Hayat başkalarının gözlerinden ne kadar da güzel ve basit…

Pek dışarı çıkıp gezen bir insan olmamakla birlikte bu yeni uğraşımla İstanbul’u turlamaya başlamıştım. Fotoğraf çekmek hoşuma gidiyordu. Ne de olsa daha 7-8 yaşlarındayken babamın elime tutuşturduğu fotoğraf makinesi ile oyalanmış, aslına bakılırsa bu uğraş benim de pek hoşuma gitmişti. Âşık Veysel’in de eline babası sazı tutuşturmamış mıydı oyalansın diye. Ben ne gözlerimi kaybetmiştim ne de yoksulluk, hastalık gibi sıkıntılarla yüz yüze gelmiştim küçük yaşlarımda. Bana da edebiyat dünyasındaki güzel ve bir o kadar da insanın içini burkan bu anıyı hatırlayarak mesleğimin ikinci yılı da geride kalmış, hobimle tekrar uğraşmak hem çok mantıklı gelmiş hem de monoton hayatıma az da olsa renk katmıştı.

Şöyle Eminönü’ne doğru salınacaktım bugün. Biraz fotoğraf çeker, acıkmaya yakın çekime ara verip balık ekmek yerim diye düşündüm.

Yalnız 9 yıllık İstanbul hayatım boyunca Eminönü’nü hiç sevememiş, işim olmadığı sürece oraya gitmekten kaçınmıştım. Bu işler de olsa olsa ucuz tütün almak, Nimet Abla’dan yılbaşı bileti almak ya da İstanbul’a gezmeye gelen babamı Sultanahmet Camii’ne öğle ya da ikindi namazına götürmek olurdu.

Ancak fotoğraf çekecek insana güzel kareler veriyordu Eminönü. Martılarıyla, Galata Köprüsünde balık tutan insanlarıyla, Üsküdar ve Kadıköy vapurlarıyla, simit ve de midye satıcılarıyla oldukça renkli bir yer.

Bu düşüncelerle sabah yola çıktım Bahçelievler’den Eminönü’ne, Sirkeci tarafında tramvaydan inip önce Gülhane Parkı içinden Sarayburnu’na uzandım. Daha iki saat önce doğmuş güneş gökyüzünün en güzel noktasında duruyor, sokağa çıkan insanları selamlıyor: “Haydi bu günü de güzel yaşayın!” şeklinde tasa içerisinde bu günü de atlatmaya çalışan insanlara sesleniyordu. Manzara karşısında bir bardak çay içmek yanına da, tekrar bırakma çabası içine girmediysem, sigaramı yakmak, benim için İstanbul’un böylesine karmaşık muhitini güzel kılan yegâne uğraşlardan biriydi.

Mesainin ilk saatlerinde bomboştu sokaklar. Aslında İstanbul, her bir muhiti boşken çok daha güzeldi. Dünya’yı olduğu gibi onun küçücük bir parçası olan bu şehri de kötü kılan biz insanlarız galiba.

Sahile indiğimde masmavi bir deniz ve bulutlu, hafiften kapalı bir hava beni bekliyordu. Genelde insanların güneşli açık havaları sevmesinin aksine ben; kapalı, buhranlı, ha yağdı ha yağacak durumda olan havalara bayılırdım. Bir bardak çayı alıp pencere kenarında bu havanın tadını çıkarmak… Beton bloklar arasında İstanbul’da mümkün olan nadir zevklerden biriydi.

İskele tarafına indiğimden beri 50- 60 tane fotoğraf çekmeme rağmen hikâyesi olan bir kare yakalayamamıştım. Fotoğrafın hikâyesi olmalı, konuşmalı fotoğraf. Tam da bu düşünceler kafamdan geçerken karşıda, bankta oturmuş 5-6 yaşlarında bir çocuk ile muhtemelen bu ufaklığın babası olan bir adam dikkatimi çekti.

En fazla 40 yaşında olduğunu tahmin ettiğim bu adam elinde yarısı yenmiş simit ve içerisinde az kaldığını tahmin ettiğim ayran ile çocuğunun yanında oturuyordu. Düşünceliydi ancak bunu çocuğundan yapay bir gülümseme ile gizlemeye çalışıyordu. Siyah çizgili bir gömlek, kahverengi kumaş bir pantolon giymiş, üç günlük tıraşlı yüzünü ara ara ovuşturuyordu. Gömleğinin rengi biraz solmuş, ayakkabı boyası birkaç günlük olmuştu.

Onlara belli etmeden fotoğraflarını çekiyordum. Şimdi de merceğim çocuğun üzerindeydi. Babasının dış görünüşünün aksine bu çocuk eskilerin tabiriyle “çakı gibi” giyinmişti. Saçları güzelce yana taranmış, üzerinde beyaz ütülü bir gömlek ile kot pantolon ve ayağında bembeyaz, pırıl pırıl bir spor ayakkabı vardı. Babasının simitten koparıp verdiği lokmaları yavaş yavaş ancak buruk bir keyifle yiyordu. Ayranından bir yudum aldığında babası hemen peçete ile ağzını siliyor, ardından da başını okşayıp tahminimce “Aslan oğlum!” diyordu. Bu sözleri her duyduğunda çocuğun yüzünde içtenliği kuşkusuz bir tebessüm beliriyordu. Zaten bu tabloda samimi olmayan hiçbir şey yoktu.

Neydi hikâyeleri? Bu samimi aile tablosu içerisinde ne gibi sırları, hüzünleri barındırıyordu? İsimleri neydi mesela? Nerede oturuyorlardı? Baba ne iş yapıyordu? Bu mutlu aile tablosunda anne rolündeki insan neredeydi? Sağ mıydı yoksa vefat mı etmişti?

Yanlarına oturup bu soruların cevaplarını tek tek almak istedim. Ne yazık ki bu güzel günde onları rahatsız etmek hem istemedim hem de bu soruları sormak haddim değildi. Onların hikâyesi olan fotoğraflarını çektiğimi düşünerek yanlarından ayrıldım. Günün başında kendime vadettiğim gibi balık ekmeğimi aldım, denize karşı oturarak karnımı doyurdum. Ama muhtemelen o 5-6 yaşlarındaki çocuğun küçücük lokmaları ağzına atarken aldığı keyfi kolay kolay hiçbir yemekten alamayacağım. Günün geri kalanında çeşitli fotoğraflar çekmekle birlikte en güzelini zaten yakaladığımı biliyordum. Eve geçtim, fotoğrafın küçük bir çıktısını alıp çerçeveleyip, beğendiğim fotoğrafları çerçevelemeye başlamıştım, duvara astım. Bu kareyi hikâyesiyle birlikte yalnız bırakarak günün ağırlığıyla yatmaya doğru gittim, bu ailenin hikâyesini düşünerek…

**********************

Adı Ahmet’ti. 25 yaşında bir daha geri dönmemek üzere Kastamonu’dan kalkıp gelmişti İstanbul’a. Elinde avucunda kalmış olan son varlığını, kendisine yılda 3-4 kilo domates salatalık veren babadan kalma tarlasını satarak göçmüştü kendisinin mezarlık olarak adlandırdığı bu şehre. Babası kendisine bir hatıra bile bırakamamışken hiç görmediği “bu insanın” ayaklarının bastığı, terinin damladığı, üzerinde talihe sitemler sıraladığı bu küçük toprak parçası da yoktu artık. 17 yaşındayken evlenmişler annesi Hacer’le. Hacer 15 yaşında. Hacer dünyayı onunla birlikte görmüştü ilk defa. Kara saçları, kahverengi gözleri en güzel halini onun bakışları arasında almıştı. Bir yıl sonra doğmuştu Ahmet. Babası Hasan 18, Hacer 16 yaşında. Henüz onlar da çocukken artık Ahmet’le yetişkin olmuşlardı. Bir buçuk yıl sonra gelmiş vakti askere gitmenin. Ahmet geç konuşmaya başlamış ya Kerim tek bir söz duyamamış onun ağzından. Askerdeyken Hacer yazmış Kıbrıs yolundaki kocası Kerim’e. “Sen gittikten iki ay kadar sonra etti ilk sözcüğünü. Baba diyemedi ya, Buba çıktı ağzından. E var sen de bununla idare ediver.” Etmişti Kerim, İki ay sonra şehit düştüğünde Kerim, geride dul bir kadın ile daha 2 yaşına yeni girmiş evladını bırakmanın hüznünü yaşıyordu. Şehadet şerbeti tatlıydı, arkada bıraktığı eşi ve çocuğu olmasa.

Hacer ne yapmış etmiş, kendi tarlasını ekmiş, başkasının tarlasında gündelikle çalışmış, Ahmet’i büyütmüştü. 7 yaşına gelen Ahmet’i çakı gibi giydirip köy okuluna bile göndermişti. “Hele bi okuma yazma öğrensin de, gerisine kendi karar verir adam olduğunda.” Adam olduğunda “Okumayacam.” demişti Ahmet. İlçenin merkezine her gün bisikletle gitmiş, zorla ikna ettiği Tornacı Hamza’nın yanında düşük bir yevmiyeyle işe girmişti. Bu parayla annesine yardım etmeye başlamıştı. 19 yaşında askerlik kâğıdı gelmiş, bu zamana kadar ustası olduğu torna zanaatı sayesinde acemi birliğinden Tuzla’ya Bahriye olarak gönderilmiş, geri kalan 15 ay boyunca torna makinesinin başında askerliğini geçirmişti. 21 yaşında askerden gelir gelmez annesi ona “E askerliği de yaptın, hadi artık evlendireyim seni.” diye baskı yapmaya başladığı anda Ayşe’yi tanımış, o an kararını vermişti. “Ben bu kızı alacam.” demişti annesine uzaktan Ayşe’yi göstererek.

Neticede müstakbel kayınpederi baya zorluk çıkarmıştı Ahmet’e. Başlık parası istemiş, Ahmet 2 sene çalışmış, dişinden tırnağından artırıp üstüne bir de annesinin babadan kalma iki bileziğini bozdurup parayı denkleştirmişti. Kendilerine göre şaşalı, kayınpederine göre sönük bir düğünle evlenmişlerdi Ayşe’yle.

Ayşe’ye ister misin Ahmet’le evlenmek diye soran olmamıştı ya, onun da canına minnetti. Köyün en yakışıklısı olmasa da eli yüzü düzgündü Ahmet’in. Hem çalışkandı, kimseye yan gözle baktığını duymamıştı Ahmet’in, hem çarşıya pazara giderken kendisini uzaktan izlediğini gördüğünde yanakları al al olmamış mıydı? Boylu poslu, kahverengi gözleri, belli ki askerde şişirdiği pazıları ile yakışıklı da gelmişti Ahmet ona. Sevmişti uzaktan uzağa Ahmet’i. Mutlu gitmişti onun evine.

Evliliklerinin tüm zamanı boyunca Ahmet Ayşe’yi kolunun altına aldığında kendisini dünyanın en güçlü erkeği hisseder, onun için her şeyi yapabileceğini düşünür ve bilirdi. Bu duyguyu ona yaşattığı için de minnet duygusuyla içi dolar, daha bir bağlanırdı Ayşe’ye.

Evliliklerinin bu mutlu dönemi onların Kastamonu’dan göçmesine sebep olacak bir olay ile kesintiye uğramıştı.

Hastaydı Ayşe. Kimseyle paylaşmamıştı Ahmet bu sorununu. “Boşver, bir ben bileyim bir de Allah.” demişti Ayşe’ye… İnsanların bilmesi umurunda değildi ama bir laf söylerler, canını sıkarlar kızın diye korkuyordu Ahmet. İşte bu yüzden dünya üzerinde yegâne yaşama sebebinin, Ayşe’sinin sıkıntısını bilen bir kendisiydi. Yetmemişti köyündeki, şehrindeki imkânlar. Bir yandan yoksulluk, bir yandan taşranın kısıtlı imkânları… Güvenememişti şartlara. Söz konusu gözbebeğiydi. Kalkıp gelmişlerdi İstanbul’a.

Evliliklerinin ikinci, senelerden 1995 yılında göçtüler İstanbul’a. Sorup soruşturdu nerede uygun bir yer bulabilirim diye. Neticede Fikirtepe’nin en ücra köşesinde, bir göz oda buldu. Hem ev küçük de olsa, yakındı hastaneye. Ayşe yorulmayacaktı hastaneye giderken. Belki onu bir taksiye bindiremezdi ama alırdı sırtına, gerekirse taşırdı hastaneye kadar.

Hayatları bu şekilde 3 yıl kadar devam etti. Ahmet ne yaptı etti, inşaatlarda çalıştı, hamallık yaptı ama en sonunda anasına, evine üç kuruş katkıda bulunmak için öğrendiği mesleği, tornacılığı yapabileceği bir atölye buldu. Biraz olsun rahatlamışlardı. Aydan aya sabit maaş, aç kalma korkusu yok. Hem Ahmet boş durmaz, gider hafta sonu da başka işler yapardı elini harama uzatmadan.

Çalışmanın tüm yoruculuğu içerisinde akşam işten yağ, kir kokusu içinde, ceplerine çapak kaçmış halde eve doğru giderken bazen kasaba uğrar, ince hesapları yaptıktan sonra 250 gram kıymasını alır, yanına da bir ekmek aldıktan sonra eve Ayşe’sinin yüzündeki gülümsemeyi düşüne düşüne giderdi. Eve vardığında hayal ettiğinden farklı bir manzara çıkmazdı karşısına. Ayşe gülümseyerek kapıyı açar, elindekileri hemen alır, terlikleri Ahmet’inin önüne koyar, doğruca mutfağa giderdi. Bilirdi çünkü Ahmet kıyma alıp gelmişse eve, o gün domates yumurta ve kıyma üçlüsü tavada can bulacaktı.

3 yıl boyunca hastalığın verdiği stres akıllarının bir köşesinde dursa da hep olumlu düşündüler. Çocuk hayali kurdular. Erkek olursa adını Ahmet koyacaktı, baba adı Hasan. Kız olursa ise Ahmet’e göre isim koyma hakkı Ayşe’nindi. Ayşe hangi ismi koymak istediğini hiç söylemezdi. Sürpriz derdi, hele bir iyileşeyim de sana sağlıklı evlatlar vereceğim der, başını Ahmet’in omzuna yaslardı.

3 yıl geçti bu şekilde. Ve bir kasım günü aldılar mutlu haberi. Zaten gerilemekte olan hastalık bitmişti. Sağlıklıydı Ayşe ama kontrollere gidecekti belli aralıklarla. Tedbirsiz davranmamak gerekiyordu.

Önce kilo almaya başladı Ayşe, yüzüne gözüne renk geldi. 3 yılın ardından bambaşka bir hal almıştı. Ahmet farkındaydı bu illetin Ayşe’nin ruhunda ve bedeninde bıraktığı izlerin. Bu yüzden bir öpücük konduracaksa Ayşe’ye hep yaralarını tercih ederdi hedef olarak. “Bunlar mutluluğumuzun son engeliydi, onları her görüşümde senin kıymetini daha da iyi anlıyorum.” derdi.

Ve hastalığın bitmesinden 4 ay 17 gün sonra 23 Mart günü hamile olduğunu öğrendi.

O gün akşam edememişti Ayşe. Sık sık pencereden bakmış, Ahmet belki erken gelir diye umutlanmıştı. Ümit ettiği olmasa da Ahmet her zamanki gibi tam vaktinde geldi eve. Bu sefer Ahmet zile basmadan açıldı kapı. Karşısında mutlu bir yüz Ahmet’in… Nasıl oldu bilinmez ancak Ahmet, Ayşe konuşmadan anladı. Eşine, hayat arkadaşına sıkı sıkı sarıldı ve tutamadı kendini. Gözünde birkaç damla yaş, bağırdı “Baba oluyorum!” diye. Gürültüye alışkın olan Fikirtepe umursamasa da haykırışları mutluydu Ahmet. O kadar sıkıntının ardından canını, Ayşe’sini kaybetme tehlikesi yaşarken şimdi Yaradan ona ikinci bir hayat bahşediyordu. Üç kişi olacaklardı. Daha mutlu olduğu bir an yoktu.

Günler peşi sıra geçiyordu. Ahmet artık daha bir hırsla çalışıyordu. Ustasının da gözünden kaçmamıştı bu durum. Bir gün sormuştu ustası Kemal, Ahmet’e.

  • Yahu sen de bir haller var Ahmet, geçiyorsun tornanın başına kendi kendine gülerken yakalıyorum seni. Hayırdır?

Tek bir sözle cevap vermişti Ahmet, ustasına. “Karım hamile usta.” Ustasının kafasında tüm soru işaretleri kaybolmuştu bir anda.  İyi adamdı Kemal Usta. Kırlaşmış saçları, pos bıyığı ve şişkin pazılarına rağmen öne doğru küçük bir balkon oluşturmuş göbeği ile oldukça heybetli dursa da yumuşak bir kalbi vardı. O günden sonra Ahmet’e daha farklı davrandı. Akşam geç saatlere kadar tutmadı onu, halini hatırını, eşini sık sık sormaya başladı. Hatta bebeğin cinsiyeti belli olduktan sonra bir çift çorap ile oyuncak bir araba almayı da ihmal etmedi.

Eve dönüş yolunda içini bir heyecan kaplar, çocuk beklemenin heyecanını bir an önce paylaşmak için adımlarını hızlandırırdı Ahmet. Ancak hamileliğin çekilmesi gereken zorlukları zaman zaman Ahmet’i bulur, eve vardığında adeta fazla mesai yapardı. Ayşe bulantılar ile tuvalete kapandığı anlarda içi parçalanır, elinde havlu ile yanında bekler, kendisini iyi hissettiği anda onu incitmeden elini yüzünü silerdi. Böyle durumlarda Ahmet “Ah!” derdi, “ Elimde olsa da ben çeksem bu sıkıntıları, varsın o analığın tüm güzel yanlarını yaşasın.” O böyle düşünedursun Ayşe pek de şikâyet etmezdi. Ahmet’in düşünceli bakışlarını görür: ”Mutlu olacağız.” derdi. Hemen peşinden:

  • He Ahmed ’im şimdi mutlu olmadığımızı anlama sakın. Çok mutluyuz, ama neden daha fazlası olmasın. Olacak da. Hele bi sabır.

diyerek avuturdu Ahmet’i. Bir an olsun yanında şikâyet etmez, şikâyet edecekse de Ahmet işe gidince kendi kendine söylenirdi.

Hafta sonları Ahmet Ayşe’yi evde oturtmaz, alır gezmeye götürürdü. Bazı günler Kemal Usta’nın arabasını alır; şöyle Üsküdar, Çengelköy taraflarına uzanırlar; güzel bir park buldukları zaman oraya otururlardı. Ayşe domates, peyniri örtünün üstüne koyar, Ahmet de bir koşu gidip en tazesinden simidi bulur, alır gelir, yanına da soğuğundan ayranı açıp kahvaltılarını ederlerdi. Böyle anlarda eşinin dudağında kalmış susam parçasına denk gelirse Ahmet hemen fırsattan istifade o susamı alır ve atardı ağzına. Ayşe de en çok bu hareketini severdi. Susamı almasını değil, onu aldıktan sonra bir çırpıda ağzına atıp gülümsemesini.

Kahvaltının ardından tüm bu yeşilliğin ve sakinliğin arasında, şehrin gürültüsünden uzakta el ele yürürler; geleceğe dair hayaller kurarlardı.

“Seni o köhne binada yaşatmayacağım.” derdi Ahmet. Öyle ya, böyle bir eş, böyle güzel bir insan en iyi şartlara sahip olmalıydı. Çalışacaktı, işini zaten biliyordu ancak Kemal Usta’dan öğreneceği çok şeyin olduğunu yanında birkaç gün bulunduktan sonra fark etmişti. Kendini yeterli görüp ustasının da onayını aldıktan sonra atölyesini açacak, kendi işinin patronu olacaktı. Ne kazanırsa onlara kalacaktı. Çok kazanmasına gerek yoktu, bir ev alamasa da Ayşe’ye kiralık güzel bir ev tutacaktı.

Ayşe’nin karnı belirginleşmeye başladığı zamanlar ki bunun için birlikte 4 ay kadar beklemişlerdi, Ahmet’in içinde de bir parça büyümeye başlamıştı. Hâlbuki bu an için ne kadar da beklemişlerdi. Evlerinde, taşınırken kenarını hafifçe çatlattıkları aynalarının karşısında kim bilir Ayşe’nin karnına bakarken kaç saat geçirmişlerdi. Böyle anlarda Ahmet takılırdı eşine:

  • Yahu bir ay oldu, bir ayda insanın karnı şişmez mi? Ayşe Hanım! Yoksa sen beni mi

kandırıyorsun hamileyim diye?

Tam bu cümleleri kurarken kaşlarını zoraki çatar, dik dik Ayşe’ye bakardı Ahmet. Ayşe bilirdi şaka yaptığını ama korkardı gene de Ahmet’ten. Hemen savunmaya geçer: “ Niye kandırayım seni Ahmet, bak kalbimi kırma benim.” derken başlardı Ahmet gülmeye. Dayanamaz alnından öperdi Ayşe’nin. Ayşe ne yapsın: “Hadi sana bir çay koyayım da iç, yoruldun tüm gün.” derdi. Basit yaşarlar, yoğun severlerdi.

Ahmet cinsiyetini merak ederdi çocuğunun. “Allah’ım” diye başlardı söze: “ Sen beni biliyorsun ya bize sağlıklı bir evlat nasip eyle. Kimseye muhtaç olmasın ömrü boyunca. He bunların yanında bir de erkek evlat nasip edersen fena olmaz.” der, kendi kendine Yaradan’a yalvarır, onunla küstahlığa kaçmadan şakalaşırdı.

Zaman zaman Ayşe’ye de sataşırdı: “Bana erkek evlat vereceksin bak, yoksa hastaneden eve koymam seni he!” der, takılırdı eşine. Ayşe de sinirlenir: “Elimde olsa sana inat kız çocuk doğururdum ama elimde değil işte. Hem sen bensiz çorabının eşini bulamazsın, kimi nereye koymuyorsun?” diye gözdağını verirdi Ahmet’e. Tabi bu sözler sert rüzgârlar eşliğinde söylenmez, birbirini çok iyi tanıyan iki insanın şakalaşması şeklinde gerçekleşirdi.

Nitekim bir gün Ayşe Ahmet’e : “ Hadi gözün aydın erkek çocuğumuz olacak.” diye müjdeli haberi vermişti. Ahmet’teki nasıl bir sevinme, Allah diye bağırırken bir anda durmuş, “ Kız bensiz hastaneye mi gittin yoksa cinsiyetini öğrenmeye?” diye içerlemişti Ayşe’ye. “ Yok Ahmet ne hastanesi, anam anlatmıştı ben küçükken, hamile kadının karnı sivri olursa çocuk erkek olurmuş. Gel bak karnıma da gör. “ demiş, Ahmet pek inanmasa da böyle şeylere bakmışlardı karnına. Evet, sivriydi karnı ama Ahmet’e yetmemişti bu. İlla hastaneye gideceğiz diye tutturmuştu. Son nokta Ayşe tarafından konmuştu. “Ben eminim oğlumuz olacak. Çok da ısrar ediyorsan ikinci çocuğu sen doğur madem!” Ahmet dik dik bakmış, hafif içerlemiş, ardından kahkahalarına engel olamamıştı. “ Kız hemen ikinciyi de yapalım da birlikte büyüsünler.”

Dargınlık yoktu onların ilişkilerinde. Kavga etmediler mi? Elbette. Ama her seferinde illaki bir taraf kavgadan cımbızla ortamı yumuşatacak bir şey bulup çıkarmasını bilmiştir. Bu iki insan çok iyi eğitim almamalarına, mutlu bir ailede uzun yıllar ana baba şefkati içerisinde büyümemelerine, yarınlarını rahat rahat planlayamamalarına rağmen bir şeyi çok iyi biliyorlardı: Mutluluk birbirini yeri geldiğinde idare etmekten geçiyordu. Sanki sözleşmeye bağlanmış bir kural gibi her kavgada aynı tavrı sergiliyorlardı. Mutluluk ikisine çok yakışıyordu. Yakın zamanda üçüne de yakışacağının gayet farkındaydı Ayşe ve Ahmet.

Hayat işte böyle devam ederken hamileliğinin dokuzuncu ayına girmek üzere olduğu bir gece sancıları başladı Ayşe’nin. Zaten son kontrollerde doktoru her an doğum olabileceğini, isterse hastaneye yatabileceğini söylemişti Ayşe’ye. Reddetmişti anında. Evinde bekleyecekti sancılarını. Nitekim o gece başladı sancılar. Ambulansı aradıktan sonra apar topar eşini hazırlamıştı Ahmet. Zaten çok önceden bir bavul hazırlayıp kapıya en yakın köşeye yerleştirmişlerdi bavulu. Hastaneye vardıkları andan itibaren yaşananlar Ahmet için sis perdesinin arkasından izlenen bir sahne gibi. Ne yapıp ettiyse hatırlayamıyordu olanları. Hani insan bilinçli olmadan bazı hareketleri yapar, yürürken şimdi sağ ayağımı ileri atıp sol kolumu ileri savuracağım demez, birden yapar ya, o gün de Ahmet için öyleydi. Hafızasındaki bu belirsizlik hemşirenin doğumhaneden çıkıp “ Tebrik ederim, bir erkek çocuğunuz oldu.” demesiyle son bulmuştu. Bundan sonraki her anı olduğu gibi hatırlıyordu. Nasıl havalara uçtuğunu, sessiz çığlıklarını nasıl attığını, hatta hemşire hanıma sevinçten nasıl sarıldığını…

Ve hayatı boyunca asla unutmayacağı bir an vardı ki her babanın bu mutluluğu yaşadığının farkındaydı Ahmet: Ayşe’yi kucağında Hasan ile gördüğü o sahne… Nasıl da bilmişti erkek evladı olacağını Ayşe. Başında kırmızı kurdele, o yorgun, yıpranmış haliyle ne kadar da güzel gözüküyordu. Mutluydu, tüm zorluklara, imkânsızlıklara rağmen sağlıklı bir evlat sahibi olmuşlardı. Demek ki yılmamak, pes etmemek gerekiyordu hayatta. Bundan sonra da tüm zorluklara rağmen sımsıkı sarılacaktı eşine ve çocuğuna Ahmet. Basit insanların zorluklarla dolu yaşantılarında Ahmet gibileri bunu yapmaya mecburdu ya, şikâyeti yoktu Ayşe’nin ve de Ahmet’in.

Yanına vardığında farkında olmadan alnından öpüverdi eşini. Ardından çocuğunun, Hasan’ın, burnuna dokunuverdi işaret parmağı ile. Şaşkındı, ikisinden bir parça öylece duruyordu Ayşe’nin kucağında. Hemen aylardır cüzdanında taşıdığı iki altından birini eşine diğerini de Hasan’ına takıverdi. Geleceği de, bahtı da altın gibi kıymetli insanlarla birlikte olurdu umarım.

Bu mutluluk anını Ayşe’ye takılıp taçlandırmadan olmazdı. Çocuğuna uzun uzun baktıktan sonra Ahmet, “Bu aslan parçası kaşıyla, gözüyle, burnuyla tıpkı ben. Kızım senden hiçbir şey almamış baksana.” dedi gayet ciddi bir şekilde. Ayşe’nin yaptığı tek şey başını Ahmet’in omzuna yaslayıp nazlı nazlı “Yaaaa! Söylemesene öyle.” demek oldu.

Mutluluktan kendinde dahi olmayan Ahmet sabah telefonunun ekranında yazan “Kemal Usta” yazısını hatırladı. Ustasına haber vermemişti. Telefonu açtığında hafiften sitemli bir ses onu karşıladı:

-Yahu Kemal nerelerdesin? Tezgâh boş, işler bizi bekliyor…

-Usta Hasan doğdu.

-Vaay aslanım benim! Çok sevindim. Akşam yengeni de alıp geliyoruz ziyaretinize. İstediğin kadar izin sana, tadını çıkar babalığın. Bir ihtiyacın olursa da beni aramaktan çekinme he!

– Tamamdır Usta, Allah razı olsun. Zaten senden başka kimimiz var bizim. Akşam görüşmek üzere.

Sinirli bir adamdı Kemal Ustası ancak bir o kadar da iyi bir adamdı.

Dediği gibi akşamında geldi hastaneye. Bir saat kadar durdular yanlarında. Kendi çocukları Muhammet ile Zeliha’yı nasıl büyüttüklerinden bahsettiler. Hele Muhammet’in doğumu ile ilgili bir anısı vardı ki Kemal Usta’nın gülmemek elde değil:

Karaman’ın küçük bir ilçesinden göçmüş Kemal Usta İstanbul’a. Eşiyle aynı yerde doğup büyümüş, genç yaşta evlenmişler. Fazla beklemeden de eşi Meryem Hanım hamile kalmış Muhammet’e. Tabi o zaman bilememişler Muhammet’in mi yoksa Zeliha’nın mı yolda olduğunu. Geçen dokuz ayın ardından ilçe hastanesinde doğumunu yapmış Meryem Hanım. Muhammet dünyaya gelmiş. Kemal Usta Muhammet’in kaşına gözüne doyamadan hastanede elektrikler gitmiş, odada bir başlarına kalmışlar. Kemal Usta o dönemlerde yaygın olarak kullanılan lüküslerden aramaya çıkmasına rağmen hemşirelerin “Yok!” cevabı ile karşılaşmış, yarım saat sonra ışık kıpırtıları gördüğü odanın birinde bu “Yok” cevabını veren hemşirenin lüküs ışığı altında dantel yaptığını görünce kan beynine sıçramış, o lüküsü alıp camdan aşağı atmış.

Neyse ki onların başına Ahmet’in sinirlerini test edecek böyle bir olay gelmemişti.

Ertesi gün taburcu ettiler Ayşe’yi. Kulaklarında Hasan, kalplerinde yoğun bir sevgi, ellerinde üç kişilik aileleriyle birlikte kurdukları hayaller ile geçtiler evlerine.

Doğumdan sonraki bu zorlu süreçte Meryem Hanım yalnız bırakmadı Ayşe’yi. Günde bir iki saat uğrar, yemek yapıp etrafı toparladıktan sonra Kemal Usta’nın yanına uğrardı. Eskiden tek kişilik götürdüğü yemekler artık en azından belli bir süre için iki kişilik olmuştu.

Ahmet mesai bitimi ile birlikte koşar adım eve gider, kapıyı belki Hasan uyuyordur diye sessizce açıp usulca içeriye süzülürdü. Bu anların bazılarında Hasan ile Ayşe’yi birlikte uyur halde görür, mutluluğuna mutluluk katılırdı. Bazı zamanlar Ayşe’ye takılır, ona sessizce yaklaşıp ısrarla takmaya devam ettiği kırmızı kurdelasını bir anda söküverirdi başından.

Hayaller her zaman kusursuz olmuştur, gerçekler ise içinde büyük kusurlar barındırır. Biz planlar yaparken hayatın bize gülümseme şekli olsa gerek bu kusurlar.

**********************

Hasan’ın doğumunun üzerinden on ay geçmişti. Hasan önce emeklemiş; halıların, kilimlerin tozunu attırmıştı. Son zamanlarda ellerinden tuttuktan sonra Hasan’ın yüzünde saf bir gülümseme ile yürümeye başladığını gördüğü zaman Ayşe’nin yüzünde bir tebessüm belirir, o anlık ağrılarını unuturdu Ayşe.

Evet, ağrıları başlamıştı Ayşe’nin. Ahmet’e belli etmemişti. Geceleri sessiz feryatlar koparır, Ahmet’i kesinlikle rahatsız etmezdi. Biliyordu bu belirtilerin neye işaret olduğunu. Korkuyordu, Hasan’a doyamama, onun ilk sözlerini duyamama ihtimali Ayşe’yi mahvediyordu. Ne de olsa tek evladıydı ve içine doğduğu şekliyle bir gelecek varsa önünde bu dünya üzerinde kendisinden kalacak maddi tek iz evladıydı. Hayat acımasızdı.

Meryem Hanım anlamıştı bir terslik olduğunu ilkin. Bir akşam çaya geldiklerinde genç çiftin evine, bir bahane ile Ayşe’yi mutfağa çekip

-Kızım, sende bir haller var. De bana hele de çözelim. Ahmet’le bir sorun mu var? Söylerim Kemal Abine halleder. Başka bir şey varsa asma suratını, söyle bana kızım.

-Ablam benim, Allah razı olsun. Sıkıntım var ama Ahmet’le alakası yok. Bilirsin abla hastalık atlattım ben. E doktor demişti kontrollere gel diye. Biz altı aydır gitmez olduk. Şimdi ağrılarım başladı tekrardan. Aynı belirtiler. Korkuyorum abla.

-Kızım Allah dermansız dert vermez insana. Üzülme. Yarın Ahmet işe gider gitmez hastaneye koşuyoruz. Testse test, paraysa para öğreniyoruz ne olduğunu. Hem bak benim bu kollarım ağrır da yıllardır doktora ne zaman gitsem: “Turp gibisin maşallah!” diye gönderir beni doktor. Üzme kendini.

Ayşe hem Ahmet’e hem Hasan’a olan sorumluluğundan ve sevgisinden olsa gerek hıçkırıklara boğuldu o anda. Daha sonra bu durumu uzaktan fark eden Ahmet’i “Kadınsal mevzular” diyerek geçiştirecekti Meryem Hanım.

O gece Ayşe Hasan’ın başında her gece olduğu gibi “Baba” sözcüğünü sessizce, defalarca söyledi, isterdi ki Hasan’ın ilk sözcüğü “Baba” olsun, ardından toplayabildiği tüm umudu ile yatağa girdi; Ahmet’e sokulup uzun bir aradan sonra ilk defa deliksiz, kâbussuz uyudu.

Ertesi gün anlık da olsa tüm sorunları göz ardı ederek güleryüzle uğurladı Ahmet’i işe ve gene hiçbir sorun yokmuş gibi sofrayı topladı, ağlamaya başlayan Hasan’ı emzirdi. O günün ilk gözyaşı süzüldü yanaklarına doğru Hasan’ı emzirirken. Bu yolda akıtılacak nice damladan sadece birisiydi. Yavaş yavaş hazırlandı, kapının çalmasıyla Hasan’ı da yanına alarak çıktı Meryem Ablasının yanına. Birlikte hiç konuşmadan hastane yoluna koyuldular. Tüm bu caddeler, sokaklar farklı geliyordu artık Ayşe’ye. Köşe başındaki fırın, hemen yanındaki Bakkal Hamdi, elinde poşeti ile ağır aksak evine giden Fatma Nine… Hepsi farklı geliyordu ona. Şu seksenine merdiven dayamış Fatma Nine ne kadar şanslıydı mesela. Hiç şikâyet etmezdi hayatından fakat Ayşe bilirdi hayırsız evlatlarından neler çektiğini. Ama rahmetli eşini pek severdi, her laf açıldığında hasretle anar, ona ne güzel bir ömür bahşettiğinden şükranla bahsederdi. Sevdiği adam ile mutlu bir ömür yaşamıştı Fatma Nine. Onu kaybettikten sonra bile onunla yaşamaya devam etmişti ve ölümü hasretle anar olmuştu onsuz geçen yıllarda. Şanslıydı Fatma Nine. “Acaba…” diye düşündü Ayşe, “Acaba ben gittikten sonra da Ahmet böyle şükredebilecek mi?”

Ya da şu köşe başındaki fırıncı Ali Efendiye ne demeli? Fikirtepe’ye taşındıkları günlerin ardından oradan ekmek almaya başlamışlardı. Ekmeğin içinden ilk seferde çıkan ipliğin ardından “Dalgınlığına gelmiştir adamın.” demişti Ahmet. Ama bu ipliklerin arkası alınan diğer ekmeklerde de kesilmeyince vazgeçmişti Ali Efendi’den ekmek almaktan. İşte bu fırının tozlu rafları bile güzel gelmeye başlamıştı Ayşe’ye. Söz vermişti kendisine, tahmin ettiği hastalık çıkmazsa gidip ondan ekmek alacaktı. Bir güzel de o koca ekmeği yiyecekti.

Ayşe’nin hayalleri içerisinde vardılar hastaneye. Hastaneye girişinin yapılması, bazen saatleri bulan sıra bekleme işkencesini aştıktan sonra girdi doktoru İsmail Bey’in odasına Meryem Hanım’la birlikte. Doktor karşı çıksa da Meryem Hanım’ın odaya girmesine, Ayşe’nin yalvarır bakışları karşısında çaresiz kaldı. Zaten belli aralıklarla yaptırdığı kontrollerden tanırdı Doktor İsmail Ayşe’yi. Yeni aldığı 2.25 numaralı gözlüklerinin üzerinden baktıktan sonra onları buyur etti içeri. Tanışıklığın verdiği samimiyet ve ortamı yumuşatma gayretiyle:

  • Ooo Ayşe kızım sonunda bir babayiğit getirmişsin dünyaya. Allah analı babalı büyütsün inşallah. Ee nedir seni buralara getiren? Yanlış hatırlamıyorsam kontrollerine daha vardı. Evet?

Ve Ayşe anlattı şikâyetlerini bir bir. Şikâyetlerini tek tek sıralarken belli etmemeye çalışsa da yüzü düşmeye başladı doktorun.

Ardından bir dizi testler… Normalde birkaç gün sonra alırlardı sonuçları ama doktor laboratuvardan özel olarak istekte bulunmuştu sonuçların bugün hazır olması için. Sağolsun, iyi adamdı bu doktor. Diğer doktorların umursamaz tavırları pek görülmezdi onda. Kim bilir belki de kucağındaki bebeği gördükten sonra acımıştı Ayşe’ye.

Öğleden sonra almışlardı sonuçları. Şöyle açıp bakmıştı kâğıtlara. Anlayacağından değil ya, bakmıştı işte. Göz gezdirirken sonuçlara bazı kısımların koyu siyah ile yazılmış olduğunu fark etmişti. Ortada bir anormallik olduğunu anlamak için doktor olmaya gerek yoktu. Bazı değerler normal değildi. Ama hangi değerler? Çocuk emziriyordu. Belki de bu yüzden önündeki kâğıtlarda koyu renkle yazılmış değerler vardı. Uzatmadı, bu sefer yanında istemedi Meryem Hanım’ı. Tek başına girdi içeri. Doktorun karşısına geçti, oturmadı önündeki koltuğa. Ayakta öylece bekledi. Hasan da annesinin stresini hissetmiş olacak, huzursuzlanmaya başlamıştı. Uzatmadı doktor:

  • Kızım, belli ki senin de tahmin ettiğin şekilde hastalığın nüksetmiş. Ancak bu sefer durum kritik. Hemen tedaviye başlamamız lazım. Kaybedecek bir günümüz bile yok. Kocana bahsettin mi şüphelerinden?
  • Hayır Doktor Bey.
  • Anlat durumu bu akşam. Yarın tedaviye başlıyoruz. Ben gerekli işlemleri hallederim. Yarın imzalarını atarsın.
  • Tamam Doktor Bey.
  • Kızım, ne zamandır tanıyoruz birbirimizi? İki yıl? Üç yıl? Sana karşı dürüst olacağım. Bu sefer işimiz biraz daha zor. Ama aşılmayacak gibi değil. Eğer o kritik eşiği aşmış olsaydık sana seçenekler sunar; tedavi ömrünü biraz uzatır ama sıkıntılı, ağrılı günler yaşarsın der, istersen tedaviye hiç girişmeyelim derdim. Ama durum böyle değil, sen moralini yüksek tutacaksın ki bu hastalığı yenelim. İnşallah ilk sefer de olduğu gibi seni sapasağlam göndereceğiz bu hastaneden. Hem bak iyileştiğin gün sözümdür; Ahmet, sen ve bu aslan parçası ile sizi şöyle boğazda güzel bir yemeğe götüreceğim. Şimdi evine geç, güzelce dinlen kızım.
  • Sağolun Doktor Bey, yarın görüşmek üzere.

İşin zor kısmı tedavi süreci değildi Ayşe için. Durumu Ahmet’e açıkladığında onun yüzünde oluşacak hüzne şahitlik etmekti zor olan. Nitekim akşam olup Ahmet eve geldiğinde kapıyı her zamanki güleryüz ile açamadı Ayşe. İlk defa böyle açıyordu kapıyı. Elinde değildi. Tutamamıştı kendini. Ahmet’i görür görmez ağlamaya başladı Ayşe. Mutlu yuvalarına karabasan gibi çöken bu hüznü dağıtamayacaklarını biliyordu artık. Ahmet sarıldı direkt. Ne oldu, neden ağlıyorsun diye sormadı. Sadece sarıldı, dakikalarca bu şekilde kaldılar. En sonunda Ayşe’nin hıçkırıkları arasından bir çift söz çalındı Ahmet’in kulağına: “Hastayım Ahmet”. Hastalığın ne diye sormaya gerek yoktu Ahmet için. Onu bu derece ağlatacak olan tek bir hastalık vardı ve o hastalık bu eskimiş, yıpranmış, belki de zor ayakta duran evlerinden içeri tekrar girmişti. Belki de bu eskimiş eve son darbeyi vurmak için gelmişti. Son darbeyi vurup yıkacaktı yuvalarını başlarına. Ama yok. Ahmet buna izin vermeyecekti. Onların yuvaları sağlamdı, sevgileri sağlamdı. Hem Hasan vardı. Daha sütten bile kesilmemiş bu çocuk için duracaklardı dimdik ayakta. En çok da Ahmet güçlü olacaktı. Daha çok sevecek, daha çok çalışacaktı. Geceleri kan ter içinde uyanacak olan Ayşe’nin alnına havluları Ahmet koyacak, ustasından izin alıp işten erken çıkacak, yemekleri hazırlayacak, evi temizleyecekti. Öğle aralarında koşa koşa hastaneye gidecek, tedavi sürecinde elini hiç bırakmayacaktı Ayşe’nin. Onun o kahverengi, kocaman gözlerinden bir damla yaş akmasına izin vermeyecekti Ahmet.

Böylece Ayşe’nin tedavisi başladı. Dediklerinin hepsini, sadece bir tanesi hariç, yaptı Ahmet. Ayşe onun yanında hiç ağlamadı. Gülmedi de. Sadece kendisince kalan zamanını dolduruyordu. Ahmet olmadığı vakitler ayna karşısına geçer; dökülen saçlarını toplar, hâlbuki Ahmet ne de çok severdi onun saçlarını, ardından istemsiz bir şekilde ağlamaya başlardı.

Hasan’ı da emziremiyordu artık. Mahallelerinde Hasan için bir sütanne bulmuşlardı çok şükür. Bu sorun da çözülmüştü. Ama Ayşe elindeki en büyük zevklerden birini böylece kaybetmişti. Olsun, benzer mutluluğu Hasan’ın ilk sözcüğü “Baba” olduğunda, onu okula göndereceği zaman giydirirken, ilk karnesine bakarken, Allah nasip ederse askere gönderirken ve hatta onu evlendirirken yaşayacaktı.

Akşamları Ahmet eve gelip günden güne Ayşe’nin saçlarını biraz daha eksilmiş bulduğunda üzülür, ardından hemen kendisini toparlar, eski günleri aratmamaya çalışarak sataşırdı Ayşe’ye.

  • Kız sana kaç kere dedim, ayda bir yıkama saçlarını diye. Bak böyle oluyor sonra.

Dışardan birisi bu sözlere şahit olsa, anında Ahmet’i ayıplar; hasta insana böyle sözler söylenir mi diye çıkışırdı. Ama onlar biliyordu birbirlerini. Neticede Ayşe sahte bir alınganlık ile ona karşı verirdi.

  • Bizim köyde bana Bitli Ayşe derlerdi, ne çabuk unuttun? Madem böyle diyecektin almasaydın beni ya?

İkisi de içten içe mutsuzdu. Tüm oyunculuk yeteneklerini konuşturarak mutluluk oyunu oynuyorlardı birlikte. Bu konuda da oldukça iyiydiler. Ama maalesef yavaş yavaş oyunun sonuna geliyorlardı.

Tedavi süreci boyunca yapılan kontrollerde Doktor İsmail her seferinde kâğıtlara daha bir iç geçirerek bakıyordu. Bu bakışlar esnasında zaman zaman birkaç günlük olan hafiften kırlaşmış sakallarını ovuşturur, bazen arada gözlüğünü çıkarıp camlarını siler, tekrar takardı. Tüm bunlar Ayşe için tek bir durumun göstergesi idi: İşler yolunda gitmiyor. Aksayan vücudunu, ağrıyan eklemlerini hissettikçe, doktor her ne kadar bunlar tedavinin yan etkileri dese de, anlıyordu Ayşe. Yolun sonuna yaklaşıyordu. Ayşe öldüğünde bir dünya yok olacak, hayaller sönecek, Hasan anasız, Ahmet onsuz kalacaktı. Bilirdi Ahmet’i, yaşı genç olmasına rağmen dönüp başkasına bakmaz, asla da evlenmezdi. Gene de Ayşe, bir gece ağrılar içinde uyandığında ilk defa ölümden bahsedecek: “Ben gidince yasımı bir ömür boyu tutma, oğlanı yalnız bırakma, kendini yalnız bırakma, evlen! Hakkım helaldir.” demişti.

Uzun süredir sigara içmeyen Ahmet, ne zamandır yanında taşıdığı tek dal sigarayı ceketinin cebinden alıp tek bir söz etmeden balkona çıkmıştı bu sözlerin üzerine. Ayşe’nin beklediği bir tepkiydi bu. Tek dileği kendisi gittikten sonra devam etmemesiydi bu alışkanlığa.

Balkona çıkan Ahmet, uzun uzun sigaraya bakmış, sanki bu sigarayı yakarsa Ahmet işte tam o anda gidecekmiş, içeri girdiğinde onu yatağında bulamayacakmış gibi hissetmişti. Ne yersiz bir düşünce diye geçirdi içinden. Ardından hıçkırıklar içerisinde sigarayı içmiş; ilk defa… İlk defa Ayşe’nin sözünü dinlemeyeceğim, demişti. Tam da bu sözleriyle kendine geldi Ahmet. Fikirtepe’nin yıpranmış binaları arasında ciğerlerine, çöp kutularını boşaltan belediye aracından gelen iğrenç kokular dolarken fark etti; ilk defa Ayşe’nin gideceğini kabullenmişti. Kendisinden, yaşamından, yaşadığı şu andan, içtiği sigaradan, aldığı nefesten iğrendi. Ayşe’yi kaybedeceğini kabullenmişti.

Tedavi süreci doktorun öngördüğünün aksine devam etti. Günler geçtikçe Ayşe bitkin düşmüş, zayıflamıştı. Doktor İsmail tedavi günlerinin birinde onu hastaneye yatırmayı teklif etmişti. Ahmet bu teklife sıcak baksa da Ayşe şiddetle karşı çıkmıştı. Hem doktor hem de Ahmet anlamıştı nedenini. Kaçınılmaz olanla soğuk, ilaç kokan hastane odalarında değil sıcak yatağında yüzleşmek istiyordu. Israrcı olmadılar. Belki de doktor sonucun değişeceğini bilse, Ahmet’i kenara çeker: “Bak oğlum tedavinin olumlu yönde seyri için Ayşe’nin hastaneye yatması şart!” derdi. Ama yapmadı. Israrcı olmakta bir anlam göremedi.

Süreç bu şekilde yaklaşık bir ay daha devam etti. Bir perşembe akşamı, her şeyin farklı olduğunu hissettiği bir günde Ahmet, Ayşe’yi Hasan’ın beşiğinin başında bulmuştu. Ağlıyordu. Hasan ise mutlu gözlerle onlara bakıyordu Şaşkınlığını gizleyememişti Ahmet:

  • Kız bizim oğlan gülerken sen neden ağlıyorsun?

diye sormuştu Ayşe’ye ve o anda tüm çabalara, planlara inat Hasan “Anne” demişti. Bunca zaman Ayşe Hasan’ın başında “Baba, Baba, Babbaa” diye tekrarlamış olsa da Hasan “Anne” demeyi tercih etmişti. Ömrü boyunca babasından dinleyeceği, gururla arkadaşlarına anlatacağı hikâye işte bu perşembe akşamı, Ayşe’nin sonsuz bir yolculuğa çıkacağı gece gerçekleşmişti. Ahmet sadece Ayşe’ye sarılmış, ardından “İşte benim oğlum!” diyerek mutluluğunu alçak sesle dile getirmişti. Mutluluğunun nedeni Hasan’ın ilk sözcüğünün “Anne” olması mıydı yoksa Ayşe’nin o anda tattığı ömürlük sevincin belki de onu iyileştirecek olma ümidi miydi, Ahmet de bilmiyordu.

Bu mutlu anın ardında Ahmet Ayşe’yi kollarının altına alıp yatağına yatırdı, gözlerindeki yaşları özenle sildikten sonra alnından tüm sevgisi ile öperek yanına kıvrıldı. Hiçbir şey söylemediler. Ayşe usulca Ahmet’e sarıldı, başını onun göğsüne yasladı, son bir kez elini sıktıktan sonra uykuya daldı. Ahmet ise onun nefes alış verişlerini dinlediği bir saatin ardından huzurlu bir uykuya daldı.

Ayşe’nin tüm ağrıları, acıları fiziksel ne kadar acısı varsa o gece son bulmuştu. Ağarmaya başlayan günün ilk dakikalarında maddi tüm dertlerinden sıyrılarak ayrılmıştı Ahmet ve Hasan’dan. Tüm seven ve sevilen insanlar gibi ayrılığın acısını yaşayarak… Ahmet’in bedenindeki kolları gevşemiş, başı göğsünden hafifçe kaymıştı. Gün aydınlanır, renk kazanırken onun yüzündeki, bedenindeki tüm renk solup gitmişti. Adeta gün onun bedenindeki tüm renkleri alıp götürmüştü. Ayrılıklar her zaman zordur, ama bu Ahmet için içinden çıkılması neredeyse imkânsız bir kuyu olacaktı. Ne demişti şair:

“Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın,

Denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın.”

Ahmet’i bu kör kuyudan çıkaran da onu denizin ortasından alıp götüren de Hasan olacaktı.

Cenaze işlemleri ile Kemal Usta ilgilendi. Bu anlar hep bulanık kalacaktı Ahmet için. Sabah olup da Ayşe’nin öldüğünü fark ettiğinde doya doya sarılmış, en sonunda alnından öptükten sonra yorganı üstüne çekmişti eşinin. Ardından Kemal Usta’yı aramış, durumu izah etmiş, zil çalana kadar sessizce oturmuştu odasında.

Onu son mekânına yerleştirip üstüne toprak parçasını her atışında canından da parçalar kopup gitmişti Ahmet’in. Hayatta kendisini hiç bu kadar yalnız hissetmemişti. Hasan aklında değildi. Hani Meryem Hanım olmasa belki de Hasan unutulacak, öylece beşiğinde annesinin gelip onu almasını bekleyecekti.

Akşam olduğunda Kemal Usta gelip kendilerinde kalmasını teklif etti. Reddetti Ahmet. Ama en azından Hasan’a Meryem Hanımın bakmasını teklif ettiğinde biraz düşünme ihtiyacı duydu. Ayşe olsa acaba ne yapardı? Yani kendisi ölmüş olsa, Hasan’ı geçici bir süre için dahi olsa emanet eder miydi başkasına? Etmezdi, bundan adı gibi emindi. Ama Ahmet, şu anda Hasan’a bakabilecek gücü bulamıyordu kendisinde. İsteksizce kabul etti bu teklifi. Gene de emanetin hasretine fazla dayanamayacak, ertesi gün alacaktı Hasan’ı.

Başka bir eve taşınmayı düşündü Ahmet. Ne yana baksa Ayşe’yle bir anısını tekrar yaşıyordu. İşte şu köşede, aynanın karşısında dökülen ilk saçlarına bakıyordu Ayşe, aynanın hemen karşısında yüzünde kocaman bir tebessüm ile duvara düğün fotoğraflarını asıyordu. Üstelik ekliyordu sözüne: “Altına da çocuğumuzun fotoğrafını asarız.” diyordu. Hemen yandan, mutfaktan tabakların sesleri geliyordu; bazen kaynayan çorbanın sesi içeri kadar gelir, Ayşe çorbanın tadına bakarken ağzını yakardı. Kimi zaman oturma odasında magazin programı izlerken sıkılır: “Aman bu televizyonda da hiçbir şey yok.” diye sitem ederdi. Salona bakınca bu anıyı hatırladı. Yatak odasından horlama sesi geldi Ayşe’nin. Evet, o güzeller güzeli kız horlardı. Ahmet, elinde olmadan gülümsedi. Ardından bu gülümsemeyi hemen suratından sildi. Kendisini Ayşe’ye ihanet etmiş gibi hissetmişti. Ve son olarak kapıya baktığında, onun güleryüzle kapıyı nasıl açtığını hatırladı. Bazen zile basmasına bile gerek kalmaz, Ayşe onun ayak seslerini duyar, kapıyı hemen açardı. Kaç kere uyarmıştı Ahmet’i: “ Şu ayaklarını yere sürterek yürüme, ayıp ya!” derdi. Ahmet aklının bir köşesine not aldı, ayaklarını sürterek yürümeyecekti bundan sonra.

Günlerini, geçmişin tozlu raflarında yaşayarak geçiriyordu Ahmet. Onu geçmişten sıyırıp şimdiki zamana getiren ise Hasan’ın içeriden gelen ağlama sesi olmuştu. Ayşe artık yoktu, sadece Hasan ve kendisi vardı. Evlat sorumluluğunun bilinciyle yaşaması gerekiyordu artık. Sorumluluğunun gereklerini zaman zaman git geller yaşayarak yerine getirdi. Nasıl bakılacağını öğrendi Hasan’a. Açtı telefonu Meryem Hanım’a sordu. “Gelip yardım edeyim Ahmet.” teklifine karşı çıktı her zaman. “Ben yaparım abla!” dedi. Öğrendi de. Bir çocuğu yalnız büyütmek zordu, Ahmet bununla başa çıkmasını bildi.

Hasan ayaklanmış, derdini anlatacak sözcükleri söyler olmuştu. “Mammaa, Çiş, Babbaa, Annee…” Arada onu parka götürür, kendi halinde dolaşmasına müsaade eder, düştüğünde kendisinin kalkmasını beklerdi Ahmet. İsterdi ki yarın birgün kendisi de Ayşe gibi giderse, Hasan yaşasın, güçlü olsun ve şimdiden düştüğünde kendisi kalkabilsin ayağa. Tamamen amatörce uyguladığı bu teknik Hasan’ı ilerde tuttuğunu koparan bir delikanlı yapacaktı. Zaten 10. Sınıfın ilk gününde gönlünü kaptırdığı Elif’i de tutup kolundan çekerken yanına içinden teşekkür edecekti babasına, yıllar sonra evlendiklerinde de imzayı atarken teşekkürünü babasına kafasını sallayarak gösterecekti Hasan.

Her 21 Kasımda Hasan’ı da alır, Ayşe’nin mezarına giderlerdi. Ahmet küçük bir kek alır, hani şu bakkallarda elli kuruşa satılanlardan, seneden seneye küçülmeye başlayan mumu üstüne koyar, yakar ve Hasan’la birlikte üflerlerdi. Doğum günüydü Ayşe’nin. İşte bu son gelişlerinde Ayşe 34 yaşına basmıştı. Hala gencecikti, kırılgan bedeni ile işte orada durmaktaydı. Kendisine bakıp “ İyi yetiştiriyorsun Hasan’ı” demişti. Hem bir kere böyle dediğini rüyasında görmüştü. Görüyordu Ayşe onları, yoksa bu gördüğü bilincinin basit bir oyunu olamazdı.

Keki her zaman olduğu gibi Hasan’a yedirdi. Ardından duasını etmek için ellerini açtı. Hasan da onu taklit ederek ellerini açtı, ardından fısır fısır sesler çıkarmaya başladı. Tebessüm etti Ahmet. Veda etme vakti geldiğinde “Hadi Hasan, annene el salla bakayım.” dedi. Tüm bu hüzünlü seremoninin ardından çıktılar mezarlıktan. Bugün Hasan’ı alıp Eminönü’ne götürecekti.  Henüz kahvaltı etmemişlerdi. Bu sefer kahvaltıyı vapurda etmek istemedi Hasan. Eminönü’nde bir banka oturup aldığı simidi küçük parçalara bölerek Hasan’a veriyor, arada ayranından bir yudum alması için ona vakit tanıyordu. Ahmet düşünceliydi, orada bir başına bırakmışlardı Ayşe’yi. Şimdi hava iyiydi, biraz bulutluydu ama Güneş de en tepeye çıkmak üzereydi, canı sıkılmazdı. En olmadı manzarayı izler, vakit geçirirdi. Ama ya karanlık çöktüğünde ne yapacaktı Ayşe? Ya korkarsa? Geceleri tek başına su içmeye ya da lavaboya gitmeye korkardı Ayşe. İçine bir ürperti ve çaresizlik doldu Ahmet’in.

Ardından “Gene de” dedi Ahmet içinden, “Gene de Ayşe gibi birisini karanlıklar içinde bırakmayacak bir yaratıcı vardır. “ dedi. Yüzü gülümsedi, Hasan’ın başını okşayıp “Aslan oğlum benim!” dedi…

 

– Mehmet AYNA

Kimler Neler Demiş?

avatar
  Abonelik  
Bildir
%d blogcu bunu beğendi: