
Her şey bir şakayla başlamıştı. Fakat hayat, dalga geçilmeyecek kadar bütün ciddiyetiyle sert rüzgârlarını estirmeye devam etmişti. Zaten bu coğrafyada kışları soğuk ve sert geçerdi; bir dalgayla Akdeniz ılımanlığı elde edilemezdi ki. Ama çaresizlik insana her şeyi yaptırıyordu işte. Asla yapmam denilen şeylerin içinde başrol oyuncusu oluverir de hiç farkına varmaz insanoğlu, kural dışına çıkmak zorunda kalır. İşte o durumlardan biri yaşanıyordu Şeref ve ailesinin evinde. Kimseye bir zararı dokunmayan aksine faydacı bir görüşe sahip ismiyle müsemma biriydi Şeref. Kendisinin köyde yardım etmediği, hayatlarına güzel dokunuşlarda bulunmadığı kimse hemen hemen yoktu. Herkes onu sever, sayar, akıl danışırdı. Kim derdi ki böylesine bir lider ruhlu, onurlu kişi bir çocuğun aklıyla hareket edecek kadar çaresizlik içinde kalacak. Henüz iki çocuğu vardı onun; Cabbar ve Nazike isminde. Cabbar; haylaz, dediğim dedik, yemeğe düşkün, biraz da bencile kayacak bir kişiliğe sahip. Nazike ise ismine rağmen kaba tavırlar sergileyen iri yarı cüsseli biridir. Şerefin günlerdir içinden çıkamadığı, kendisini bir ağ gibi saran derdine bu iki çocuğun konuşmaları çare olmuştu. Evet; herkes tarafından sevilen ve sayılan bir Şeref vardı, ama henüz kimseyle çatışmamış, kimsenin kuyruğuna basmamıştı. Nereden bilecekti ki insan nankör, insan cahil; onun bir çıkarına dokundun mu vefasız bir haine dönüşebilme yeteneğine sahip oluveren karmakarışık bir canlı! Çıkarlarına dokunmuştu Şeref de. Tavuklarına değil gölgelerine kışt, demişti. Küçücük bir mevzu husumete kadar ilerlemişti. Sıradan bir hayatı yaşayanların sadeliğini kıskanıp onları aşağı çekmek isteyenlerle doluydu hayat, bunu geç fark etti Şeref. Artık buralarda barınamazdı, sadece kendisi değil ailesi de tehlike altındaydı. Günlerce nasıl bir yol izleyeceğini, bu dertten nasıl kurtulacağını düşünmekten sinir sistemi harap olmuştu. Yine derin düşüncelere daldığı, bir sese bile tahammülü kalmadığı bir akşamda çocukların itişip kakışarak kendisine doğru koşuşturduğunu görünce lahavle çekti. Kızmak istemiyordu onlara ama sabrını epey zorluyorlardı. Önde Cabbar, arkada Nazike ağlayarak geldiler. Korkudan hemen öne atlayıp ‘‘Önce Nazike başlattı baba.’’ dedi Cabbar. ‘‘O, beni vurdu baba.’’ deyip hıçkırarak ağlayan Nazike’ye cevaben ‘‘Şakacıktan, sadece şakaydı. Bak, silahtaki su da bitti zaten. Bak bak, kendime de sıkıyorum, bak kendi kendime.’’ deyince Şeref’in beyninde bir şimşek çaktı. Dışarıda koştur koştur yağan yağmur da bir şimşek gönderdi, ardından yıldırım. Aniden biten lüküs lambasıyla oda karanlık bir hâle bürünürken içeriyi aydınlatan yıldırak, Şeref’in yüzünde karar kıldı. Yeryüzüne düşen tek saika olmuştu, o da kapılarının önündeki ağacı ikiye bölmeye gelmiş gibiydi. Bölünen sadece ağaç değil, Şeref’in vicdanı da olmuştu. Şimdi bir karar eşiğindeydi. Ya aklına geleni yapıp bu dertten kurtulacak ya da aynı kederle diken üstünde durmaya devam edecekti. Hayatında hiç bu denli ikilemde kalmamıştı. Hep doğru olanı yapmıştı, vicdanı rahat bir şekilde. Belki de sınanmamıştı. Şimdi o eşiği geçip kendisi ve ailesini koruma yolunu seçmeliydi. Susmayan vicdanı sağlıklı düşünüp bir plan yapmasını engelliyordu. Sonrasında altmış gün oruç tutma tövbesinde bulunacağı o tercihini verdi, daha fazla düşünmeden. Biraz daha düşünse cayacaktı. Evet, dedi kendi kendine yakaza hâlindeymiş gibi. ‘‘Biz de vuracağız. Kedi kendimize, kendimizi. Vurıcaaaz.’’ diye mırıldanırken kimse bir şey anlamadı. Zaten çavuşun karısı da öyle demişti ya; ancak canınıza bir halel gelirse tayininizi isteyebilirisiniz, kurtulabilirsiniz, bu iblislerden diye. İşte somut bir delil verecek, gideceklerdi buralardan. Bütün planı ayrıntılı bir şekilde anlattı. Önce karısı sonra çocuklarına tekrarlattı bir yanlışlık olmasın diye. Bu akşam çok uygundu bu işi yapmak için. Yağmur olacakları sezmiş gibi bütün kötülükleri silmek ister bir tavırla alabildiğine hızlı yağarken lüküs lambası sönerek onlarla işbirliği yapmayı tercih etmişti, ne de olsa yardım ve yataklıktan kimse onu suçlayamazdı.
Şeref, pencereden şöyle bir ortalığı kontrol edip dışarı çıktı. Belindeki silahla üç, beş Allah ne verdiyse kurşunlattı; kendi evini, kendi kendine, şakacıktan yani. Çocuklarının ve karısının feryat figan bağrışlarıyla içeriye koşarak gitti. Üstünü, ıslanan elbiselerden kurtarıp pijamalarını giydi. Kargaşaya o da dahil oldu. Silah sesleri ve ardından gelen imdat çağrılarını duyup koşarak gelen komşuları korku içinde evlerine girdiler. Olan biteni onlardan dinlediler, çünkü bir şey gören olmamıştı. Tek görgü şahitleri Şeref ve ailesiydi. Olayı istedikleri gibi anlattılar ve bu alçak dünya sahnesinde yerlerini almış oldular. O taraklarda bezi yoktu Şeref’in ama mecburiyet insana neler yaptırır bunu yaşayarak öğrenmek zorunda kaldı. Çağrılan jandarmaya olaylar anlatıldı bir bir. Cemolar yaptı, evet evet onlardı kaçarken görmüşlerdi, zaten tehditler de alıyorlardı. Bütün köyün önünde tehdit etmişlerdi onları, köylüler de şahit. Tamam, oldu bu iş. Bu kadar basit olacağını hiç düşünmemişti Şeref. Cemolardan bir kaçı tutuklandı. Sadece kurşunlanma olsaydı belki az kalırlardı içeride ama işin içinde ağır yaralama da vardı. Zira Şeref kendi evini kurşunlatırken bir kişiyi de farkına varmadan yaralamıştı. İngiliz malı mavzerden çıkan beş kurşundan biri, o sırada Sakine’yi kaçırmaya çalışan Topal Coşkun’un kalbinin bir milim altına saplanmıştı. Yüzü koyun yatan Coşkun’dan kurtulan Sakine, koşarak evine gitti. Köylüler ne onun kaçırıldığını görmüştü ne de kurtulduğunu. Kör ve sağır olan babaannesiyle yaşıyordu Sakine. Köy yerinden büyük hedefleri vardı, uçsuz bucaksız, gökyüzü kadar engin. Okuyup hayatını kurtaracak, başına bela olan topal Coşkun’dan da kurtulacaktı. Köyü çok seviyordu ama insanları bir tuhaftı ona göre. Aynı yerde büyümüş, aynı hayatı yaşamış olmalarına rağmen dünya görüşü olarak çok farklıydı köylülerden. Bu yüzden doğru düzgün arkadaşı da yoktu. Zaten varı yoğu babaannesiydi. O da ölürse köyle bağı tamamen kopacaktı. Ve öldü de. Babaannesinin ölümüyle üniversiteyi kazanması aynı döneme denk gelmişti. İlk defa kırsaldan taşraya çıkmış oldu. Hayallerine adım adım yaklaştığı yeni şehre uyum sağlamada zorlanmamıştı.
Her sabah evden çıktığında gökyüzünün hangi tonda olduğunu merak edip başını yukarıya kaldırırdı, sonra da aşağıya. Yukarıda hayalleri, aşağıda ise köyünün toprağı göz kırpıyordu ona. Ne geldiği yeri ne de hayallerini unutuyordu. Çektiği onca cefalar onu olgun vefalı birisi yapmıştı. Yine her zamanki gibi gökyüzüyle yeryüzünü selamlayıp aheste aheste yürürken tramvayı kaçırmış olabileceğini düşünerek hızlandı. Tramvay durağına geçmek üzereyken iki çocuğun itişip kakışmaları dikkatini çekti. Bu şehre ayak bastığından beri korkardı tramvay çarpmalarından. Şehir efsanesi midir bilinmez ama bir kazada makinistin psikolojisini kötü etkiledi diye yaralı ya da ölen kişinin ailesinden tazminat alınmış. Gerçi kendisi olsa ardında aile diye bir şey kalmadığı için rahat ölebilirdi. Bütün bu düşünceler yeniden cereyan etmişti zihninde ve bu çocukların yaramazlıklarından çok korkmuştu. Gözünü onların üstünden ayırmadı. Çocuklar yapmayın, etmeyin tehlikelidir, demeye kalmadan erkek çocuğu kız çocuğunu ittirdi ve karşıdan gelen tramvayın beyin yakan sesiyle Sakine’nin çocuğu kendine doğru çeken refleksi aynı anda yaşandı. Fal taşı gibi açılan iki çift göz ve ağlayarak sarılan iki kız çocuğu. Aynı köyde yaşamalarına rağmen birbirini tanımayan iki kız çocuğu. Yine aynı zaman dilimde aynı şehre taşınmışlardı bihaber. Şeref’in kendi hayatını kurtardığını hiç bir zaman bilmeden yaşayan Sakine, hıçkıra hıçkıra ağlayan küçük kızın iyi olup olmadığını kontrol ettikten sonra bir hışımla diğer çocuğa baktı. Bir şey demeye kalmadan ‘‘Önce Nazike başlattı, abla.’’ dedi korkudan Cabbar ‘‘Şakacıktan, sadece şakaydı’’ diye eklemeyi unutmadan.




