Giriş çıkışın serbest olması, içerideki esaretin en büyük yalanıdır. Yoğun bakıma kurdele takmışlar gibi. Bir odada pencere hep o iki parmak aralıktan nefes dilenir. Serumun plastik tıkırtısı hayatın son saati gibi damlar. Yatağın yanındaki sandalye bir bekleyiş anıtıdır. Hayatın en çıplak, en kemikli sözleri burada söylenir:

“Beni affet.”

“Seni seviyorum.”

“İyi ki geldin.”

“Çok özledim.”

Ve bazen hiçbir şey söylenmez. Eller tutulur. Bu, bütün sözlerden daha güçlüdür.

Sorarlar:

“Şimdi mi yemek istersiniz?”

 “Yanınızda kim kalsın?”

“Pencere açılsın mı?”

Burada “tamam” sihirli bir kelimedir. Barışmalar, son sarılmalar, teslimiyetler… Burada ölüm, hayatın pek çok parçasıdır. Her odada bir hasta, her hastanın yanında bir suçlu vardır. Refakatçiler suçludur. Bir anlığına uyuyakalırsa ihanet etmiş sayar kendini. Nefeslenmek için dışarı çıkarsa, tuvalete giderse, banyo yaparsa, saçını tararsa hep suçludur. Ben yokken bir şey olursa suçu ensesinde soğuk bir korku gibi bekler.

Burada zaman saatle ölçülmez. Hemşirenin ayak sesiyle uyanırsınız -üç tüp kan alacaktır- bu demektir ki saat sabahın altısı. Ardına kahvaltı gelir, anlarsınız saat yedi. Doktorlar vızır vızır viziteye çıkarlar, saat dokuz. Öğle yemeği, akşam yemeği… Günler de bellidir. Banyo günü, kan günü… Aslında burada zaman ya ölümden öncedir ya da ölümden sonra.

Bizim odamızın üç oda ilerisinde zaman daha insanca yaşanır: misafir salonunda… Orada zaman hayatın akışına biraz daha yakındır. Dışarıdan gelenler hayat kokularıyla hemen belli eder kendini. Ayaklarında ayakkabı vardır, refakatçilerde ise terlik. Dışarıdan gelenin eli yüzü akça pakça, refakatçiler her daim uykudan yeni uyanmış gibidir. Orada herkes vazgeçişini dışarıda bırakır. Biri diğerine çay kaşığı uzatırken yükünü alır. Orada anlarsınız, herkes gibisiniz. En büyük umudumuz: “Yumurtaya can veren Allah’ım…” diye başlayan cümleler. Dilimizdeki bu dua, Allah’ın tek kat üzerine inşa edilmiş, labirentli uzun uzun koridorları olan ve her gün üzerine kaçak acı çıkılan bu binanın ağzına bir parmak bal çalması gibidir. Kahveler içilir ama kimse fal bakmaz. Herkes bilir, burada herkese üç vakte kadar ölüm görünür.

Sıranın bize geldiğini telefonun zamansız çalmasından anladım. Arabadan inip servise gidinceye kadar içimde bir şey unutmuşum huzursuzluğu vardı. Gün boyu unutacaktım. Gün boyu huzursuzluğunu yaşayacaktım unutmanın.

Girişte kardeşimi gördüm. Yere çökmüş. Kafası dizlerinde. Babası ölmüş gibi duruyordu. Onu teselli edecek kelimelerim yoktu. Her zaman yaptığım gibi odanın kapısına yöneldim. Sesten rahatsız olan hastalardan dolayı çok sert olan kapı kolunun yumuşak açılmasının bir yolunu bulmuştum. Tam açacakken bir ses geldi: “Durun, giremezsiniz.” Koridor kapı kolunun sesiyle inledi. Karşıdan annem geliyordu, onun da kocası ölmüş gibiydi.

Misafir salonunda beklerken refakatçilerden başını keçik yapmış bir teyze “Bak hele” dedi, elinde bir sokum ekmek, ısırmış ucunu. Oturdu karşımıza, ağzından çıkanlar eteğine dökülürken: “Yanlış anlamayın da keşke bizimki de…” dedi ama “ölse” diyemedi. Gelmedi diline. Belli ki yorulmuş artık. Cenazenin üçüncü günü erkekler karton bardaktan değil, cam bardaktan çay içmek istiyorlarmış, dediklerinde yorgunluktan ayaklarımı hissetmezken karşılık verecektim teyzeye: “Biz daha usanmamıştık.”

Sonra diğer kardeşlerim geldiler, onların da babası ölmüş gibiydi. Annem gözüyle beni ikaz ediyordu ama bir şey anlamıyordum. Küçükken de böyleydi, gözleriyle terbiye ederdi bizi.

Salonun büyük sessizliğini bir erkek sesi bozdu. Kafamı çevirdim, sese doğru. Bir sedye, başında iki adam. “Biz gidiyoruz” dediler. Önüme döndüm. Zihnim kaçacak delik aradı. Sonra bir kalabalıkta varlığından haberdar olduğum ama uzun zamandır görmediğim bir arkadaşım seslendi tekrar. Ona da döndüm, şaşırdım, ayağa kalktım. Konuşmaya başladık. Sarıldık. Hasret giderdik. Sonra parkta oğlum seslendi: “Anne” diye. Ona da döndüm, ayağa kalktım, yanına gittim, yaralanan dizinden öptüm. “Geçti” dedi. Sonra, bu defa bir bardak düştü arkamda. Onun sesine döndüm, ayağa kalktım, bardağı yerden alıp masaya koydum. O gün sesler birbirine karıştı. Her sese yetiştim. Tüm yüzlere yetiştim. Kırılan camlara bile yetiştim. Tekerlek sesine yetişemedim. Demek ki bazı gidişler insanın önünden geçerken bile ulaşılmaz oluyormuş. O gün sürekli unutuyordum. “Durun” diye karşılık verecektim günler sonra otobüs durağında bekleyen babam kadar babaları görünce, “durun, bir kere görmek istiyorum.”

Annem hâlâ ikaz ediyordu gözleriyle. Gün boyu ikaz etti beni. Ben de gün boyu unuttum. Biri “Cenaze öğlene kalkacak değil mi?” dedi. Cenazeden sonra ikindi ezanı okunurken bir anne “Kızım acıktı, yiyecek bir şeyler var mı?” dediğinde cevap verecektim: “İyi ki öğlen olmuş cenaze, bu saate kadar dayanamazdık.”

Sonra annem üç gün öncesinden seslendi: “Bakın” dedi. Tüm kardeşler dizilmişiz babamın yanındaki koltuğa. Bir şeyler gösteriyordu. Babamın üzerindeki pikeyi kaldırdı. Annem kocası olduğunu unutmuş, babama artık hasta olarak bakıyordu belli. Gözü gibi bakıyordu ona. Babamın değil, mahremiyetinin üzeri açılmıştı. O gün evimizin direğinin bir bebeğe dönüştüğünü gördük. Babam, baba olduğunu unutmamış ama: “Kapat” dedi.  Bence babam o gün utancından öldü. O gün ben çok ağladım.

Şimdi hayatın en ciddi yerindeyim. Ama o perde bir yerinden yırtılır da hayat “ben buradayım” diye kendini hatırlatır. Matemin de bir düzeni var. Öyle ya. Annem gözüyle yaptığı ikazı artık diliyle söyleme mecburiyetinde kalmıştı, ben anlamayınca. Haklıydı da. Ben hâlâ kapı kolunun sesinde, yetişemediğim tekerlek tıkırtısında asılı kalmıştım. Koridorun griliğine yakışmayan kırmızı bir gömlek vardı üzerimde. Her cümlede biraz daha taziye olan baba ocağında annemin dolabından siyah bir gömlek seçecektim kendime.

Artık benim de babam ölmüş gibiydi.

Abonelik
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments