Daha sabah ben gözümü açmadan bir koku dolanırdı odaların içinde. Bazen naftalinle karışık ağır bir kolonya bazen ıslak yün kokusu bazen de otobüs bagajında gelmiş gibi mazotla karışmış köy peyniri kokusu. O gün eve kimin geldiğini kokusundan anlardım. Kim gelmiş diye sormazdım. Kolonya sertse adliyede işi olan biri gelmiştir. Sobaya sinmiş rutubetle karışık kömür kokusuysa gece otobüsüyle hastaneye gelen bir akraba vardır. Ama kokuların en ağırını Almanya’da yaşayan halam getirirdi. O gelmeden günler önce kokusu gurbetten yola çıkardı. Çamaşırlara sinmiş ağır bir yumuşatıcı, yıllarca kapalı kalmış odaların havası, bavullarda beklemiş kumaşların kokusu… Hepsi birbirine karışırdı.

Oturduğumuz ev de onundu. Yıllar önce biz şehir merkezine taşınınca kendisi teklif etmiş evine oturmamızı. Ondan önce kocası taraf akrabalarını oturtmuş evine ama hiçbirinden memnun kalmamış. Babam da bacısının evi, kira derdi yok, yazın gelip kalacağı da bir ay, kiraya vereceğimiz parayı da biriktirip kendi işimi açarım, hem bahçesi de var odaları geniş, oturalım demiş anneme. Kabul etmişler. Bizimkiler, babamın arkadaşının kereste dükkânından taksitle yaptırdığı iki somya bir yatak olan az bir eşyalarını da sırtlanıp ellerinde bir bavul iki de kap kacak, kucakta iki çocuk halamın evine gitmişler. Meğer ev sandığımız kadar bize verilmemiş. İki gün sonra halam yola çıkacakken eşyaların tamamını iki odaya istifleyip kilide koymuş. O ferah, geniş denilen ev de iki oda bir salon bir mutfak kalıvermiş bize.

Biz eve yerleştikten 6 ay kadar sonra köydeki Çekiş halanın kocasından ayrıldığı haberi geldi. Gidecek yerinin olmadığı da haberinin ardı sıra geldi. Almanya’daki halanın talimatı ile Çekiş halayı yanımıza yerleştirmeye karar verdiler. Elinde bir bavul, kucağında iki çocuk, diliyle beraber çıkageldi Çekiş hala. Çekiş hala giderken çekişerek gitmişti gelirken de çekişerek geldi. Çekiş halanın diline düşen hiçbir şey olduğu gibi kalmazdı, ya eksik bulunurdu ya fazla ya yanlış yapılmış olurdu ya da geç kalınmış. Sabahları annem yerleri süpürürken süpürgenin sesine, öğlen yemek pişirirken tencerenin kapağına, akşam babamın eve gelişine kadar her şeyle çekişirdi. Bir gün komşunun çocuğuyla, ertesi gün bakkalla sonra köydeki bir akrabanın gıyabında hatta geçmişlerinin ruhu ile… Konu hiç bitmezdi. Onun olduğu yerde sessizlik uzun süre barınamazdı.

Çekiş halanın bize gelmesinden 6 ay sonra köydeki Ağıt halanın kocasının ölüm haberi geldi. Almanya’daki halanın talimatıyla Ağıt halayı da yanımıza yerleştirmeye karar verdiler. Elinde bir bavul, kucağında iki çocuk, hiç bitmeyen hüznü ile çıkageldi Ağıt hala. Ağıt halanın dilinde sevinç bile uzun süre yaşayamazdı. Her şeyden nemalanır, üzerine alınır, mutlaka ağlayacak bir şey bulurdu kendine. Öyle sessiz ağlamayı da bilmezdi. Omuzları sallanır, sesi evin öbür ucuna kadar giderdi. Bir başlarsa hıçkırıkları kendinden önce odaya girerdi. Düğünde gelinden çok ağlar, askerden dönene sarılır yine ağlardı. Bazı köylerde ağıt yakmaları için kadın çağırırlarmış, bizim köyün böyle bir masrafı yoktu.

Almanya’daki halam geldiğinde yıl boyu üzerine kilit vurulmuş o iki odanın kapısını törenle açardı. O odalar halamın krallığıydı. Halamın gelişi bizim için evin bizden geri alınmasıydı. O bize gelince sığıntı gibi olurduk. Kendi evimizde misafirliğe çekilirdik. Malı çok kıymetliydi halamın. Sanki eşyalar nefes alsın diye değil biz eksilelim diye açılırdı o kapılar. Malına mukayyet bize muhanetti halam. Her geldiğinde kilitli odalardan eşyalarını çıkarır, imtina ile sererdi. Koltuğundan halısına, sehpasından perdesine her şeyiyle evi elimizden alırdı.

Boyası, badanası, döküntüsü, rutubeti, kışın soğuğu bizim olan ev; yazın güneşi, dışarıdaki çeşmenin serinliği, babamın onlar gelmeden hazırladığı bahçesi, meyvesi ile onların olurdu. Sabahları uyandığım kokuların müsebbibi de halamdı. Gelen herkes halamın evine geliyordu. Evin tapusu halamın, misafiri halamın, külfeti bizimdi. Dışarıdan bakan bizi halamın iyiliğiyle geçinen insanlar sanırdı ama gel gör ki halamın muhanetliği bize camlara çarşaf gerdirirdi. O güzelim perdelerin yerine çerçevelerin köşelerine çaktığımız çivilerin üzerine gerdiğimiz çarşaflar. Kendi perdelerini geldiğinde takar, giderken söker kaldırırdı. O gidince ev tekrar bize benzerdi. Annemin eli bulaşıktan çıkmaz babam bir kişinin daha odununu, kömürünü, çayını nasıl çıkaracağını düşünürdü. Biz ise tek göz odalarda biraz daha sıkışır; kışın misafir, yazın halam gelenlere yer açardık. O geniş ferah bahçeli ev biz yerleştikten hemen sonra küçülmüş, çekiş halanın dili ağıt halanın hıçkırıkları derken daha da daralmış, iki odaya eşya istifleyen halam kalan iki odaya da insan istiflemişti. Eve yerleşmeden önce babamın iş açarım umuduyla biriktirdiği para da erimiş bitmiş, Allah da bizi böylece muhanete muhtaç etmişti.  

Muhanet halanın koridorda yürümesiyle tahtalar feryat ederdi. Ev onun o kilitli odalardaki hantal koltukları andıran gövdesinin ağırlığı altında bir tarafa doğru hafifçe yatardı. Salondaki somyalar halam üzerine oturduğu an ezile büzüle iyice yere yaklaşır, yayları birbirine sürttükçe muhanetliğin makamında pes bir ses çıkarırdı. Muhanet olduğu kadar ağır, ağırlığı kadar da doğurgandı halam. Her sene kucağında kırkı yeni çıkmış taze bir bebekle gelirdi. O doğurdukça duvarlar üstümüze gelir ev biraz daha küçülürdü. Bizimkiler o dertte tasada üremeyi iki çocukta bırakırken halam her gelişinde evi biraz daha daraltır kendi doğurduklarını da üzerimize yığardı.

Muhanet hala geldiğinde eşyalarını kilitten çıkarırdı ama bu defa erzakları kilitlerdi. Çayı, şekeri, pirinci, bulguru… Evde ağza değecek ne varsa hepsi kilitteydi. Babamın bahçede yetiştirdiği üzümler bile kurtulamazdı muhanetten. Daha dalında ekşi korukların hesabını salkım salkım tutan kadındı benim halam. Mutfağın karşısındaki oda ona ayrılırdı geldiğinde. Evin diğer odalarına benzemezdi orası. Daha serin daha sessiz daha yasaktı. Kapısı her açıldığında muhanetin o ağır yumuşatıcı kokusu evi sarardı. Gözüm ekşi yeşil koruklara takılırdı hep. Hava sıcak, oda serin, koruklar daha da serin. Muhanetin odasında bir şey eksildi mi çocukları dizerdi karşısına. Bir avuç şeker, birkaç salkım koruk, yarım kalmış sabun fark etmezdi. Muhanet halanın hesabı şaşmazdı. Kimseden bir itiraf gelmeyince savururdu tehditlerini. Gece herkesin yatağının altına suda nohut koyacağını söylerdi. Yalancının nohudu şişecek, karnı da şişecek, yalancının nohudu patlayacak, karnı da patlayacak. O geceler dilimde ekşi koruk tadı, burnumda muhanetin kokusu, karnımda nohudun ağrısı yumardım gözlerimi. Sabah ilk iş nohuduma bakardım. Karnım gibi şişmiş ama patlamamış olurdu.

Bir gün kokuların en güzeline uyandım. Babaannemin beyaz, kenarları boncuklu tülbent kokusu… Muhanet hala gideli bir hafta olmuştu. Ev nihayet onun ağırlığından kurtuluyor, yavaş yavaş kendi hafifliğine kavuşuyordu. Biz yine çektik o beyaz çarşafları camlara, attık Muhanet’in dünyasını dışarı. Serdik somyaların örtüsünü. Babaannemin bize gelişi Muhanet halanın kilide koymayı unuttuğu elbiselik kumaş içindi. Muhanet hala arayacak kumaşın akıbetini söyleyecekti. Bunun için de babaannemi vekil tayin etmişti. Elbiselik kumaş deyip geçmeyin, annem kaldırırken gördüm. Muhanet’in tee Frankfurtlardan gözünün kaldığı kadar var. Nihayet öğlene doğru beklenen telefon geldi. Babaannem bize dönüp eliyle bir sus işareti yaptıktan sonra ahizeyi kulağına götürdü. Muhanet halanın sesi somyaların yayını ezip yere yaklaştıran gövdesi gibi ağır ağır çöktü evin üstüne. Babaannem hiç konuşmadan dinledi. Arada bir “he kızım”, bir de “tamam” diye mırıldandı.  Telefonu kapatıp somyanın ucuna oturdu. Ağıt halaya dönüp “sana değil kızım” dedi.  Ağıt hala ağıdın kuyruğundan tuttuğu gibi hıçkırıklara boğuldu. Sanırsın kocasının ölüm haberini yeni aldı. Çekiş halaya dönüp “sana da değil” kızım dedi. Çekiş halanın dişlerinin arkasındaki bilenmiş dili bir karış uzadı. Sanırsın yıllardır aradığı kavga, Frankfurtlardan bir top kumaşa sarılıp kapısına gelmişti. Babaannem söyledi, çekiş halanın dili dizlerine değdi. Ağıt hala bir yumdu on döktü. O ara babaannem Muhanet halanın emaneti olan kutuyu açıp da elbiselik kumaşın yerinde yeller estiğini görünce evin içindeki uğultu bıçak gibi kesildi. Çekiş halanın dili damağına yapıştı. Ağıt halanın hıçkırıkları boğazında kaldı. Birkaç saniye ev öyle bir sessizliğe gömüldü ki Muhanet hala sanki o kilitli odadan çıkıp geldi de hepimizi hizaya dizip korukların hesabını sorduğu gibi kumaşın hesabını soruyordu. İçeriden bir feryat koptu o sıra. Herkes annemin sesinin olduğu odaya yöneldi. Kapının önünde birbirimizin ardına yığıldık. Biri diğerini itmeden içeri bakamıyor, bakan gördüğünü söyleyemiyor, kimse ilk sözü ağzına almak istemiyordu. Uğruna ağıtlar yakılan Frankfurtlardan hali hatırı sorulan babaannemin vekâleti ile mahkemesi kurulan, halamın kilitli odalardaki saltanatının sırma işlemeli sancağı, muhanetliğin parasıyla pullu kibriyle parlak, yaldır yaldır elbiselik kumaş çoktan kaderine razı getirilmişti. Kumaş kardeşimin hayal dünyasının bir parçası olmuştu. Kardeşimin elinde kocaman bir makas oyuncak bebeğine gururla bakıyordu. Kumaşın yaldızları yerdeki hasırın üzerine dökülmüş, Muhanet’in dünyası parça pinçik edilmişti. Kardeşim başını kaldırıp yüzümüzdeki dehşet ifadesine gülümseyerek baktı.  Yüzündeki o gülüş Muhanet’in karşısındaki ilk ve son zaferiydi. Benimse karnımda on bin yüz nohut birden patladı. Dilimde korukların hepsini birden yemişim gibi ekşi bir tat, burnumda leş gibi Muhanet’in kokusu…

Abonelik
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments