Bütün benliğinin ayrılığa hazırlanmasına rıza göstermez hayat. Alıştığı şekilde dolaşmasına, kalbinin her yerine ulaşmasına izin verir. İnsan, hiç yaşanmamış felaketler kurar zihninde. Neden, nasıl, niçin sorularının yerini dönülemeyen zamanların keşkeleri alır. Hayat bildiğin yerden gelmez çoğu zaman, vereceği derslere hazırlık niyetinde kısa bir ön görüşme yapar. Ne kadarına razıyız ya da değiliz gibi bir endişesi yok, bizi razı olmadığımız anların bütününden koparıp kendi gerçekliğinde soğuk bir duşun etkisinde bırakır.

Saklı hasretlerin insanı kavurup tükettiği anlarda imdada yetişecek ne vardır diye beklenir. İmdada gelir mi bilinmez ama insan, ömrünün bir parçasının gözlerinin önünde silinmesine şahit olur. Öyle bir siliniş ki bu, izleri mahşer-i divanda dolaşırken utanılacak bir hatırat olarak taşınır.

Vedaların sarsılmaz eziciliğinin ortasında insanlar ne yapacaklarını bilmez, avare biçimde geçiştirmeye çalışırlar. İtiraflar ya da affedilmek niyetiyle edilen birkaç kelam vedanın şiddetli eziciliğini bir nebze hafifletse de edilen cümlelerin havası ortalığı siyah dumanlar gibi kaplamış olur. Yaşanmış hatıraların duygusal kırıntıları, bu ayrılışı canlı tutmak için sahnelenir. Kimi zaman hüzünle, kimi zaman ağır yüklü sevda katarları gibi ardı ardına dizilirler. Hiç kimsenin bu havanın dağılmasına izin vermemesi, bu duyguların etkisini bizlere hissettirir.  

Veda; bir insanın içinden bir diğer insanın umarsızca geçmesi. Bu geçişin ayrılışlar, gidişler, kaçışlar toplamından daha büyük olduğu insanın o ana şahitlik etmesi ile vücut bulur.  Bir evladın annesine ya da babasına, bir sevgilinin sevdiğine, bir babanın ya da annenin evladına vedası yuvanın içinden kopuş mudur acaba, yoksa bir elin bir ele dokunamayacak olmasının titrekliği mi? Her ne olursa olsun fiziki ayrılığın insana bu denli ağır bir manevi yük bırakması kabul edilebilir midir? Günler ve ayların yerine koyamayacağı fiziki boşluğun duygusal boşluğa dönüşüdür vedanın ağırlığı; hesapta olmayan bir eksiklik oluşturur. Ne yana baksa bir parça bir şey ondan, ne yana kaçsa bir anı, odaya saçılmış hatıralar arasında boğulur insan.

İşitilmeyen sessizliği anlamakta zorlanan insan, bütün kaçışlarının ardında sessizlik beklerken haykırışı karşısında vedanın çaresizliğini gizleyemez. İnsanlar vedalarda büyür biraz da. Sonsuzluğun kudreti karşısında tevazu sahibi bir veda, insanı terbiye etme niyetindedir. Biraz ehlîleştirmek biraz törpülemek köşelerini insanın belki bir sonraki vedanın altında can çekişmesini azaltır. Rahat bir iç çekiş… Kopuş anının içinden. Vedalar insana biraz da bu yüzden yakışmaz aslında. İçinden sızan nehirlerin kuraklığını kimse görmesin ister. Çatlayan, patlayan ellerini göstermekten çekinmez de yüreğinin yarasını saklar insan. Utangaçlığı yüzünde, küçük bir çocuğun büyüklerinin yanında al al olmuş yanaklarında bulunan ifadesiyle yarışacak kadardır. Bu yüzden ağırdır işte vedalar. Bir yüreğe bir daha dokunmayacak olmanın verdiği efkâr dünyadaki bütün ahların toplamı kadardır.  

Vedalar, sahicilik ya da gerçeklik endişesi hissedilmeyen yegâne anların kendisidir aslında. Bazen yanakta bir buse anlamlı kılar o anı, bazen gözyaşı tepelerinden gelen bir nehir, bazen de sessizliği anın. Gidişler, ayrılışlar, kopuşlar sessizlik limanının gemileri. Denizin ortasında yalnız bırakılmış bir filikanın sessiz sessiz yol alışı sınırsız bir okyanusa…

 

Yüzleşme

Sesinin yankıları kulaklarının duvarlarında olmasın, göz perdenin karanlığında siluetin aydınlanmasın istiyorsun. Gecenin karanlığında yürürken karşılaşmaktan korkarsın kendinle, hesaplaşmaktan, veremeyeceğin cevaplarla yaşamaktan utanırsın. Yolun uzun olduğunu bilmene rağmen kısa adımlarla gitmeye çalışırsın; iç çekerek dönülmez sandığın duraklara yalnız varmanın sönüklüğünü hissetmek istemezsin. Yüreğinden sızan sözleri işitmesinler diye kendine bile söyleyemezsin. Sözlerin altında ezilmekten korkarsın; o sözlerin parçalayacağı dünyayı düşünmekten. Er geç gelir o an, artık demir almak vakti gelmiştir duygular limanından.

Cesaret insanın en zor anlarında yırtılan duygularını nefesinde solumaktır.  Çıkmaz bir sokakta atılamayan adımların adıdır. Sıkıştığında iki duvar arasında, ileri atılan ilk adım gibi görünse de bazen geri dönen ayakların izinde gizlidir cesaret. Bazen yaşamaktan vazgeçiştir. Bir vazgeçiş öyküsünün ne denli yürek istediğine kimseyi ikna edemezsin. İnsan sevildiğini işitmekten hiç vazgeçer mi? Yüreğinin sırlarını açmak ister mi kapanan kapılara?

Bir telefonun ucundaki sesi dinlerken susabilmektir, söylemek istediğin onca şeye rağmen. Kırık bir camın tozlu yansımasında saçlarına düşen aklarla yüzleşebilmektir. Gün akşama dönerken hüznünü gölün sessizliğine bırakabilmektir. Çaresizliğine yalnızca oradan geçen balıkların şahit olmasına razı gelebilmektir. Yanıtını alamayacağın cümleleri gecelerce sayıklayabilmektir.

Yıllar geçmesine rağmen okunmuş kitapları tozlu raflardan indirip ilk sayfasında bildik tanıdık insanları hatırlar. O anıların yıkıp geçtiği dününü, bugününü yargılar insan. Bir cevap niteliği taşısa da bu yargılar, ayaklarının prangaları olmaktan öteye gidemez. İlk sayfalarında neler saklıdır bilinmez. Belki yaşanılamayan hikâyelerin bitiş cümleleri, belki de tozlu raflarda unutulmuş eski şiirler. Bitiremediğin cümleleri kurmakla başlarsın ilk önce. Sonra havadan sudan bahseder, konuyu aşka getirirsin. Bir araya gelememişlerin gizli sığınağıdır, yaşanılmamış anların kavuşma ihtimali. Tozlu kitapların sana gösterdiği şey yeniden kavuşmak değil, yaşanamayan yılların eksikliğidir.

Yolların kesişmesi bir telefonun ucunda da olabilir bir çay bardağının yanında da. Savrulurken akşamın kızıllığında anlattıklarından çok anlatamadıklarına takılırsın. Başka bir dünyada, başka bir anda senaryolar kurup kavuşma anını hayal edersin. Rüzgârın sesiyle uyanırsın hayallerin içinde, yüreğin cız eder kavuşamadığın dünlere. En çok da ona yanarsın, muhtemel imkansızlıklara. Karanlığın içine doğan yıldızlara isim verirsin, umuda dair şarkılar söyleyerek. Sessiz sedasız yürürsün gecenin karanlığında bir daha olmayacak her şeye veda ederek.

Senin ellerinden tutunca sanki dünya yeniden doğacak diyor bütün şiirler. Bir kere bıraktığın ellerin yeniden ısınacak mı ellerimin arasında? Yoksa bir ayrılık, insana yalnızca acziyetini mi gösterecek? Dünya dönecek, yeniden yağmur yağacak, topraklar yeniden tohumlar yeşertecek. İnsan dünyanın sessizliğinde kaybolan bir umudun peşinde yürümeye devam edecek. Ellerinden kayıp giden gençliğini yüreğinde taşıyarak kendini yokluğuna emanet edecek. Ne bir sitem, ne bir çağrı… Kanayan yanlarının içinde, kendi sessizliğinin iç sesiyle…

Abonelik
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments