Hışımla oturduğu yerden kalktı ve pencerenin kenarına gitti.Başını dışarıya doğru uzattı.Derin bir nefes almazsa boğulacağını hissediyordu.Hiç olmadığı kadar bitkin ve karamsardı.Oysa sadece okumak istemişti.Bir öykü veya bir roman…Sadece okumak.

 

Neden tüm kitaplar trajedi üstüne kuruluydu. Kitabın etkileyici olabilmesi için acıklı bir olay anlatması şart mıydı? İnsanlar acıyı okumaktan ve yazmaktan ne çok hoşlanıyordu.

Ümitsizliğe kapılmaya başlamıştı. Ayrılıkla bitmeyen bir aşk hikayesi okuyamayacak mıydı?

Anne babasıyla neşeli bir pazar günü geçiremez miydi çocuklar?

Veya insanlar bir bahar akşamı  keyifle dolaşamaz mıydı?

 

Tecavüz edilen, sömürülen, dışlanan, yorgun insanları okumaktan çok sıkılmıştı. Tüm hayatlarınca acı çeken kahramanların sonunda ya intihar etmesinden ya vefasız sevdicekleri tarafından aldatılmasından ya da inandıkları uğruna çalışırken öldürülmesinden çok sıkılmıştı. Sanki Tanrı bu öykülerin başkahramanlarını acı çekerek ölmeleri için yaratmıştı.

 

Ama öykünün kötü sonla bitmesi için  mutlaka acı bir hayat hikâyesi gerekmiyordu. Oldukça sıradan  hayatından bir anda sıkılan adam, toplumla tek taraflı bir savaşa başlıyordu bazen. Hayatını renklendirmek, yalnızlığını azaltmak için bir kedi almak bile yeterliyken, o hayatın ve insanların çirkinliği konusunda sürekli kendini ikna ediyordu.

 

Adam bir zamanlar çok sevdiği kitapların artık ona sıkıntı ve keder vermesine çok üzülüyordu. İçinde onu hayata bağlayan bir kale daha yıkılmıştı.

Bir teselli ya da bir istisna bulmak için kitaplarına baktı ve hepsinin konusunu tekrar gözden geçirdi.

Klasikler zaten acı ve yokluk üzerine kurgulanmışlardı. Rus yazarların kitapları aynı Rusya’nın havası gibi karanlık, soğuk ve bunaltıcıydı. Yerli yazarların kitaplarıysa genelde siyaset odaklıydı, karşıt düşüncelilerin geçmiş ve muhtemel gelecekteki hatalarından bahsediyordu. Eğer konu siyaset değilse çarpık bir aşk hikâyesi anlatılıyor ve sonunda mutlaka birileri ölüyordu.

Yerli yabancı tüm yazarlar zorlama bir trajedi yaratma peşindeydiler.

İçinin daha da sıkıldığını hissetti. Sinirleri çok bozulmuştu. Oturdu ve belki hayatın kendisinin de böyle olabileceğini düşündü. Sanki gözlerinin önüne bir perde inmişti. Tüm güzel şeyleri silip sadece acıyı tekrar tekrar gösteren bir perde.

Terledi gömleğinin bir düğmesini daha açtı ve bir sigara yaktı. Ama ne yapsa tüm vücuduna işlemiş sıkıntıdan kurtulamıyordu. Hayatı geçmişini ve geleceğini karanlık perdeden görmeye başlamıştı. Sanki bir kabine sıkışmıştı ve oksijeni giderek tükeniyordu. Nefes alamadığını hissetti ve zorlukla pencerenin kenarına doğru yürüdü.

Dışarı baktığında gördüğü her şey artık tiksindirici görünüyordu. Parkta yalnız oynayan bir çocuğu evsiz, etek giymiş bir kadını fahişe, elele dolaşan gençleri terbiyesiz olarak görüyordu.

Kalbine baktı. Bu zor gününde en sevdiği kitaplar ona teselli değil acı vermişti. Düşündü. Dayanmanın bir faydası olmayacağını hissetti. Ve ani bir kararla pencereden dışarıya uzandı.

Bu seferki uzanışı nefes almak için değildi.

 

– Esra Demiroğlu

Kimler Neler Demiş?

avatar
  Abonelik  
Bildir
%d blogcu bunu beğendi: