1997, Örenburç Köyü, Van

Köy, uzaktan bakıldığında bir tepenin yamacına tutunmuş kül rengi kerpiç evlerin oluşturduğu sessiz bir yığın gibi görünürdü. Sanki arka yüzü karla örtülü beyaz bir sonsuzluğa açılırdı. Bu ıssız coğrafyada yol üstünde bir sağlık ocağının bulunması, bir de köyün karşısındaki sınır karakolu, insana garip bir güven hissi verirdi. Mecburi tayinlerde insanın elinden fazla bir şey gelmezdi. Yeni görev yerine gitmek ve kaderin önünüze koyduğu hayata sessizce başlamaktan başka bir yol yoktu zaten.

Zorlu geçen haftalar ve ayların ardından köy okuluna ait lojmana yerleştik. Köy şartlarında lojman adeta lüks sayılırdı; tuvaleti ve mutfağı evin içindeydi. Bu yüzden öğrenciler bu eve imrenerek bakardı. Köyün okulu ise tek katlı, tek sınıflı, tek öğretmenli; kendi hâlinde, mütevazı bir binaydı.

Köyde günler ağır akardı; sanki siyah-beyaz bir filmin içinde yaşıyor gibiydik. Elektrik çoğu zaman olmazdı. Cep telefonları zaten çekmez, çekse bile şarjı çoktan tükenmiş olurdu. Elektrik kesilince santral de devre dışı kalır, telefonlar susardı. Televizyon izlemek mümkün değildi. Böyle zamanlarda birbirimizle sohbet etmekten başka seçeneğimiz kalmazdı.

Gündüzler okul ve derslerle geçer, akşamüstleri ise köyün yanındaki sırta çıkıp uzaklarda toza bulanarak uzayan yolu seyrederdik. Gün fark etmeden kararır, “Ne zaman akşam oldu?” diye söylenirdim. Hele hafta sonları zaman inadına ağırdan alırdı kendini.

Lojmanın yanındaki Hüseyin’in bakkalı olmasaydı sıkıntıdan patlardık. Yaz akşamları köylüler bakkalın yanındaki küçük bostanın başında toplanırdı. Köyde su kıt olduğundan doğru dürüst bahçe yoktu. Hüseyin’in birkaç sıra yeşil soğan, maydanoz ve sarımsaktan oluşan küçücük bostanı bile insanların gözünde koskoca bir bahçe gibi görünürdü.

Köylülerle aram iyiydi; hemen hepsi beni sayar, severdi. Bakkala her uğradığımda küçük demlikte çay mutlaka hazır olurdu. Hüseyin, kalabalık evinden çok zamanını dükkânda geçirir, müdavimleri de bunu bildiklerinden akşam namazından sonra birer birer toplanırlardı.

Sonbahar, soğukların yavaş yavaş kendini hissettirdiği, ağaçların altın sarısı yapraklarını sessizce toprağa bıraktığı o hüzünlü ama hayat kokan mevsim geçince, ardından sert ve uzun kış gelirdi. Kar yağınca yollar kapanır, köy adeta kapalı bir kutuya dönerdi. Günler, haftalar birbirine karışır; tezek sobalarında çay demlenir, gecenin ilerleyen saatlerinde bardaklarımızdan yükselen buharın arasına uzaklardan gelen kurt ulumaları ve köpek havlamaları karışırdı. Karla başlayan ve yine karların erimesiyle biten bu uzun zaman dilimi, köyleri bambaşka bir masal dünyasına çevirirdi.

Küçük bakkal dükkânının içine çöken sigara dumanında yüzler zor seçilirdi. Cimşit dayı, Nezir abi, Çelebi Ekrem, Muhtar Selim, Zeki kaptan ve zaman zaman uğrayan sağlıkçı Ahmet’le ortam iyice şenlenirdi.

Sohbetler çoğu zaman “Allah selamet versin…” diye başlar; taştan yapılmış okul lojmanlarında yaşamış öğretmenler, memurlar, doktorlar; Şemsettin hoca, Recep hoca, Ekrem hoca birer birer anılırdı. Anlatılan her hatıra, yaşanmış bir rüyanın izleri gibi kulaktan kulağa dolaşırdı. Bu lojmanlarda aileleriyle yaşamış insanların sakin ve gizemli hayatları hep ilgimi çekerdi. Onları konuşturur, geçmişin izlerini dinlerdim. Oysa anlattıkları insanların çoğu çoktan bu köyü terk etmiş, hayatın akışı içinde kaybolup gitmişti.

Uzun kış gecelerinde el fenerleriyle aydınlattığımız kar yollarında bazen bir elektrik arızasına gider, bazen de sebepsiz yürüyüşlere çıkardık. İçine sıkışıp kaldığımız bu kapalı dünyanın insanları için bir çıkış yolu arar, ama çoğu zaman hayatın görünmez dengelerine takılıp kalırdık.

Köylü bizi sevmiş ve bağırlarına basmıştı. Gerçi biz de aynı duyguları besliyorduk. Ancak elin memleketi bize vatan olmaz sözü üzere bir gün bizim de terk edeceğimiz gün gelecekti. Bu yüzden tayin başvurusunu köylüden gizlemiştim. Atama yazım geldiğinde köylüler şaşırmış ve üzülmüş, içlerinden: “Hocam, biz yarın milli eğitim müdürlüğüne ve kaymakamlığa gidip senin tayinini durduracağız,” demişlerdi; onları bu fikirlerinde zar zor ikna ettim.

Biliyorum ki benim, “Orada bir köy var uzakta” diyebileceğim bir köyüm yok. Yirmi dokuz yıl önce öğretmenlik mesleğine burada gözümü açtım. Burada çalıştım, burada doyup iş ve aş buldum. Tezek ateşinde demlenen çayın tadını, yayık ayranını, her yağmurdan sonra toprağın yükselen kokusunu, hele de öğrencilerimi bugün bile özlüyorum.

Zaman su gibi aktı geçti Ocak Bakkal’daki gaz lambasının titrek ışığında; içilen çayın dumanı da belki çoktan dağıldı.

Ama ben hâlâ o dumanın içinden çıkamadım.

Abonelik
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments