İnsanlar bir bedenin uzuvlarıdır; yaratılışta aynı cevherden meydana gelmişlerdir. Bir uzuv acı çekerse diğer uzuvlar da huzur bulamaz.”

— Sadi Şirazi

Bazı sanatlar birbirine uzaktan akrabadır. Şiir ve sinema ise aynı sessizliğin iki farklı tercümesidir. Biri dünyayı kelimelerle kurar, diğeri ışıkla ve gölgeyle. Ama ikisi de insanın içindeki o adı konulamayan boşluğa, o derin özleme ve hiç dinmeyen arayışa dokunmaya çalışır.

Belki bu yüzden yıllardır yolum dönüp dolaşıp aynı coğrafyaya çıkıyor. Fars edebiyatının yüzyılları aşan dizelerine, İran sinemasının sessiz ve dingin görüntülerine… Bir Sadi Şirazi şiiriyle Abbas Kiyarüstemi’nin bir film karesi arasında görünmez bir bağ hissediyorum. Birinde kelimeler susarak konuşuyor, diğerinde görüntüler.

Şiiri her zaman insan ruhunun hafızası olarak gördüm. Sinemayı ise o hafızanın görüntüye dönüşmüş hâli olarak. Ne zaman Kiyarüstemi’nin filmlerini izlesem, bir yönetmenin değil, şiirin peşine düşmüş bir yolcunun dünyasına girdiğimi hissederim. Onun filmlerinde hikâyelerden çok bekleyişler, olaylardan çok sessizlikler kalır aklımda. Tıpkı bazı şiirlerin anlamını son dizede değil, bıraktığı boşlukta saklaması gibi.

Belki de bu yüzden onun hayatına dair okuduğum bir anı, yıllardır zihnimde bir şiir gibi yaşamaya devam ediyor.

Henüz on beş ya da on altı yaşlarındayken Mehdi Hamidi Şirazi’nin şiirlerine büyük bir hayranlık duyar Kiyarüstemi. Ancak hayran olduğu şairin kitaplarını satın alabilecek maddi imkâna sahip değildir. Bir gün, bir arkadaşının ağabeyine ait Şirazi’nin şiir kitabını yalnızca üç günlüğüne ödünç alır. Kitap fark edilmeden yerine konulmalıdır.

Genç Abbas için üç gün, bir ömür kadar uzundur.

O üç gün boyunca kitabın tamamını kendi eliyle kopyalar.

Sayfa sayfa.

Dize dize.

Kelime kelime.

Bir kitabı okumaz yalnızca; onu yeniden yazar.

Şiirleri kâğıda geçirirken hafızasına da kazır. Fakat zamanla beklemediği bir şey olur. Ezberlediği dizeler, ona artık eskisi kadar büyülü görünmez. Şiirin gizemi sanki kelimelerin arasında değil de, ulaşamadığı uzaklığın içinde saklıymış gibi gelir. Hayranlık duyduğu dizeleri ezberledikçe, onların büyüsünü kaybettiğini düşünür.

Aradan yıllar geçer.

Şiirleri ezberleyen o çocuk, dünyanın en önemli yönetmenlerinden birine dönüşür.

Bir gün Londra’da, ölüm döşeğinde yatan Mehdi Hamidi Şirazi’nin yanına götürülür. Karşısında, yıllar önce şiirlerini satır satır kopyaladığı şair vardır.

Odanın içinde ölümün ağır sessizliği dolaşmaktadır.

Kiyarüstemi’den, Şirazi’nin şiirlerinden birkaç dize okuması istenir.

Ve o, yıllar önce ezberlediği dizeleri okumaya başlar.

Bir zamanlar büyüsünü kaybettiğini düşündüğü şiirleri…

Şair sessizce dinler.

Sonra gözlerinden yaşlar süzülür.

Belki kendi gençliğini duyuyordur.

Belki yıllar önce yazdığı dizelerin başka bir insanın hafızasında yaşamaya devam ettiğini görüyordur.

Belki de şiirin gerçek ömrünün, şairin ömründen daha uzun olduğunu ilk kez hissediyordur.

O an yalnızca bir şair ağlamaz.

Şiir, uzun yolculuğunun ardından evine döner.

Bu hikâyeyi her düşündüğümde, zihnim beni yıllar sonrasına götürüyor.

Bu kez ölüm döşeğinde yatan kişi şair değil, Abbas Kiyarüstemi’dir.

Hastane odasında saz eşliğinde söylenen bir türküye kulak verirken gözleri dolar.

Onu ağlatan yalnızca melodi değildir.

Belki de bir ömrün özeti saklıdır o sözlerde:

Bir ömür daha lazım bize vefatımızdan sonra; çünkü bu ömrümüzü sadece umutlanmakla geçirdik.”

Bu sözleri her okuyuşumda Kiyarüstemi’nin filmleri geliyor aklıma.

Çünkü onun sinemasında insanlar hep bir şeyleri bekler.

Bir dostu.

Bir haberi.

Bir ağacı.

Bir yolu.

Bir ihtimali…

Belki de insan hayatı gerçekleşenlerden çok, gerçekleşmesini umut ettiklerimizden oluşur.

Yıllar önce ölüm döşeğindeki bir şairi şiirle uğurlayan Kiyarüstemi, yıllar sonra başka bir Şirazi’nin dizeleriyle uğurlandı.

Gençliğinde bir Şirazi’nin şiirlerini ezberleyen çocuk, yıllar sonra başka bir Şirazi’nin dizeleriyle sonsuzluğa uğurlanıyordu.

Ve ben her iki hikâyeyi düşündüğümde aynı şeye inanıyorum:

Şairler ölür.

Yönetmenler ölür.

Ama bazı dizeler yaşamaya devam eder.

Bir kalpten diğerine,

bir ömürden diğerine,

bir ölümden diğerine…

Ve belki bu yüzden bize bir ömür daha gerekir vefatımızdan sonra.

Çünkü bu ömrümüzü yalnızca umutlanmakla geçirdik.

Abonelik
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments