
Alacakaranlık usulca çekilirken ufuk, ince bir tül gibi beliriyordu. Güneş henüz görünmüyor fakat varlığını yavaş yavaş hissettiriyordu. Çiğ taneleri, otların üzerinde geceden kalmış son hatıraları saklıyordu. Rüzgâr dalların arasından geçerken sanki sabahın ilk duasını fısıldıyor, boynunu bükmüş yapraklar ona eşlik ediyordu.
Şehir uyku ile uyanıklık arasında sessizce beklerken sabah ezanı gecenin sessizliğini ince bir çizgi gibi ikiye böldü.
O ses şehrin yorgun çatılarından süzülerek eski apartmanların pencereline dokundu. Sonunda onun odasına ulaştı. Minareden yükselen ses, sabahın serinliğine karışarak şehrin üzerine usulca yayılıyor, odasının sessizliğine kadar sokuluyordu. O ise ezanın ilk sedasıyla gözlerini araladı. Başını yastıktan kaldıracak gibi oldu, vazgeçti. Minareden yükselen ses, şehrin üzerine değil, sanki yıllardır susturmaya çalıştığı vicdanının üzerine iniyordu.
Yıllar önceydi… Yine aklında o sahne vardı.
Gece, yerini usul usul sabaha bırakıyordu. Dalgalar teknenin usturmaçasına vuruyor, deniz ilk bakışta insanı aldatan bir dinginlikle uzanıyordu. Oysa bu kıyıları iyi bilenler, sabaha karşı başlayan dip akıntılarının sessizliğini de bilirdi. Deniz, en tehlikeli yüzünü çoğu zaman en sakin göründüğü anlarda gösterirdi.
Üç çocukluk arkadaşı, gece boyunca balık tutmuştu. Kovadaki balıklar bereketli geçen gecenin sessiz şahidiydi. Çaydanlıktan yükselen buhar, iyot kokusuna karışıyor; aralarında yılların dostluğundan doğan şakalar dolaşıyor ve sevdikleri şarkılar neşelerine eşlik ediyordu. Fatih, bardağını kaldırıp gülümsedi. “Bugün eve eli boş gitmeyeceğim. Küçük oğlan, dün akşam balık pişirecek misin diye sordu.” Oğlumaen sevdiği balıkları tuttum.
“Biraz daha büyüsün de onu da getirirsin tekneye.” dedi Serkan.
Fatih gözlerini ufka çevirdi.
“İnşallah…”
Özlem ağır basmış ve dönüş vakti gelmişti. Motor düşük devirde çalışırken Fatih, teknenin kıç tarafına geçip ağı toplamaya başladı. Güverte, gece boyunca sıçrayan dalgalar ve çiğ yüzünden sabun gibi kaygandı. Bir anda ayağı boşluğa bastı. Dengesini toparlamak için elindeki ağı bıraktı. Tam korkuluğa uzanacakken ayağı ağa dolandı. Vücudu yana savruldu. Başını teknenin bordasına sertçe çarptı.
Boğuk bir ses…Ardından karanlık suya düşen ağır bir beden…
“Fatih!”
İkisi de aynı anda teknenin kenarına koştu. Serkan kendini güverteye attı, kolunu sonuna kadar uzattı. Karanlığın içinde suyun yüzeyine çıkan bir el gördü.
“Uzat elini!” Fatih onu duydu mu, bilmiyordu. Parmakları suyun üzerinde çaresizce arandı. Aralarında yalnızca birkaç santimetre vardı. Tam o anda tekne, dipten gelen akıntının çevirdiği küçük bir dalgayla yana savruldu. Adam dengesini kaybetti. Bir eliyle teknenin korkuluğuna tutunurken diğer eli boşluğu kavradı. Parmakları, arkadaşının parmaklarına değemedi. Serkan can simidini fırlattı. İsmet motoru susturdu.
“Atlama!” diye haykırdı İsmet. “Akıntı teknenin altına çekiyor!” Kimse onu dinlemedi. Adam yeniden uzandı. Ama suyun üzerinde artık yalnızca genişleyen halkalar vardı. Bir anlığına Fatih’in başı yeniden suyun üzerine çıktı. Göz göze geldiler. Fatih’in dudakları kıpırdadı. Ne söylediğini duyamadı. Belki adını seslendi, belki “Kurtar beni.” dedi, belki de hiçbir şey söylemedi. “Belki adını söyledi. Belki oğlunu… Belki de sadece ‘Hakkını helal et.’ Bunu hiçbir zaman bilemeyecekti.”
Bir sonraki dalga, bütün ihtimalleri denizin dibine götürdü. Deniz yeniden sessizliğe büründü. Saatlerce aradılar, Can simitleri attılar, projektörle suyu taradılar. Sahil Güvenlik geldi. Güneş yükseldi, gökyüzü aydınlandı ama deniz, o sabah aldığı emaneti geri vermedi. Aradan yıllar geçti. İnsanlar bu olayı talihsiz bir kaza olarak hatırladı. O ise her sabah ezanıyla birlikte aynı ana döndü. Uzanıp da tutamadığı o ele…
Sadece birkaç santimetreyle kaybettiği bir dosta ve ömrünün geri kalanını dolduran tek bir soruya. O sabah deniz iki arkadaşını da aldı. Birini derinliklerine gömdü. Diğerini ise her sabah yeniden boğulacağı vicdanına bıraktı.
Adam irkilerek gözlerini açtı.
Odası yine sessizdi. Ezan bitmişti. Pencerenin arasından süzülen gün ışığı, duvardaki eski fotoğrafın üzerine düşüyordu. Fotoğrafta üç arkadaş omuz omuza durmuş, tuttukları balıkları gururla objektife gösteriyordu. Fatih’in yüzündeki gülümseme, sanki yıllardır aynı yerde onu bekliyordu. Adam titreyen parmaklarıyla çerçeveyi eline aldı. Başparmağını, fotoğraftaki Fatih’in yüzünün üzerinde usulca gezdirdi. Derin bir nefes aldı. Ne kadar uğraşsa da bazı sabahlar geçmiyordu. Çünkü insan, bazen bir dostunu yalnızca denizde kaybetmezdi. Onu her sabah yeniden kaybederdi.
Pencereyi açtı. Rüzgârın, kulağına bir şeyler fısıldar gibi aheste aheste esiyordu. Martılar vapurun üzerinde o günkü nasibini kovalıyor, deniz tüm cazibesiyle şehri selamlıyordu.Hayat herkes için yeniden başlamıştı. Oysa onun hayatı yıllar öncesinde denizin ortasında durmuştu.
Buğulu gözlerini ufka çevirdi. Titreyen dudaklarından cılız bir ses….
Affet beni.
Deniz Fatih’i bir kez boğmuştu. Serkan’ı ise her sabah ezanıyla yeniden.




