
Zaman, mutfak masasındaki muşambanın rengini soldururken ardında sarı bir iz bırakmıştı. Haldun, parmağını o izin üzerinde gezdirdi. Otuz yıl önce dökülen bir çay lekesi miydi, yoksa sadece gün ışığının aynı noktaya ısrarla düşmesinden kaynaklanan bir yorgunluk mu, seçemiyordu. İnsan yaşlandıkça hafızası da o muşambaya benziyordu; en derin yaralarla en sıradan anlar aynı donuk sarılıkta eşitleniyordu.
Odanın duvarındaki kurmalı saat, ritmik bir baltayla sessizliği parçalıyordu. Tik. Tak. Haldun, saatin sesini ne zaman duysa, göğsünün tam ortasında bir sarkaç sallanmaya başlardı. Babasından kalma bu ahşap kutu, zamanı ölçmüyor, aksine onu odanın içine sızdırıp eşyaların üzerine mıhlıyordu. Duvardaki solgun aile fotoğrafı, çerçevenin içindeki tozlar, sehpanın üzerinde unutulmuş paslı tırnak makası… Hepsi bu tıkırtıyla biraz daha eskiyor, biraz daha geçmişe gömülüyordu. Saat her vurduğunda, babasının bıyıklarındaki tütün kokusu ve annesinin mutfaktan gelen terlik sesleri duvarların arasından fırlayacakmış gibi oluyor, sonra aynı hızla ahşap kasanın karanlığında kaybolurdu.
“Gitmeyebilirdin,” dedi boşluğa doğru. Ses, odadaki kadife mobilyaların kumaşına çarpıp emildi. Kime söylediğini kendisi de unutmuştu. Otuz yıl önce tren garında arkasına bakmadan yürüyen Sevda’ya mı, yoksa geçen kış soğuk bir salı günü kalbi duran kedisi Mıstık’a mı? İkisi de ardında aynı sessizliği bırakmıştı. Gidenlerin ardından kalan boşluk, cüsselerinden bağımsız, hep aynı büyüklükte oluyordu. Sevda giderken istasyon şefinin düdüğü ne kadar keskinse, Mıstık’ın gidişindeki o sessiz, soğuk kaskatılık da o kadar ağırdı. İkisi de Haldun’un takvimini aynı yerinden yırtmıştı.
Masadan güçlükle kalktı. Dizlerindeki protezlerin sızısı, ona etten ve kemikten yapıldığını hatırlatan yegâne şeydi. Pencereye yürüdü. Ankara’nın gri isi, camın dış yüzeyine ince bir tül gibi serilmişti. Karşı çatının pervazına tüneyen güvercinler, gökyüzünün kurşuni ağırlığı altında kanat açma hevesini çoktan yitirmiş birer taş heykeli andırıyordu. Sokaktan geçen hurdacının sesi, sokak aralarında yankılanarak yükseldi: “Eskiler alıyorum…”
Haldun gülümsedi. Yüzünde beliren müphem tebessüm, dudaklarının kenarında kırık ve hüzünlü bir çizgi olarak donup kaldı. Hurdacı haklıydı, dünya sadece eskiyen şeylerin üzerinde dönüyordu. Cebinden, pirinç gövdeli eski bir cep saati çıkardı. Sevda’nın o puslu garda zamanın göğsünden söküp ona fırlattığı son emanetti bu. Her saat başında bir saniye geri kalan yelkovanı Haldun’u o veda anına doğru amansızca geri çekiyordu. Kurma kolunu yavaşça çevirdi. Dişlilerin birbirine sürtünürken çıkardığı o ince, metalik feryat odadaki büyük saatin tok sesine karıştı. Two-part bir koro gibiydiler sanki; biri geçmişi amansızca çağırıyor, diğeri geleceği iştahla tüketiyordu.
Masaya geri döndü, soğumuş çayından bir yudum aldı. Gözü yine muşambadaki o sarı lekeye takıldı. Birden fark etti: Leke büyümüyordu, ama etrafındaki her şey beyazlığını kaybedip yavaş yavaş onun rengine yaklaşıyordu. Duvar kağıtları, perdeler, hatta kendi saçları ve ellerindeki yaşlılık lekeleri… Dünya, yavaşça ve hissettirmeden, kendi lekelerine benzeme yarışıydı.
Büyük saatin sarkacı, göğsünde son bir boşluk açarak sallandı; içindeki eski yaylardan biri, veda eden bir tel gibi incecik titredi. Haldun, kirpiklerine sızan griliğe teslim olup gözlerini kapattı. Ankara’nın sinsi sisi artık pencerenin değil, zihninin içindeydi; zaman, mutfaktaki o sarı lekenin girdabında durmuş, onu ömrün en tanıdık kuytusuna, kendi karanlığına çağırmıştı.




