Kimi timsah gibi açmış ağzını

   Kimi topuktan ayırmış bedeni.

   Kimi tozlu kimi çamurlu

   Savrulmuş sağa sola.

   Her biri, usta bir el dokunuşu bekler

   Bir lahza daha uzasın diye ömrü.

 

   Koca bir hayat böyle bir yerde geçer mi demeyin. Geçiyor, hem de nasıl geçiyor. Zaman önde, ben arkada; tutkal kokan bir tamir dükkânında, haftanın altı günü dur durak bilmeden hem de.

   Kırklı yaşlarımın sonlarında; gençliğimin bitişi, ihtiyarlığımın başındayım. Bir gerçek var ki kalan ömrüm yaşadığımdan fazla olmayacak. Benden sonra biri der mi, “Bir Süleyman Usta vardı. Pabuç tamir ederdi. Mahallede büyük küçük herkesin ayak kapları onun elinden geçerdi. Mert adamdı. Babayiğit adamdı,” diye. Demez, bilirim; demez. Bayağı bayağı unutkan olduk. Mutluluklarımız, sevinçlerimiz, üzüntülerimiz, iyilik bilmelerimiz, sevmelerimiz, arkadaşlıklarımız, dostluklarımız, aşklarımız hep bir anlık. Sanki hepsi anı kurtarma peşinde. Anlık yaşıyoruz be! Çabuk tüketiyoruz. Başlangıcı ve bitişi belli kısa bir çizgi gibi… Sonraya kalan hiçbir şey yok. Hani, “Balık hafızalı,” diye bir tanım var ya, günahlarını alıyormuşuz hayvancıkların. Bir yerde okumuştum. Bir aylık antrenmandan sonra öğrendikleri şeyi dört, beş ay unutmuyorlarmış meğer. Minnacık bir bedene dört, beş aylık bir hafıza. Ah, insanım, benim insanım! Ne çok kan kaybediyorsun nicedir, farkında mısın? Unutma! Unutma! Yaşadığın hiçbir şeyi unutma; iyiyi de, kötüyü de.

   Eski ayak kapları alırım, ey ahali! Sen bile tanımazsın onarıldıktan sonraki yeni halini. Bak! Geçim derdine düşmüşüz. Her şey çok pahalı. Paramız pul. Hep tüketen olma! Fazlaysa daha alma, paylaş. Kullanmadığını bekletme bir köşede; eskitme durduğu yerde. İhtiyacı olan birine ver de sevinsin garip. İhtiyacın varsa en iyisini al. İyisini al ki uzun süre kullanabilesin. Ayak kabıdır bu! Tüm gün bedenini taşır. Kolay değildir işi. Kafan düşündükçe, kolların, bacakların, gövden, ayakların yoruldukça hepsinin ağırlığı çöker cancağızlarımın üzerine. E, kolay mıdır onca yükü taşımak? Eskir, yıpranır, patlar. İşte o zaman atma. Bana getir! Bedenimiz de ruhumuz da fire verir çokça. Böyle olduğunda rahatsızlık, huzursuzluk veren organı bir yere mi atarız, “Sen şurada dur sessiz, sedasız. İş çıkarma,” diyerek. Yok, icabına bakarız değil mi? Bir iyileştiriciye gideriz. Konu ayak kabın olduğunda ise bana getir, kardeşim! Niye buradayım? Yıllardır beklerim bu küçük dükkânı. Küçücüktür ya! Yaya kaldırımının altında kalır zemini. Kaldırımdan üç basamak aşağıya inmeniz gerekir dükkânıma girebilmeniz için. Hatta dar sokağın karşı kaldırımından dükkânıma baktığınızda alt yarısını göremezsiniz. O kadar küçük ve yerin altındadır. İzbe de olsa mekânım, gel kardeşim! Ayak kabının iyileştiricisi burada. Süleyman’ım ben. Pabuç tamircisi Süleyman. Sadece pabuç tamircisi değil, sokak tamircisiyim de. Çayım hep vardır mesela. Radyom hep açıktır. Baba yadigârıdır. Ondan kalan tek şeydir. Kıymetlimdir bu yüzden. Bazen damarı tutar çalışmaz. Cızırtılar çıkarıp durur. Bazense öyle güzel ses çıkarır ki… Sanırım ki sunucu yanı başımda konuşur. Sazlar yanı başımda çalar. Solist yanı başımda söyler şarkısını:

      “Hey, hey

      Hey, hey, hey, hey, hey, hey, hey, hey

      Gamzedeyim, deva bulmam

      Garibim, hiç yuva kurmam

      Kaderimdir hep çektiğim

      İnlerim, hiç reha bulmam…”

   Tok, güçlü bir kadın sesi ruhuma işler şarkıyı ilmek ilmek. Boynumdan aşağı, bileklerime kadar sarkan meşin önlüğüm, cızırdayan demliğin sesi, dizlerimin üzerinde siyah bir erkek ayakkabısı. Derisi sağlam, pahalıya alınmış belli. Lakin yanlardan patlamış hafif hafif. Artık hiçbir şey eskiden olduğu gibi sağlam yapılmıyor. Malzeme çok iyi oluyor bazen; işçilik kötü. Bazen ikisi de kötü. İnsanın kötü değişimi nesnelere de sirayet etmekte. Ah, ne yazık! İnsan: Bozuyor güzel şeyleri bir bir. Elimde dikiş tığım, bir gayret sağlamlaştırıyorum sökükleri. Diktikçe yayılması toplanıyor ayakkabının; güzelleşiyor. Öyle marifetle dikiyorum ki ipi görünmez ediyorum. Birini bitirip diğerine geçiyorum. Sağlam olsun, bir daha açılmasın diye incecik bir düğüm atıyorum kör noktaya. Ayak kabının kör noktası olur mu yahu, demeyin. Olur, olur. Elbet olur. Ustayım ben, usta. Ömrüm her türden ayak kabını tamir etmekle geçti

   “Süleyman Amca! Kargom gelecek bugün. Sana bıraksalar olur mu?”

“Olur be çocuğum, olur. Ben dükkânı kapatıncaya kadar gelmezsen yarın alırsın.”

  “Sabah şeriflerin hayr olsun, Süleyman Usta! Çayın var mı çayın?”

“Ne demek, komşum! Lafı mı olur. Çayım da var, kahvem de.”

“Çay yeter. Güzeldir senin çayın. Her daim taze ve tavşankanı…”

“Sağ ol, komşum. Dolduruyorum şimdi ikimize de birer bardak.”

“Oturayım şöyle. Pahalılık belimizi büktü be ustam! Ne olacak bu milletin hâli?”

“İhtiyacımız kadar alacağız komşum. Bir de akıllı olacağız…”

“Anladım, Süleyman, anladım. Fatura ödemeye gidiyorum. Bir cebimde bin lira, diğer cebimde de iki tane fatura var. Bu bin lira, şu iki faturaya gidecek. Daha doğalgaz, telefon faturaları da gelmedi henüz. Donumuza kadar alacaklar Süleyman Usta’m. O da arkadan nezelmiş; dikiş tutmaz bir türlü. Ayakkabımın altı da delinmiş, Süleyman. Dönüşte bir el atarsan iyi olur.”

“Tamam, komşum. Sen gelene kadar elimdeki işi bitireyim de senin ayakkabını yapayım. Hele başka ayakkabın yoksa zorda kalma.”

“Var ustam, bir çift daha var ama alışmışım bunlara. Çok rahat ediyor ayaklarım içlerinde. Hadi kal sağlıcakla.”

   Sabahın köründe, henüz dükkânımı açmadan görürüm sefer tasını kapının hemen yan tarafında. Bilirim, kimin koyduğunu. Üçüncü kat komşum, memur kadın. Gün boyu işinde. Hiç uyumaz mı? Sabah ne ara pişirir yemeğini de sıcak sıcak kor sefer taslarına. Öğlen birde, oğlu gelir okuldan. Dükkânın bir köşeciğinde yer anasının bıraktığı yemekleri. Fazlalık eşyalarını bırakır dükkânda. Gereken kitap, defterini küçük bir poşete koyup iki sokak üstteki etüt merkezine gider. Akşamüzeri ana, oğul dönerler eve el ele, sohbet ede ede. Alırlar boş sefer taslarını, çocuğun okul çantasını.

“Sağ ol, ustam. Sen olmazsan ne yaparız biz? Sorun çıkarmadı değil mi?” der.

“Yok, yok. Çok uslu maşallah.”

“Sağ ol, var ol, ustam. Hakkını nasıl ödeyeceğiz bilmiyorum valla.”

“Olur mu öyle şey? Helal olsun. Okusun, büyük adam olsun ama önce insan olsun.”

“İnşallah, ustam, inşallah.”

   Ev anahtarları bendedir çoğunun. Dükkânımın duvarında anahtarlar için özel bir dolap yaptım kendi ellerimle. Kimi gün sadece bir selam vererek anahtarlarını alıp giderler sessiz, sedasız. İşte bu yüzden sokağın tamircisiyim ben.

   Önceden her mahallede ayakkabı tamircisi olurdu. Şimdilerde ise bir tamir dükkânı bulabilmek için epeyce yürümek zorunda kalıyor insanlar. Otuz yılı aşkın süredir aynı sokaktayım. Dükkân bile değiştirmedim. Uzak mahallelerden insanlar geliyor bana. Belki benden sonra ayakkabı tamirciliği meslek olarak yok olacak iyiden iyiye. Bu meslekten geçimini sağlayan son kuşağım belki de. Üzüldüğüm bir şey var ki ne bir şairin ne de bir öykü yazarının dikkatini çekmişiz. Bu kadar mı silikmişiz toplumda? Eski dönemlerde sayıca fazla olduğumuz için fark edilememişiz; şimdilerde ise bir elin parmaklarını geçmediğimiz için fark edilemiyoruz galiba. Mesela Orhan Veli bir şiir yazsaydı ayakkabı tamir ustasıyla ilgili, şöyle mi olurdu şiiri?

      İlk göz ağrımdı.

      Bir tamirciyle ömür geçmez dedi.

      Ilık bir sonbahar akşamında terk edip gitti beni.

      Akıllı kızdı.

      Geleceği görürdü.

      Sonradan duydum ki bir ayakkabı tüccarıyla evlenmiş.

      Boy boy çocukları olmuş.

      Dedim ya akıllı kızdı.

Ya Cemal Süreyya yazsaydı?

      Yolun düşerse sokağıma

      Bir sokak tamircisindeyim.

      Bul beni.

Ya Oğuz Atay?

      Ayakkabılarımızı değil de hayata tutunmaya çalışırken eskittiğimiz yerleri onaran bir tamirciye mi ihtiyacımız var toplum olarak?

Ya o çok sevdiğim, modern öykünün atası, Sait Faik yazsaydı şöyle mi yazardı?

   İskelenin karşısında küçük bir dükkânı vardı. Asla tamir edilecek tozlu ayakkabıları göremezdiniz vitrininde. Onarılmış, cilalanıp parlatılmış ayakkabılar dizili dururdu. Aynı türden ayakkabılar yan yana olurdu hep. Yumurta topuk bayan ayakkabıları bir yerde, ucu sivri erkek ayakkabıları bir başka yerde; kışlıklar bir yerde, yazlıklar bir başka yerde. Vitrinine baktığımda işine olan saygısını görürdüm hep. O vitrin, yaşantısında da bir düzen olduğunu hissettirmiştir hep bana.

   Vapurdan her inişimde gözlerim dükkâna takılırdı. Biraz yaklaşıp içine bakardım. Başı eğik bir şekilde elindeki ayakkabıyı dikerken, yama yaparken ya da bir kadife parçasıyla cilalarken görürdüm. Bazen de elinde ayakkabı, gözleri vitrinin dışında bir yerlere takılıp gitmiş olurdu. İşte o zaman ne düşündüğünü, ruhen nerelere gittiğini merak ederdim. Mavi gözleriyle, denizin derinliklerine doğru bir akış… Sonra kendine gelir, bir tebessümle başını hafifçe sağa, sola sallar, elindeki ayakkabının tamirine devam ederdi. Ben camın dışında olur, ona bakardım ama o beni hiç görmezdi.

   Heyhat! Yazmamış hiçbiri.

   Kızım, biriciğim, ne iyi ettin de beni öykünün büyülü dünyasıyla tanıştırdın. Henüz küçücük bir çocuktun,“Benimkiler niye siyah? Senin gözlerinin mavisinden istiyorum,” dediğinde. “Şu dükkâna küçük bir kitaplık yap, baba. İnsanlar iki sayfa karıştırsın ayakkabıları tamir olurken,” demiştin biraz daha büyüdüğünde. İnsanlar dokunmadılar bile ama ben okudum, hem de defalarca. Sevgili doktorcuğum, tamirci babandan bir öykücü çıkardın ya, söz, bir sonraki hikâyem seninle ilgili olacak…

Abonelik
Bildir
guest
1 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Mitat

Harika ellerine sağlık

%d blogcu bunu beğendi: