
Köreliyor içimdeki pusula,
puslanmış bir gecenin kıyısında
tutunacak tek bir yıldız bırakmamış gökyüzü bana.
Kuytusunda unutulmuş bir kıyı iskelesi gibiyim
çivileri gevşemiş, tahtaları tuzdan kabarmış
yıllar önce dönen bir geminin gölgesini hâlâ bekleyen.
Bir vakitler su taşırdı kalbim,
şimdi içimdeki çalkantı bile yoruldu.
Akıntılar çoktan başka hayatlar seçti kendine,
ben sığ bir suyun dibinde dalgalanmayan yosun gibi
öylece durmayı öğrendim.
Biri beni çağırsa belki kırılır bu suskunluk,
ama sesler bile çok uzakta artık.
Dalgaların dili değişti
rüzgâr başka bir hikâyeye kapıldı;
beni anlatan hiçbir şey kalmadı bu kıyıda
yine de buradayım
çünkü insan bazen
kendi çürüyüşünü izlemeden gidemez hiçbir yere.
Bir kayanın yanında saklanmış ufak bir çukur,
kaderimin haritası gibi önümü bekliyor.
Çözülmüş ağlarım, kopuk halatlarım,
kendi kendini tutamayan direklerim var,
ve içimde hep aynı kırık cümle:
Bir yere varacaktım ben oysa.
Sonra anlıyorum,
gidişlerin hiçbirinin yalan olmadığını,
yalnız gelişlerin biraz fazla oyalanmış,
biraz fazla boşluk bırakmış olduğunu,
çünkü alışmak denen şey
denize değil,
suyun artık seni taşımayacağı fikrine alışmakmış meğer.
Yine de
gece uzadıkça içimde bir çağrı büyüyor.
Konmayan kuşlara selam veriyorum.
Adı duyulmamış kıyılara doğru
kulak kesiliyorum,
belki bir gün
beni unutan rüzgârlar bile
tekrar hatırlar yüzümü diye.
Ve biliyorum:
Bütün bu pas, bütün bu çürüme, bütün bu sessizlik
bir son değil,
bazen insan
asıl kendine yaklaşmak için
tamamen dağılmayı göze almalı.
Ben hazırım artık,
sende olmayan yanımı gömmeye,
sende kalan ne varsa söküp almaya;
çünkü
ölüme alışmak kolaymış meğer,
zor olan
içimde hâlâ diri duran şeyin sen olmadığını bilmekmiş.




