
İlkbaharın ilk günleri, üniversitenin ilk yılı, bir trafik kazası, beklenmedik bir ölüm… Zaten demezler mi her ölüm anidir diye? Caminin giriş kapısının önündeki musalla taşının üzerinde duran tabut beni ortaokulun ilk yaz tatiline götürdü.
Evde, kalk borusu ile güne başlamış gibi bir halimiz var. Oysa tatilin en bilenen amacını gerçekleştirmeye çalışıyorduk “uyumak”. O sabah yataktan kazınır gibi kalktık. Adım gibi emindim; günün bu saatinde mahalledeki birçok arkadaşımın evinde de aynı manzara yaşanıyordu. Bu sabah manzarası neden mi bu kadar yer etti hafızamda? Cevabı çok basit; kutsal, eğlenceli ve bir o kadar da ciddi bir amacımız vardı, Yaz Kuran Kursu için camiye gitmek.
Ne güzel işte okullar yaz tatiline girmiş, tam her şeyin keyfini çıkaracakken okulun tatile gireceği o son haftanın Cuma hutbesinde muhterem babacığım – ki kendisi şu emekli bir imamdır- hutbenin sonunu şu cümle ile bağladı “Kıymetli kardeşlerim! Evlatlarımızı, göz bebeğimiz yavrularımızı, tatillerini daha verimli şekilde değerlendirmeleri için camilerimizde açılacak olan yaz Kuran kurslarına gönderelim. Cumanız mübarek olsun” Babamın elbette bu işte bize bir kastı yoktu ama devletin bilinçli bir memuru olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nın özene bezene hazırladığı hutbenin sonunda yer alan kutsal çağrıyı yapmıştı. Mesaj çok açık ve netti “Çocuklarınızı Kuran kursuna gönderin.” Aslına bakılırsa mahalledeki diğer çocukların seçme şansları vardı ama bizde yani kardeşimle bende öyle mi? Biz ev sahibiydik. Hiç imam çocuğunun gitmediği bir Kuran kursu görülmüş mü?
İşte bu Cuma gününden sonra gelen ilk pazartesi sabahı birçoğumuz söylenerek hatta bazılarımız ağlayarak caminin yolunu tuttuk. Günlük programımız belliydi. Sabah ağlaya zırlaya uyanış, gözler yarı kapalı yarım yamalak bir kahvaltı, yolun karşısına geçmek zorunda olduğumuz için fal taşı gibi açılmış gözlerle camiye varış. Ortalama üç dört saat kadar kalırdık camide. Önce sureler, sonra elif cüzü ve sonra temel dini bilgiler. Arada uzuneşek ve simit – bu oyunu bilen iyi bilir – öğle saatini iple çekerdik. Kursun bitiş vakti gelince ipinden boşanmış deli danalar gibi koşarak eve giderdik. Evi çok özlediğimizden filan değil elbette, amacımız evdeki annemize söyle bir görünüp günü vukuatsız kapattığımızı göstermekti. Bu andan sonra gerçek mesaimiz başlardı. Ver elini akşama kadar topun peşinde koşacağımız tozlu topraklı saha. Takribi saat öğleden sonra iki gibi başlayan futbol maçı saatlerce sürerdi. Maçın bitiş düdüğü yine babamın davudi sesi ile mahalleliyi mest ettiği akşam ezanı olurdu. Gece korkularımızı birbirimize emanet edip evlerimize dağılırken aklımız hala oynanmamış oyunlarda, kaçırdığımız gol pozisyonlarında kalırdı. Mesela düşünün mahalle maçının en heyecanlı yerindesiniz, rakip kaleye doğru dalga dalga giderken derinden gelen bir ses sizi özelde camiye, genelde eve çağırıyordur “Allahu ekber, Allahu ekber” zaten bu maçı bir Collina bitirebilirdi bir de canım babam.
O yaz tatilin en canlı anısıydı, mahallemizin ağır, bıçkın ve bir o kadarda yakışıklı delikanlısı Sinan abimiz görünürdü sokağın başında. Nev-i şahsına münhasır yürüyüşü ile endam ederdi mahallede. O da diğer abilerimiz Mehmet, Mustafa, İbrahim, Âdem, Ahmet abiler gibi bu mahallede büyümüştü ama Onun kendine ait bir tarzı vardı. Onu mahallede çok görmezdik. Gördüğümüz zaman da ayran budalası gibi seyrederdik yürüyüşünü hareketlerini. Birçoğumuz için rol model Sinan abiydi. “Hişşt, at bakayım aslanım!” deyip topu ister, topuklarına metal çakılı kundurası ile artistik bir vuruş yapar, kaleyle ilgisi olmayan vuruşundan sonra “tüh lan bak kale bir 10 santim yanda olsa goldü bu “ der. Bizimle şakalaşır sonra ver elini başka mahallere.
Yine böyle tozlu topraklı, dudaklarımızın susuzluktan isyan ettiği bir yaz gününde Sinan abimiz çıkageldi. “Gelin bakalım paşalar ne var ne yok. Hiç mi yorulmuyorsunuz aslanım siz?“ dedi. Biz maçı bırakıp Sinan abinin yanında toparlanıverdik- ki bize mahallede bu yaptıracak bir ikinci insan yoktur- Sinan abi arka cebinden çıkardığı parayı Metin’e uzatıp “Koçum bak buraya tükürüyorum kurumdan gidip bakkaldan bir kola kapıyor geliyorsun büyüğünden, bardakta al” dedi. Metin topukları ardını döve döve, kendini Sinan abiye kanıtlama çabası içinde bakkalın yolunu tuttu.
Sinan abi tek tek hepimizin karnelerini sordu. Sonra camiye gidip gitmediğimizi. Tam tekmil hepimiz Kuran kursuna gidiyorduk. Bu arada Metin gelmiş kola faslı başlamıştı. Sinan abi yüzünde hınzır bir gülümseme ile söze başladı. “Aslanım siz Cuma namazına gidiyorsunuz değil mi?” diye sordu. Biz de aynı anda hep bir ağızdan “evvelallah” dedik. Sinan abinin keyfi yerine gelmişti. “Ben geçen Sarı evler tarafında camiye gittim Cumaya. Mahallenin bebeleri sizinle yaşıt. Hoca farzda Fatiha’yı bitirince hep beraber bir amin çektiler, yer gök inledi. Gıpta ettim vallahi.” Bu cümlelerden sonra Sinan abiden bir şey bekler şekilde yüzüne baktık. Zaten onun istediği de buydu. “Paşalar, ilk Cuma namazına bizim camiye gidiyoruz, ben de geleceğim, Fatiha’dan sonunda en yüksek sesle amin diyene top alacağım. Sizin ne eksiğiniz var diğer mahalleden“ dedi. Biz o anda komutu almıştık. Nasıl komutlanmazsın ki, birincisi Sinan abi diyor, ikincisi diğer mahalleye karşı galip gelme duygusu bir de yeni bir futbol topu. İşte o gün hepimiz ilk Cuma namazının hayalini kurarak evlere dağıldık.
Ve nihayet Cuma namazı gelip çatmıştı. Safları sık tutmanın verdiği “hu şu” içinde namaza durduk. Sinan abi bizim tayfanın hemen arkasında ki safta yerini almıştı. Hutbe faslında hutbeyi dinleyen yoktu, muhtemelen herkes içinden “âmin” provası yapıyordu. Farza kalktığımızda hepimizin kalbi duracak gibiydi. Babam, eğitimli sesi ve güzel kıraati ile Fatiha’yı okumaya başlamıştı. Ve sonunda “veladdinn” dediği yerde biz Bora Sitesinin çocukları olarak hep bir ağızdan avazımız çıktı kadar bağırarak “Aminnnnn” dedik. Zaten sessiz olan camiye sanki bu “âmin” den sonra daha büyük bir sessizlik çökmüştü. Farzdan sonra olacakları hiçbirimiz kestiremiyorduk. Namaz bittiğinde gördük ki hiç de umduğumuz gibi bir durumla karşılaşmamıştık. Hatta gözümüzün içine sevecen sevecen bakan bembeyaz sakallı amcalar, dedeler bile olmuştu. E tabi namazdan sonra da gıcır gıcır yeni bir meşin topumuz olmuştu.
Bu “âmin” olayı artık her Cuma tekrarlanır olmuştu. Hatta aramıza sık sık başka mahallerden gelen çocuklar da sızıyor onları da yoldan çıkarıyorduk. Bir defasında Sinan abinin bize hedef gösterdiği diğer mahallenin camisine gittik. Orada bizden yaşça büyük bir çocuk vardı. “Âmin alayı gibi” demişti bizim için. Muhtemelen aramızdan birilerini tanıyordu, mutlu olmuştuk. Ama bilmediğimiz bir şey vardı, bizi bizim mahallenin büyükleri tanıyordu. Bundan olacak her hınzırlığımız her yaramazlığımız onların gözünde tolere edilebiliyordu. İşte bu deplasman caminde yine farzda “Aminnnn” diye yeri göğü inlettik. Farz bittiğinde safın en sonunda duran sakalları henüz beyazlayıp pamuk şekeri görüntüsü alamamış bir amca yanında duran mahallemizin belki de en sakin sessiz çocuğunun kulağına asılı verdi. Arkadaşımız korkulu gözlerle adam bakarken sanki hepimizin kulağı çekilmiş gibi bir ağrı sarmıştı bedenimizi. Adam bağırdı kızdı ve arkadaşımız kıpkırmızı kesilen kulağını bıraktı. Hep beraber mahalleye kadar hiç konuşmadan, arkamıza bile bakamdan uzaklaştık oradan. Muhtemelen o gün Sinan abinin “Âmin alayı “fiilen dağılmış oldu. O günden sonra her birimiz ayrı ayrı zamanlarda her Fatiha’nın sonunda âmin dedik ama hiçbiri o günlerde ki kadar doyurmadı ruhumuzu.
İlkbaharın ilk günleri, üniversitenin ilk yılı, bir trafik kazası, beklenmedik bir ölüm… Zaten demezler mi her ölüm anidir diye? Caminin giriş kapısının önündeki musalla taşının üzerinde duran tabutun içinde mahallemizin ağır, bıçkın ve bir o kadar da yakışıklı delikanlısı Sinan ağabeyin bedeni. Ve uyduk hep beraber cenaze namazı niyeti ile hazır olan imama. Helallik verdik ilk kahramanımıza ve ruhuna Fatiha okuma faslına gelip de “amin” dediğimiz o yer de bir gülümseme yayıldı o yaz tatilini görmüş çocuk yüzlerimize…




