Yine dönmüştü bileğim acıya. Küçük bir taş parçası yetmişti her şeyi hatırlatmaya. “Unutmamıştım aslında ama artık daha dikkat ediyordum attığım her adıma. O adımlardandı dün attığımda. Ama bu sefer bir farkla. Belki de ilk defa karar vermiştim gerçek bir adım atmaya. Tabii yere sağlam basamasam da.

Çığlığımı duyan herkes etrafıma toplanmıştı. Seferberlik ilan edilmişti adeta Beyoğlu’nda. Ben ise zor da olsa atmıştım kendimi kaldırıma. Oturmuş, sonra da uzanıp tutunmuştum acılara. Birkaç dakika sonra acısı biraz dinmişti. Yavaşça bırakmıştım kapandığım bileğimi. Alnım ter içindeydi. Bu ter acının teriydi. Alın yazımı silmişti adeta bu acı. Yeni bir acı keşfetmiştim, ölüme komşu.

Biraz kaç dakika sonra kaldırımdan zor olsa da kalkmayı başarmıştım. Etrafımda toplanan kalabalığa teşekkür edip seke seke de olsa yeniden yürümeye başladım. Yolda birkaç defa oturup dinledim. Sonunda gelmiştim hastaneye güç bela. İlk iş röntgen istedi doktor. Gidip bende hemen çektirdim. Sonra doktorun odasına doğru yeniden yürümeye başladım. Tam geldiğim sırada odadan çıkan bir hastanın kapıyı açmasıyla kendimi içeride bulmuştum. Kapı aralığından görüp çağırmıştı doktor. Ben de tabii hemen girmiştim içeri.

Artık oturmuştum. Sadece dile gelmesini bekliyordum doktorun. Bir yandan da heyecanlıydım. Yıllardır ertelediğim ve beni attığımda gölge gibi takip eden bu acıyla yüzleşecektim. Birkaç dakika sonra dile gelmişti doktor. Yanıtlamam için bir soru yöneltmişti. Sakin ve aynı zamanda kendinden emin bir ses tonuyla, “Sizin hiç bileğiniz kırıldı mı?”

Soru karşısında şaşırmıştım. O an aklıma yıllar önce abimin böyle bir şey söylediğini hatırlamıştım hayal meyal. Ancak imkân verememiştim o zaman da şimdi ki gibi. Çünkü kırılsa nasıl durabilirdim bunca yıl? Kendi kendime sorup yanıtladığım soruları bir kenara bırakıp “Hayır,” diye yanıtladım sorusunu doktorun. Gerçekten de öyleydi ama. O ise adeta cevabımın üstüne yürümüştü verdiği cevapla. “Evet,” dedi, “sizin bileğiniz kırılmış.”

Ne söyleyeceğimi bilememiştim. Kafam iyice karışmıştı. Peki, şimdi ne olacaktı? Ne yapacaktım? Doktor son olarak içime öyle bir su serpti ki ona, tabii serpme demeyelim, çarpmaydı bu. Evet, tam olarak öyleydi. “Ancak meraklanmanıza gerek yok, kaynamış,” dedi.

Odadan çıkmıştım ve hastanenin koridorlarında yürümeye başlamıştım. Doktorun cevabındaki “kaynamış” kelimesine takılmıştım. Bir de habersiz nasıl kaynamıştım. Bunca yıl kırık bir bilekle nasıl yürümüştüm? Üzerine mi yürümüştüm acıların? İçimde sanki bir şiir başlamıştı yazılmaya.

Seke seke yürümeye devam ettim bir süre. Yanından geçmekte olan bir hasta yüzüme gülümsedi ve “Geçmiş olsun abi,” dedi. Bakışlarından anladığım kadarıyla uzun süredir buradaydı ve sohbet etmek istiyordu. Kimsesi yoktu. Ben ise çok ama çok yorulmuştum. Kırmak da istemiyordum.  “Kaynamış,” dedim. Kırılmak kelimesi her adımda yeni anlamlarıyla çıkıyordu karşıma. Alçıyı çıkardığımı söyledim ona. “Ben de senin gibi bir gün çıkarım buradan,” dedi. Kemik gibi çocuktu. Belli ki önemli bir hastalıktı. Sonra Allah acil şifa versin deyip ayrıldım yanından.

Asansöre artık birkaç adım kalmıştı. Hastanedeki işim bitmişti. Alçı alınmış ve eve gidebilirdim artık. Ne de olsa bileğim de kaynamıştı. Sonra asansör gelmiş ve binmiştim. Kapı kapanmış ve aşağıya doğru ilerlemeye başlamıştı asansör. Benimle beraber içimdeki şiirin de daha derinlere indiğini hissediyordum. Yaşayacaklarım da ona paraleldi zaten. Asansör inerken ikinci katta durdu. İçeriye tekerlekli sandalyeli ve ayağı alçıda bir adam girdi. Alçının üzerindeki imzalar ve yazılar takılmıştı gözüme. O an aklımdaki satırları yazmak istemiştim adamın alçısına. Gülümsedim adama. Geçmiş olsun dedim. Tam dile geliyordum ki birden durdu asansör. Kapı açılmıyordu. Asansörde kalmıştık. Işıklar da kesilmişti. Bir yandan da korkuyordum. Neyse ki birkaç dakika sonra ışıklar gelmiş ve asansör çalışmaya başlamıştı.

Asansör kısa süre sonra zemin katına gelmiş ve kapı açılmıştı. Sıfır noktasına gelmiştik yani. Artısıyla eksisiyle. Hastaneden çıktıktan sonra Sıra Selvi Yokuşu’nda  bir ara sokağa sapmıştım. Ara sokakta yavaş yavaş yürümeye başladım. Bakkaldan bir bira aldım ve içe içe yürümeye devam ettim. Bir ara yan sokaktan çıkan trans bir birey üzerime doğru yavaşça ilerlemeye başladı. Kimse yoktu sokakta, bizden başka. Bu sahne kırılmanın sadece bedenle sınırlı kalmadığını göstermişti. Çünkü yıllardır insanların ön yargılı, kötü niyetli ve yok sayan bakışları trans bireyi gökyüzüne bakmak zorunda hissettirmişti. Bende o rahatsız olmasın diye bakmadan geçtim yanından. İkimizde birbirimizin yüzüne bakamamıştık yani. Yeryüzündeki bakışlar yüzünden bakışları adeta gökyüzüne hapsolmuştu. Sonra geçip gitmişti yanımdan. Ondan sonra dedim ki kendi kendime aslında toplumdaki en büyük kırılma birisini yok saymakla başlarmış dedim. Beyoğlu’ndaki o eski ağaçlar gibi.

Yoluma devam ediyordum. Ara ara dinleniyor, biramı yudumluyordum ara sokaklarda. Bir ara insanın aklında şiirle dolaşması ne kadar zormuş diye geçirdim içimden. Gerçekten de öyleydi. Hem bedensel hem zihinsel olarak yorulmuştum artık. Şu aklımdaki şiiri defterime yazmak istiyordum bir an önce, unutmadan. Dile gelmişken o kadar. Muaf tutulmuşların barı dediğim  Muaf barada yaklaşıyordum. Bara artık neredeyse gelmiştim. Bir evsiz takılmıştı gözüme. Sakalı bütün yüzünü kaplamıştı. Eliyle bazı hareketler yapıyordu sokağın ortasında. Dikkatli baktığımda ya bir şeyler çiziyor ya da yazıyordu. Belki de şairdi. Muaf tutulmuşluğun şiirini yazıyordu kesin. Tabii okunmayacak olsa da hiçbir zaman. Bir süre izledim onu. Kendi dilinde şiirini yazdı ve kalkıp gitti. Umarım bir gün şiir olursun, dedim içimden.

Bara geldiğimde ise beni bir sürpriz bekliyordu. Dün kaybettiğimi düşündüğüm montum astığım yerde hâlâ duruyordu. Daha fazla unutmamak adına alıp sandalyemin arkasına astım. Bir bira söyledim. Sonra not defterimi açıp tüm gün aklımda taşıdığım kelimeleri yazmaya başladım. Başlayış o başlayış, baktım satırlar şiir olma yolunda tüm engelleri aşmış ve ipi göğüslemişti kısa sürede. Şiir biter bitmez kalemi hemen bıraktım. Sonra sipariş ettiğim buz gibi biranın yarısını tek seferde bitirdim. Derin bir oh çekip özgürlük bu olsa gerek diye düşündüm. O ara da yan masadan şiddetli bir kırılma sesi gelmişti. Masada tek başına oturup kitap okuyan kadın yanlışlıkla bardağını düşürmüş ve bardak adeta tuz buz olmuştu. O an barda kısa bir sessizlik olmuştu. Sonrası herkes kadını alkışlamaya başladı. Şimdide gülmekten kırılıyordu herkes. Harika bir sahneydi. Yaşadığımı hissetmiştim uzun süreden sonra.

Kırılmak yeni bir anlamla yine çıkmıştı karşıma. Alkışlar bittikten sonra ayağa kalkıp bardaki herkese aslında yıllardır kırılıp sonrada habersiz kaynayanlara masamdaki şiirimi okuyacaktım.

 

Yıllar geçmiş

Kaynamışız habersiz

Bir kemik gibi

Doğru ya da yanlış

Yürümüşüz yine de

Üstüne basa basa acıların

Kimi zaman da atmışız

Zor da olsa kendimizi kaldırımlara

Teşekkürü borç bilip

Tutunmuşuz anılara

Abonelik
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments