
Zakkum çiçekleriyle osuruk ağaçlarının pervasızca sardığı bu orman yolunda badem ağaçları, ayar veriyor gibi, mekânın asıl sahiplerini hatırlatıyordu. Doksan model emektar Toyota Starlet’im çakıl taşlı yolda bir süre patinaj yaptı. Yetmiş yıllık bu kerpiç evde beni neyin beklediğini kestiremiyordum. Komşunun feveran eden köpeği, Ayaklıkırı Köyü’ne gelen yabancıyı çoktan haber vermişti.
Arabadan inmeden önce iç dikiz aynasına baktım.
“Ne oldu Nahi, incilerin mi döküldü?”
İkincil duyguların mimiği dönüyordu yüzümde.
Arabadan inince cılız sokak lambasının ışığında evin arkasına yapılmış giriş kapısını bulamazdım. Telefonun fenerini açtım. Sırt çantamı aldım. Bir valize sığan hayatım şimdilik araçta bekleyebilirdi.
Nemle hafif şişmiş kapı biraz zorlamayla açıldı.
Sofanın ışığını yaktım. Çekingen bir misafir gibi buyur edilmeyi bekledim.
Ses yoktu. Matem vardı sanki.
Duvarda büyük büyük dedeleri diye anlattıkları adamın fotoğrafı… Havadisi önceden almış gibi bana bakıyordu.
“Müsaadenle dayı.”
Çekyata oturdum. İzmarit tortusu kalmış mermer kül tablasını önüme çektim. Sigaramı yaktım.
İsa Amca, “Doksan yedi yaşındayım. Altı aydır sigara vermiyorlar. Evime göndermiyorlar.” diye yakınmış; ciddiyetini ancak ölerek ispatlayabilmişti.
Bana alan açmayan koca İstanbul’u, onu yenebilecek cesareti olanlara bırakmıştım. Sevgilim, yıldız gibi parlayan gözlerini Instagram’da tanıştığı bir kas yığınına çevirmişti. Salıverdim.
Kuru kalabalığın ortasında, ıssız bir ormanda helikoptere imdat diye bağıran Nahi’nin oyuk gözlerinin ışığı sönünce buraya tayin istedim.
Muhtar evi gösterdi.
“İster kirala ister al hocam.”
Rüyamda bile olduramadığım hayatın sabahına uyandım.
Her şeyin yerini biliyormuş gibi mika kavanozdan çay alıp alüminyum çaydanlıkta demledim.
Bir çay her duyguya eşlik edebilir.
Ya da üstünde dantelli örtü duran aynaya iliştirilmiş İsa Amca’nın bana gücenik bakışlarına.
“Nahi oğlum, amcanın güvenini kazanmalısın.”
TV ünitesinden radyosu alınmıştı. Dikdörtgen toz izi kalmış.
Duvardaki çivide tespihleri…
Kapının yanında bastonu…
Belki bir gün bana da lazım olur.
Mutfakta anne eli değmiş örgü paspas…
Gökkuşağı gibi renkleri…
Üşüyen ayaklarımı, belki de yüreğimi ısıtacak.
Beni buraya getiren içgüdü neydi?
Hızına yetişemiyordu Nahi zamanın.
Hiçbir yarışta galip gelememişti.
İyi oldu bu.
Terekte emaye tabakları…
Bahçede, pamuk gibi kıvırcık saçlarıyla yıldızlara el kol hareketleri yaparak dert anlatan İsa Amca’yı hayal ettim.
İki eşi de ölünce yirmi yıl yalnız göğüslemişti hayatı.
En iyi salçayı, en iyi tarhanayı yapmayı öğrenmişti belki de.
Nerede vazgeçeceğini, nerede mızmızlanmayacağını da…
Bir öğle vakti kızıyla oğlu sokaktan seslendiler.
Balkona çıktım.
“Hoş geldin.”
Gözleri doluydu.
Hem evin hâlâ yaşadığına seviniyor hem de anılarını bıraktıkları ocağın sönmesine üzülüyorlardı.
O an bu eve biraz daha bağlandım.
Ben kimdim ki?
Bir çapsız Nahi.
Kırk üç numara ayakkabılarını ihtiyaç sahibine verdim.
Ama terlikleri duruyordu.
Bahçede onları giyip ördek yürüyüşü yapıyorum.
İki buçuk litrelik plastik şişeyi kesip üzerine PTT yazmış, posta kutusu yapmış.
“Bizi biraz yalnız bırakın. Yazamıyorum. Konuşamıyorum.”
Portmantonun çekmecesinden ata tohumlarını aldım.
Kim bilir kaç mevsim beklemişlerdi.
Toprağa bırakırken içimden tek bir cümle geçti:
İnsan, sen bu dünyada misafirsin. Eşya kadar ömrün yok.
Çömlek saksıların toprağını havalandırdım.
Fesleğen diktim.
Orman sarmaşığı.
Aşk merdiveni.
Kümesi temizledim.
Yemlikleri elden geçirdim.
Folluklara saman serdim.
İki çil tavuk, bir Denizli horozuyla çekirdek ailemi kurmaya başladım.
İsa Amca’nın eviyle uzlaştık.
Bir yerden başladığımı hissediyorum.




