Y.Mori’ye…

Tekin değil, diyordum sürekli. Kendi kuyruğunu yiyen yılan imgesinde olduğu gibi kendi küçük parçalarımdan varmaya çalışıyordum varoluşun merkezi duygusuna. Elimizde duygusallığın çekici dünyasından, hissi derinlikten, doğanın ve tarihin insani yanlarına yönelen bilimsellikten ve sanatın hem meditatif hem de baştan çıkarıcı zihin durumlarından başka ne vardı ki? Nedenlerle uğraşmaktan yorulmuştum belki de ve sonuçları değerlendirmek de istemiyordum. Tam ortasında yer almak istiyordum hayatın. İnsana dair olan her şeyi hem sıfırlamak hem de yeni bir mimaride tüm güzelliğiyle yaşatmak… Ah, bir parça ilhamı kadehlemek ve örneğin tüm bir metin boyunca yayılmasını sağlamak. Tam da ihtiyacım olan şey. Daha ötesine yönelik geçici gerçeklikler bile insan hayatına eklemlenebiliyor ne de olsa. Var olduğumuz geniş an ve zamanda yaşadığımız, alımladığımız her şeyin toplamından bile fazla çünkü bu varoluş. Kadeh doluyor ve taşıyor işte, içinde bulunan deliklerden sızan o koyu kırmızı damlalar bile eninde sonunda kendi dünyasını var ediyor yeryüzünde; eski bir evde biriken toz taneleri gibi, hem bu dünyadan hem de ebedi. Herhangi bir yer olabilir miydi o halde, mekâna geciken sanrıların bir su altı dünyası gibi cirit attığı, kendi dolanımında? Öyle olsa bile, bilinç saf kendiliğinde devinmeyi, bir bedenin sınırları dahilinde bütünselliği hissetmeyi arzuluyor dışarısıyla. Ah, bu sınırsız değişkenlikler arasında tek bir alan da değil oysa beni rahatsız eden, kamçılayan. Biliyorum artık sebebimi de yerleşimimi de. Neyin içinde olduğunun her an farkında olan bir zihin kuyusuydu belki de delilik. Kuyudan tamamen kurtuluş mümkün müydü peki? Sanatın devinimleri bir ara yol açabilir miydi benliğime? Freud ve Jung gibi gelişmiş zihinlerin bile Roma karşısında elleri bağlanırken örneğin, ben kendim sahip miydim anlamı kendi devinimlerimde taşıyabilecek donanıma? Zamanında deneyimlediğim ağır psikotik atağın bile İtalya seyahatimin hemen ardına rastlaması bir tesadüf değilmiş belki de, anlıyorum. Ve zorunlu bir kuyuda bulunsa da şimdi dokunduğum her cümle, yükselen su ile birlikte bir zaman dilimi boyunca beni taşıyacak tekrar yarattığım evren. Ki kendimi tanıyor gibiyim artık. (Ya da gerçekten öyle mi?) Arzuladığım yeniliğin güvenli, ulaşılabilir bir alanda ortaya çıkmasını seviyorum örneğin. Bu nedenle bir metne ilk kez başlamak kadar bana ilham veren çok az şey var. Neyse ki sanat, biraz sadakatsiz bir sevgili olabilse de, aşktan daha yakın bir gerçeklikte yaşıyor kendi işleyişini. Zamana uzanmak istiyorum birden. Kopkoyu suların altındaki dünya bana yabancı değilmiş gibi birkaç kulaç atabilmeyi, dünyayı tekrar tekrar kurabilmeyi. Tekin değil, diyordum sürekli. Soluk bir tarihin biçimlenişinde kayıptı ormanlar. Yeni mekânlardan da çok eski duygular ulaşıyordu boşluğuma. Oysa ne görüntüler yanımdaydı, ne de tanıdık bir merdivene varmıştı sular. İnişler, çıkışlar, zeminler ve zırhlar. Tam da böyle bir denklemdi yaşam. En dibe battığın anda alt kattan bir ses yükseliyordu ve öylece duramıyordun olduğun yerde. Dipsiz kuyularla göğü aşan kuleler birbirleriyle dosttu belki de. Ve bunu kaldıramıyordu yerküre. Eninde sonunda aynı denize açılıyordu damarlar. Beş kuruş bile etmiyordu gemiler. Uzaydan fark edilen, geniş mavi bir düzlüktü sadece. Geçerliliği olmayan bir dil gibi çeviremiyordum ben de denklemi ömrüme, ve daralıyordu yıllar zamanın şarkısında. Belki de çevrilemeyen bir dilin peşindeydim. Şeylerin kendisindeki bilinmezliği ortaya çıkaracak bir toptan dalışa yükseliyordu ruhum. Arzunun volkanlarında yanan düşlerin pek az karşılığı yokmuş gibi dünyada, şişelenen zamanda batırmak istiyordum bedenimi mürekkebe ve kana. Fakat kanı çok gerçekçi bir biçimde ele almamak gerekliydi elbette. Şeylerin kendisi yaşamın gerçekliğinden çok düşlerin sembolik anlatısında kendi gerçek manasına varıyordu çünkü. Ve kana susamış bir vampir gibi düşsel iksirimin baştan çıkarıcı doğasına çekiliyordum yine. Bir bedene dokunmak, teni tende hissetmek, bir boynu ısırmak, bir dudakta erimek. Kan kırmızısı bir sahnede ellerin birbirine kenetlenmesi ve iki bedenin tüm moleküllerinin birbirlerinin sınırlarına dolması… Sözsüz bir şarkıyı çığırmak gibi geliyor şimdi müzik. Manayı düşle harmanlamak, şeyleri his gücüne vardırmak… Bu evren neydi ki sonuçta? Birbirlerinden ayrılmaya mahkûm adacıkların patladığı, püskürdüğü, çarpıştığı, fırtınalarla ve afetlerle ve sıcakla ve soğukla kaplı bir kaotik düzen. Ya bu dünya? Birbirini yutan, dişleyen, kemiren, sokan, yırtan, parçalayan, dışkılayan canlılarla dolu bir besin zincirinde birkaç on yıllık insan ömrüne ne huşu dolu aşkın bir güzelliği ne de estetik bir zevki yerleştirebildiğimiz mekanik, makinalaşmış bir uygarlık… Hayır, ne bu evren ne bu dünya ne de bu kültür insanın dostu değil kardeşlerim. Sınırsızlığın engin akışında bir göz açıp kapama gibi insan. Ve insandan kaçıyor ruhum. Oysa insan insanda bulmalı yeni bir evreni, yeni bir dünyayı. Fakat uzun süredir kendimi dinliyorum bu dünyada, sabırla ve iç bakışların derinliğiyle. Tam olarak bu nedenle kalabalıklardan uzaklaşıyor bedenim ve zihnim. Sanata sığınıyor. Bana göre değil geniş insan topluluklarıyla etkileşime girmek, anlıyorum. Kendi rüyamda, kendi mağaramda, kendi sağanağımda ıslanmak istiyorum imgelerde ve metinlerde. Bir saat gibi kurmak zamanı devinimlerde. Şimdi bir ırmağa dökülüyor adımlarım, ve dünyayı kaçırmayı diliyor benliğim, basit ve sakin hazların tam ortasında, bir bahçede yürür gibi gerçeğin çıplak kanatlarıyla, parça parça… Zamanı eskitemiyor insan ne kadar çok çabalasa da. Eski problemlerin her biri şekil değiştiriyor, fakat özleri hala aynı. Özlemlerimde bulsam, diyorum bir kez daha, bu hayatın en duru ve aşkın sohbetlerini. El sıkışır gibi bin yılların tecrübesiyle biraz anlam uğruna. Tekin değil, diye ağlıyordu ruhum kayıp uçurumlarda, fakat kendinde görüyordu en derin hisleri ve hissizliği. Bir tür yakınlığı var etmeye çalışıyordu bin bir gece, şekilden şekle değişen anların kırıntısıyla. Sıcak, ölümdü belki duygularıma, fakat yalnızlığımla kaynıyordu bulutlar yüzümde, ve bir kış sabahı gibi çekiliyordu sular gökyüzüne. Nasıl ulaşabilirdi ki insan kendi elinde olmayan sebeplere ve sonuçlara? Bir tüy gibi hafifçe konabilir miydi bedenim müziğin akışkan notalarına? Kelimelerin içinde saklı sihre karışıyor ellerim, birer birer saklarken dünya her bir hareketin gizemini. Bir sigara dumanı yükseliyor akşamın koyu tonlarına ve sessizliğin haritasına çıkıyor yollarım. Ağzımı ellerimle kapıyorum yavaşça. Usulca tekrarlıyorum mantramı kılıktan kılığa girerken kostümüm. Bir manzaraya tutuluyorum hem yıllar geçmiş gibi bir melankoli hem de yazıya ilk kez başlamış gibi bir tazelikle. Profesyonel bir sanatçı olmak da ne demekse zaten… Hayatta, daha doğrusu sanatta insanı varoluşa, kendine açık kılan en önemli şey hep bir amatör olma hissi değil midir ne de olsa? İlham amatör ruhlara sunar kendini en çok, nazlıdır da. Gözlerim kapanıyor bir kez daha ve kadehime dokunuyor dudaklarım. Bilincim kendi dolanımını seziyor ellerimin ılık dünyasında. Bir adım, birkaç adım daha… Hava kararıyor ve göğün soluk mavi dokusunun ardındaki milyarlarca yıldıza, galaksiye sürükleniyor ruhum. Işık kirliliği uygarlığımızın ödemek zorunda olduğu en kötü bedel belki de. Halbuki haftada bir ya da ayda bir, birkaç saatliğine neden tüm ışıkları kapadığımız ve evrendeki yerimizi göğü izleyerek andığımız bir ritüel oluşturmaz devletler? Yaratıcılığımız, evrensel bilincimiz bu kadar mı köreldi gerçekten? Transa geçmiş bir şaman gibi kanımda akıyor rüzgâr. Kendimden daha öte bir yaratıyı hissetmeye çabalıyorum kendi dünyamla. Kulaklarımı kapıyorum ellerimle ve ufukta bir dağ çizgisi dikkatimi çekiyor. Engin topraklarca göğü yalayan ufku takip ediyorum ve denizler boyunca akarak ilerliyorum dünyanın sınırlarına. Ah, bu görünmezlik hissi… Hayatta yaşayabileceğim en güzel duygulardan belki de bir gözlemci gibi devinmek, kültürleri, alemi, insanı gözlerimin önüne serimlemek. Ne kadar yüce bir varlık şu insan. Sembolik bir hayvan belki, evet, fakat bu engin gizemle bir bağ kurduğunda senfoniler yaratabilecek, doğanın gücüne karşı dimdik ayakta duran yapılar inşa edebilecek bir hayvan… Oluşmakta olan kulemin yeni bir alanına taşıyor beni şimdi kapılar. Bütün bir varoluşa özlem duyar gibi bir hisle açıyorum ellerimi iki yana, ve pür imajinasyondan oluşan sayfaları geçiyorum birkaç zaman boyunca. Deliliğin ham kaynağı gibi görünüyor bu mesafeden his gücü. Değişen haller arasında aralıksız bir arazi gibi sürüp gidiyor. Toprağı kavrıyor ellerim birden. Parmaklarımdan süzülen taneciklerin yere temasıyla beynim dalgalanıyor, ve uzaklaşıyor benden sevda. Hiçbir kelimenin manası tam değil sanki. Ne kadar sürüklese de beni kendi şekillerine, her bir cümle bir ara dünyada var oluyor gibi. Tam olarak gerçek olmayan, fakat kanayan bir dünya… Kanımla yazmak istiyorum ben de yaşamın tenimle buluşan ayrıksı otlarını. Uyumsuz bir sakinlikte barışıyor kökler zamanla. Rüzgârla sevişen polenler gibi savruluyor adımlarım rüyanın sembolik evrenine. Salt hayal gücünün yorumlarında kendimle buluşuyorum, ve bir daha geri dönmek istemiyorum dünyaya. Tekin değil, diyordum çünkü sürekli. Yazı ile aşabiliyordum ancak gerçeğin çölünü. Yazının kendisi neydi peki? Bir serap mı yoksa gerçek bir vaha mı? En azından yazdığın süre boyunca bir seraptan çok daha fazlası, diye cevaplıyor güneş. Yaşamın kaynağı, büyük sembolik tanrı… Tüm dinsiz inisiyeler gibi göklerde dans etmek istiyor ruhum, güneşi de aşarak, pagan bir evrensel düş uğruna… Tabiatın çocuğu insan, tabiattan daha yüce bir bilinçle kendi gerçek yuvasını arıyor ve yaratıyor boşlukta. Ah, benim gerçek kardeşlerim, size özlem duyuyorum bu engin sessizlikte. En derin dostum, ilk gerçek havarim şiiri bırakıyorum ellerimle toprağa, belki göğü aşan bir yaşam ağacında ulaşır size umuduyla… Tüm insanlığı kapsayan şarkılar yazsa da ellerim, birkaç on kişiyi, ya da birkaç sahici yaşam ortağını özlüyor bedenim. Kendimi olabileceğinden çok daha az yönlendirebiliyorum tek başıma. Bir yandan da o kadar uzun süredir alıştım ki yalnızlığıma, kendi düşlerimle kaçıyorum kalabalıklardan. Yalnızlığı paylaşabiliriz yine de, öyle değil mi? Loş bir devinimin desenlerine kaçabiliyor ancak ruhum şimdi, bilinç dolanımlarında akabiliyor yıldızlara, ve kendi kanıyla vaftiz ediyor ancak kendini. Ah, hiç değilse biraz para kazanabilseydim bu çıkarcı, adaletsiz, bozuk dünyada… Beş para etmiyor oysa içinde yüzdüğüm umman. Yine de para için kendimden ödün verecek değilim. Sanata ihanet edemem. Salınımı imkânsız bohem günler eşlik ediyor kalemime bugünlerde. Mekânın tüm farklılığı, oluşu dikte eden araziler gibi içimde birikiyor. Ne neyin içinde, sezebiliyorum ancak. Dışarı çıkmak istemiyorum bazen mesela. Bildik sulara çekiliyorum. Bir eksen kayması yaşadığım böyle öznel vakitlerde bir siesta kendime getiriyor beni, ve akşamımın sessiz haritasında zihnim kendi tedirginliğini katıyor gövdeme. Tüm müzikleri deneyimlemiş gibi bir gerçeklik aksine sızıyorum gün ortasında. Oysa gerçek bundan çok uzak. Yine de her müzik de bana göre değil. Kendimi tanıdım artık. (Ya da gerçekten öyle mi?) Beni etkileyen müziklerden bir top 40 listesi yaptım örneğin. Ve chalice (kadeh) meditasyonumu da gün içinde bir iki kere gerçekleştirmeye özen gösteriyorum artık. Yine de hissettiğim, arzuladığım, sezdiğim o gerçeklik tam olarak sunmuyor kendini bana. Onu, daha doğrusu akislerini bir forma büründürdüğümde doğasına biraz dokunmuş gibi oluyorum bazen, ve bu eser sayesinde o doğayı defalarca deneyimleyebiliyorum. Ah, benzer tonlarda, arzularda devinen, bunu paylaşmak isteyen bir sevgili için neler vermezdim… Teo’nun hayalimdeki adsız kadın dediği gibi karşımda hissediyorum zaman zaman hayaletini. Özellikle de bir kafede bir masada oturduğumda bu özlemle dolduğumun farkına varıyorum. Zaman bir dalga gibi akıp gitmiyor da ben zamanın içinden geçiyorum sanki bazen. Ki hem daha dolu bir his sunuyor bu dünyama, hem de biraz korkutucu, diye düşünüyorum. Dalgakıranlar iş görüyor uzun süredir hayatımda. Varoluşumun bütününü alımlayıp onun o korkunç güzelliği karşısında sahile vurmamdansa suların üzerinde kalmamı sağlıyor belki de bu durum. Aklın büyülü geometrisi elbette çok güzel ve özel, fakat akletmekten de çok hissetmek, müziğin, yani belki de bütün sanatın ve duygulanımların uzamında devinmek için buradayım, diye dökülüyor kanım ellerimden yeryüzüne. Aynı güven veren atmosferde bin yılları olmasa da birkaç ayı geçirmek bile kâfi aslında, fakat delik deşik bir toprakta büyüyor ancak yaşam şarkısı. Oysa nasıl da sakin ve durgun görünüyor yaşam insan üretimi caddelerde, şehirlerde, çarşılarda ve evlerde… Zihnim almıyor artık bu illüzyonu, dolayısıyla en az iki ayrı dünya barınıyor benliğimde. Büyük bir şehirde yaşamaktan mı bıktım acaba, yoksa evden çıkmayı bile çok az isteyecek kadar mı koptum hayattan? Neden tek bir cevabı yok ki bu ömürde hallerimin? Neden günün devinimlerinde hep bir muamma? Yine düşünceye dalıyor bedenim. Düşünmek istemiyorum oysa şu an. Dış gerçeklik dediğimiz evrene dair güvensiz de olabilirim elbette. Bunu da seziyorum kendimde bazen. Öyleyse kendi gerçekliğimin uzamında, insan yaratıcılığının evreninde mi yaşamak istiyorum gerçekten? Ah, bu dipsiz nevroz, kendi kuyusuna batırıyor beni her gün, ve sanat boyutumda su çıkarabiliyorum ancak topraktan. Şimdi sen de yoksun yanımda. Benimle bir kere bile gerçekten konuşmadan gittin evlendin bir adamla. Oysa sürekli toksik bir alanda devinmek yerine bana yazıp konuşmak istiyorum desen, eski bir şarkı gibi seni dünden karşılamaya hazırdım ben… Beni hala seviyor musun bilmiyorum. Seviyorsan metresin falan olmamı umut etmiyorsundur herhalde. Öyleyse neden evlendin? Ben bu engin toprakta yapayalnız ama memnunken neden yanımda olmadın bir kere olsun? Bu kadar mı zordu bu hayali gerçeğe dönüştürmek? Şimdi sensizliğe alışmak istemiyor benliğim. Yaşadığı hiçbir aşkın üstesinden gelememiş bedenim, gerçek bir aşık gibi kendi gizli ağırlığıyla yürüyor yerküreyi. Sorun bu muydu yani sence? Ben âşık olduğum, ya da bana olan ilgisi nedeniyle çok sevdiğim kimseyi unutamıyorum hayatımda, özellikle de yalnızken. Oysa bir ilişkiye başladığımda asla aldatmayacak kadar da aşka sadığımdır. Sense gerçeği görmek, onu yaşamak yerine uzaklığı tercih ettin hep. Artık hayatından memnunsundur umarım. Belki yıllar sonra bir şömine başında senin olduğum donmuş zaman aralığını güzel anımsarsın. Fakat ben, bana, hayatıma kasteden cani ahmaklar gibi muamele ettiğini unutmayacağım. Sen bunun için gerçek bir özür dileyene kadar. Umarım en azından bu kadarcık bir gerçeği bulursun kendinde. Şimdi koyu, çok sevdiğim bir İzmir akşamını yaşıyorum kendimde. Birkaç ay içinde sigarayı bırakmayı planlıyorum. Umarım, aslında çok severek kullandığım ve artık psikolojik de bir bağımlılık olduğuna kanaat getirdiğim bu alışkanlığım olmadan da hayata aynı tutku ve derinlikle bağlanabilirim. Önümde uzun bir yaz var ve soğuk kahvem benimle. Kendime estetik, desenli, güzel bir elektro akustik gitar alıp uzun bir albüm daha yapasım var müziğe gerçek bir ara vermeden önce. Varoluşun gerçek manada merkezi bir duygusuna varmak istiyor bu albümde benliğim. Tekrar tekrar deneyimleyebileceğim bir duyguya yani… Tekin değil, diyordum sürekli, ve değil hayatın kendisi, bir aşkın imgesi bile beni hissedemiyordu bu kaosta. Ben neydim ki oysa bu dipsiz karanlıkta? Bir buruk çığlık, bir aşkın melankoli, bir doğaüstü doğa…

Abonelik
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments