıkarıp İstanbul’a geri dönmüştü. Altında oturduğu incir ağacı yeni ev sahibi tarafından kesilmiş, yerine ceviz ağacı dikilmişti. Birkaç sene içinde serpilen ceviz ağacı incir ağacının en şaşalı dönemini aratmayacak şekilde gölge yapmaya başlamıştı. Şimdi Aziz’in gelen geçene selam verdiği o taburenin yerinde iki çocuk kumdan kaleler yapmaktalar. Aziz’in hatırası ile unutulmak üzere.

 

Aziz’in ölümünden tam 51 yıl 8 ay 17 gün sonra onu tanıyan son kişi olan karşı komşusunun torunu Fevzi kansere yenik düşmüş, ailesinin feryat figanı arasında açılışı iki sene önce şaşalı bir törenle açılışı yapılan Merkez Belediye Mezarlığına henüz pek fazla büyümemiş taze çam ağaçlarından birinin altına gömülmüştü. İşte Aziz’in maddi hatırası o gün itibariyle mezarından ibaret bir hale geldi. Ne annesi ne babası ne komşuları ne de Öğretmen Faruk kalmıştı artık.

Tesadüf odur ki hiç mevsimi olmamasına rağmen komşusunun torunu Fevzi’nin öldüğü o gün Aziz’in mezarında küçük bir zeytin fidanı boy gösterdi. Sanki artık yıkılmaya yüz tutmuş olan bu viran mezarın koruyucusu benim dermiş gibi…

 

– Mehmet Ayna

Kimler Neler Demiş?

avatar
  Abonelik  
Bildir
%d blogcu bunu beğendi: