
Bana Fırlama Ahmet derler. Tıp literatürüne geçmedi ama bizim mahallede bu belli başlı bir doğum türü olarak kabul edilir. Sezaryen ne ki, normal doğum dediğin nedir? Asıl marifet kayınbabaya tık demeden evin içindeki o ayıp rejimini yıkmadan sokak ortasında şak diye dünyaya gelebilmektir. Mahallenin bana taktığı bu lakap bir karakter tahlili değil hadisenin tam kendisidir.
Evde dedem karar verir, babaannem uygular, annem doğurur, babam çalışırdı. Benim görevim ise sadece erkek olmaktı. Dedemin adını da sırtıma yükleyince vazifemi daha kundaktayken tamam saymışlardı. Ayıp ise dedemden bile yaşlıydı, evin en çalışkan ferdiydi. Kimse ne zaman geldiğini bilmez ama herkesten önce kalkar herkesten sonra yatardı. Sofraya oturur, odaları dolaşır, konuşmaları dinlerdi. Evin tek erkek çocuğu olmam, dedemin adını taşımam bile ayıp kalkanını delememişti. Babam beni sevecekken dedemin boğaz temizliğine takılır, ağzına ayıp filtresini takar adeta gizli bir örgütün parolasını söylüyor gibi etrafını kolaçan ederek adımı fısıldardı. Bizim evde ayıp, evlat sevgisini bile budardı.
Ayıp evin düzenini korurdu, babaannem ise nüfusunu. Diploması yoktu ama nüfus planlama merkezi gibi çocuk yapmanın profesörüydü babaannem. Kendi hesabına göre yöntemi hiç şaşmamış. İlk çocuğunun adını “Teknur” koyarak hem cinsiyeti hem sayıyı sabitlemiş, ikincinin adını da “Durdu” koyarak bir kız bir erkek defteri kapatmış. Sıra anneme gelince cinsiyet reçetesini cömertçe paylaşmış ama bizimkilerde her çocuk bir sonrakinin istikametini belirleyen zincirleme kazaya dönüşmüş. Babaannemin istatistiklerini yerle bir eden annemle babam önce halayın başına “Songül”ismini vererek evdeki dengeyi daha ilk daireden tescillemişler. İkinci de kız olunca umutlar sönmemiş “Döne” diyerek dönsün istemişler. Üçüncü de ev ahalisini hafif bir ter basmış,“Döne” dendiğinde dönmüyorsa “Döndü” deyince dönsün diyerek hem dördüncü çocuğun yolunu açmışlar hem de cinsiyetini belirlemişler. Artık babaannem kaderin kulağını çekmiş olacak ki dördüncü olarak nihayet ben doğmuşum ve dedemin adını vermişler. Benden sonra doğan kardeşimin ne bir talih döndürme ümidi yüklenmiş sırtına ne de bir cinsiyet hesabı. İsyanın nişanesi olarak adını “Yeter” koymuşlar.
Babaannemin beklenti ve durdurma duası olan bütün bu isimler, o sobalı evin içinde ayıbın etrafında dolanma gayretiydi. Nerenin lordu, nerenin arşidüküydü gelecek olan bilinmez ama erkek çocuk olacak, dedemin adı yere düşmeyecekti. Sanki çocuklar da gökten zembille inecek, erkek çocuk doğurulmayıp aileye bahşedilecekti.
Kış geceleri soba sönmeye yüz tuttuğunda babaannemle annem arasında sessiz bir güğüm kapmaca oyunu başlardı. Sobanın üzerindeki güğümü ilk kim kapacak, banyonun suyuna ilk kim girecek yarışı aslında evin içindeki o gizli saatlerin o saklanan gecelerin nöbet değişimiydi. Babaannem anneme güğümü kaptırdığı sabahlar o odadan bir erkek torun müjdesi çıkacağı umuduyla annemin ayıbının üzerini örterdi. Ayıp çocuk yapmayı günah saymazdı. Çocuğun nasıl yapıldığını hatırlatacak her şeyi günah kadar sessiz kılardı. Duvarların ince, mahremiyetin kalın olduğu evde herkes hayatın nasıl çoğaldığını bilirdi. Ama bilmek başka görmek başka. İş annemin karnının büyümesine gelince günah olmayan şey ayıp olurdu. Hele ki dedemin göreceği kadar görünür olmak, ayıbın ete kemiğe bürünmesiydi.
Babaannemin altın gününün olduğu gün doğmuşum ben.Koltukta heybetiyle oturan dedem, etrafta koşuşturan üç ablam ve tüm odaları dolduran ayıp. Ne yatak odasına sığabiliyor ne de salondan dışarı adım atabiliyor. Tam o anlarda ise annemin karnındaki ben, içerideki tüm bu boğucu nizamı ve ayıp duvarını toptan yıkmak için dakikaları sayıyordum. Annem önce dişini sıktı sonra yastığı ısırdı. Zaten annem doğum yaparken hiç zorlanmamış, doğuruyorum derken zorlanmış. Durum ciddileşip de içerideki sessizlik kör kuyu olunca annem çareyi ablalarımdan birini görevlendirmekte bulmuş. Yalnız ayıp sancıyı bile başka kılığa sokuyor, kendi lisanınca söyletiyor. Ablam ancak “karnı ağrıyor annemin” diyebilmiş. Neyse ki dedem yılların tecrübesi durumu anlayınca hemen ambulansı tuşlamış. Bana sorarsanız o siren bütün mahalleyi “ayıp, ayıp, ayıp” diye yara yara girdi sokağa. Annem merdivenleri sancıyla değil de utançla inmiş. Apartman kapısıyla ambulans arasındaki o iki adım mesafe hayatının en uzun yolu olmuş. Ben de tam orada sokakla ambulans arasında şak diye dünyaya gelmişim. Filmlerdeki gibi sıcak suya bile gerek kalmamış. Tüpçü elindeki tüpü bırakmış, bakkal dükkanının önüne çıkmış, kasap önlüğüne elini silmeye bile fırsat bulamadan koşmuş, sütçü bidonuyla yetişmiş. Bütün mahalle ambulans sesine merakla pencerelere kapı eşiklerine çıkmış. Tam kadro herkes oradaymış. Beni dedemden saklamak isteyen ayıp mahallenin ortasında cümle aleme ilan etmiş. Annem o güne dek içinde biriktirdiği ne kadar ayıp varsa hepsini tek nefeste dışarı vermiş. Kordonum kesildiğinde bakkal çırağı alkış tutuyor, Nuriye teyze kafasını sallıyormuş.
Hayata herkes hastanede, bir evin odasında, olmadı aralık bir perde arkasında başlar. Ben sokak ortasında başladım. O günden sonra bizim evin ayıbı sokaklara serildi, hikayesi de dillere kaldı. Bu ayıp bize bir ömür boyu yeter, artanı da çocuklara, torunlara kalır. Ben daha kundaktayken kendime bir lakap, mahalleye de bir ömürlük malzeme çıkardım.
Bana fırlama Ahmet derler. Günahım yok, ayıbım çok.




