
Son dersin bitiş ziliyle birlikte kampüsün üzerine yavaş yavaş bir yorgunluk çökmüştü. Mustafa’yla göz göze geldik. Hiçbir şey söylemeden aynı şeyi düşündüğümüz belliydi. Her zamanki gibi çay bahçesine gidecektik.
Çınar ağacının gölgesi masaların yarısını örtüyordu. Akşam serinliği ince bir rüzgârla kendini hissettiriyordu. Daha oturmadan Hüseyin Abi seslendi:
“Hoş geldiniz gençler!”
Mustafa gülümsedi.
“Senin çayı özledik abi.”
Çaylarımız gelene kadar sınavlardan, tezden, yaklaşan mezuniyetten konuştuk. Önümüzde uzanan hayat, henüz açılmamış bir yol gibiydi; merak uyandırıyor ama biraz da korkutuyordu. Tam o sırada ince bir ses duyuldu.
“Boyayayım mı abi?”
Başımı çevirdiğimde onu gördüm. On iki, bilemedin on üç yaşlarında bir çocuktu. Elleri boyaya bulanmıştı. Sanki ne kadar yıkansa çıkmayacak bir siyahlık işlemişti parmaklarına. Yan masadaki adam ayakkabılarını uzattı. Çocuk sessizce işe koyuldu. Ama benim dikkatimi çeken başka bir şeydi.Boya sandığının kenarında üst üste konmuş birkaç kitap vardı. Kapakları yıpranmış, köşeleri kıvrılmıştı. En üstte ise sayfaları dağılmaya yüz tutmuş bir İngilizce sözlük duruyordu. Ayakkabıyı bitirir bitirmez parayı cebine koydu. Sonra sözlüğü açtı. Dudakları kıpır kıpırdı.
Bir şeyler okuyor, duruyor, küçük bir kâğıda notlar alıyordu. Sanki bulunduğu yerden çok uzakta yaşıyordu. Bir ara sözlüğün arasından katlanmış bir kâğıt düştü. Üzerinde küçük harflerle yazılmış onlarca kelime vardı. “Her gün ezberliyorum abi,” dedi. “Niye İngilizce?” Omuzlarını hafifçe kaldırdı. “Bilmem… Dünyada benden başka insanlar da var ya… Onları merak ediyorum.” Cevabı beklediğimden daha büyüktü. Yaşına sığmayacak kadar. Mustafa dirseğiyle hafifçe dürttü.
“Ne oldu?”
“Şuna bak,” dedim. Çocuğu yanımıza çağırdık. Adının Hamza olduğunu öğrendik. Babası uzun zamandır evde değildi. Annesi sabah hava aydınlanmadan çıkıyor, hava karardıktan sonra dönüyordu. Hamza ise yaşına büyük gelen bir sessizlikle dolaşıyordu sokaklarda. Kimi çocuklar okul çantasını omzuna asıyordu. O ise boya sandığını…
Bir süre konuştuk. Sonra Mustafa’yla göz göze geldik. Bazı kararlar konuşulmadan alınır. Onu alıp kırtasiyeye götürdük. Yeni bir sözlük, birkaç defter, kalemler… Poşeti eline aldığında yüzündeki şaşkınlık uzun süre kaybolmadı. Sanki ilk kez biri onun kurduğu hayallere inanmıştı. Sonrası kendiliğinden geldi. Hamza akşamları bize uğramaya başladı. Birlikte ders çalıştık. Bazen bir matematik sorusunun başında yarım saat düşünürdü. Çözdüğünde ise yüzünde sessiz bir gülümseme belirirdi.
Bir gün pencerenin önünde dalıp gitmişti. “Neye bakıyorsun?” diye sordum. “Hayal kuruyorum abi.” “Neyi?” Bir süre sustu. Sonra gülümsedi. “Henüz bilmiyorum.” O yaşlarda çoğu insanın cevabı vardır. Hamza’nın ise hayalleri vardı. Belki de onu ayakta tutan buydu. Zaman geçti, mevsimler geçti, mevsimler boya sandığının yanında duran çocuk da değişti. Biz mezun olduk.
Hayat bizi farklı şehirlere, farklı telaşlara savurdu, yıllar geçti. Bir akşam telefonuma bir mesaj düştü. Tanımadığım bir numaraydı.
“Şahin abi…”
Bir an durdum.
“Ben Hamza.”
Çınarın gölgesi düştü zihnime, akşam serinliği, çay kokusu ve boya lekeleri içindeki o küçük eller.
Mesaj devam etti. “Abi… O sözlük hâlâ bende.” Bir süre başka mesaj gelmedi. Sonra ekran yeniden aydınlandı. “Bugün hukuk fakültesini kazandım. Telefon elimde kaldı. Pencerenin ardından akşam yavaşça şehrin üzerine iniyordu. Yıllar önceki o çay bahçesi yeniden canlandı gözümde. Çınarın gölgesi. Çay bardaklarından yükselen buğu, boya kokusuna karışmış eski kitapların kokusu… O gün bir çocuğun ayakkabı boyamasını izlemiştik. Meğer fark etmeden geleceğini de parlatıyormuşuz. Bazı insanlar hayatımıza uzun süre kalmak için girmez. Bazen sadece bir akşamlığına uğrarlar.
Ama geride bıraktıkları iz, yıllarca silinmez.




