
İkimizi de öldürecek kadar uzun bu hayat,
Şu zalim şüphe bıraksa insanın yakasını;
Yaşamak ve seni yazmak kalsa…
Kaygılıyım diktiğim putlarla göz göze gelmekten.
İbrahim’in baltasıyla kırmak yerine
Parlak camların arkasında sergiledim umut taşlarımı.
Ölmedim, enginlerimde yatan
Yeleleri rüzgâr kokan atlarım yüzünden.
Gençtim ben, dünyaya düşen Âdem kadar çıplak.
Rüzgâr nereye savurduysa oraya aittim.
Ne cennet hatırladım ne de toprağın sıcaklığını.
İsmim bile ben doğmadan yorulmuştu.
Çıplaklığım köreltti Âdemoğlu oluşumu;
Utanç bile sonradan öğretildi bana: önce düşmeyi,
Sonra insan olmayı öğrendim.
Yola kendi ellerimle yonttuklarımdan utanarak çıktım.
Bilmezdim beni yerden yere vuracak olan düşlerimmiş.
Hayata gücenikliğimi sormaya gücüm yokmuş.
Bilmezdim sudan incineceğimi,
Göğsümden çekip çıkarılan karaltıyı özleyeceğimi.
Şimdi raks eylerken gençlik uykularımda
Hatırla yılın hangi günüydü ürpertili sevişmelerimiz;
Hatırla birbirine değen dudakların tuzlu tadı,
Ağaçların hangi yaprağını silkelemişti.
Şehirde gezerken yüzümden akardı geceler,
Yazarken kendimle tanışıklığım belli olurdu.
Kendi gölgemde serinlemek için durabilirdim sadece.
Biz seviştikçe geceleri kaynatan yürek,
Çarmıha gerilmekten korkmadan uzan dizlerime
Ve toprağın sıcaklığıyla ondur yaralarımı.




