Bütün yargılayanların gözünden bir cellat bakar.”

Friedrich Nietzsche

Mahallenin kuzey yakasında bulunan Camgöz Cengizlerin evine giderken gök, tıpkı Abdullah Tosun’u öldürdüğüm gün gibi toprak renginde akıyordu ve yanımda Elif Duru vardı. Tamamen benim dışımda bazı teknik nedenler öne sürülerek geciktirilen bu bilinçli cinnet sahnesine geçmeden önce biraz Camgöz Cengiz’den bahsetmek isterim. Hasan Çınar gibi haftalık dergilerden ders çalışan Camgöz Cengiz, yine Hasan Çınar gibi burnu havada ukala biri idi. İlhan’ı işin dışında tutarak konuşuyorum, tüm bu haftalık dergilerden ders çalışan başarılı öğrenciler, bizlere küçümseyerek tepeden bakar ama notları yüksek tutma gerekliliği gibi saçma telkinlerde bulunarak da bu durumu kamufle etmeye uğraşırlardı. Birbirlerini rakip olarak görmelerine rağmen bunu gizleme çabaları ise tam bir felaketti. Tüm bu başarılı öğrenciler vıcık vıcık bu tavırları ile hareket ederken zarafetimi koruyarak konuşuyorum, onların kaba etlerine kesici delici âlet sokmamak için kendimi zor tutardım. Sınıf atlama gibi bir güdünün peşinden sürüklenen orta sınıf aile çocuklarında ortaya çıkan ukala ve küstah tavırlar beni hep ifrit etmiştir.

Sola döndükten sonra küçük o yokuşu çıkarken yukarıda anlatılanlara yakın şeylerle birlikte ben İlhan’ı Elif Duru ise çocukluk aşkı Gültekin’i düşünüyordu. Sinir bilimciler tarafından nöronlar arası güçlü yolaklar oluşması gibi saçma gerekçelerle açıklanmaya çalışılan ilk aşk, ilk öpücük, ilk kavga ve ilk kaza gibi durumları bir kenara bırakıp şöyle devam etmek isterim: İşsiz olan babasının Almanya’ya zorunlu göçü sonrası bu ülkeye yerleşen Gültekin ile ilgili benim açımdan önemli olan tek şey, şu an boş olan geniş daireleri idi. Çünkü bu dairenin bulunduğu üç katlı bina ile Cengizlerin binası arasında güçlü bir ilişki olduğunu düşünüyordum. Birbirine yapışık bu iki yapıya baktığınız zaman hayat karşısında birbirlerine yaslanan yalnız ve yaralı çiftler gibi görünürlerdi. Başka bir açıdan baktığınız zaman ise bir efendi ile köle arasındaki ilişkiyi görürdünüz. Sonra zorla bir arada yaşayan iki topluluk gibi görünürlerdi. Biri daha baskın olan Sherlock Holmes/DrWatson, Don Kişot/Sancho Panza, Robinson Crusoe/Cuma ve ters bir ayna görüntüsü ile Dr. Jekyll ve Mr. Hyde gibi kurmaca dünyaların kahramanları olarakta görünürlerdi. Tam burada yayıncımdan gelen tatlı sert telkinin ardı sıra pornografik bir imgeyi bir görüntüyü bir çağrışımı görmek yerine ‘kurmacayı kurcalamak’ gibi hiçbir yere açılmayan bir körcep oluşturarak şöyle devam edelim: Titanik filmindeki o meşhur sahne ile birlikte Kazablanka filmindeki piyano dinleyen yaralı ve fedakâr âşıkları görürdünüz. Bir balo salonunda insanların arasında dans ederken efsunlu bir bütünün parçaları olarak göze gelen Kont Vronski ile kurulu tüm düzenleri eleştiren Anna Kareninayı görürdünüz. Yine ters bir ayna görüntüsü ile öğretmenler odasında ayna karşısında oturan kız öğrencilere, kıllı ve çıplak gövdesini gösterip saklanan ve öğrencilerin sağ tarafına geçtikten sonra bir palyaçonun gözleri ile gülerek sonsuza uzayıp giden hırçın çığlıklar atan başmüdür yardımcısını görürdünüz.

Tüm bu düşünceler için de Camgöz Cengiz’in evine geldiğimiz zaman kapı girişinde İlhan ve Cengiz sarsak bir şekilde bizi bekliyorlardı. Bir özgüvenle gizlemeye çalışsada İlhan’ın efendi bir edayla göz teması kuramayışı, yaşadığımız bu dünyaya aykırı bir form olarak görünür olmasına sebep oluyordu. Kışkırtılan hasta sonra kışkırtılan erkeklik ile birlikte ciddi bir toplumsal kesim kendi varoluşsal problemlerini sağlık çalışanları ve biz kadınlar üzerinden nihayete erdirmeyi amaç ediniyorlardı. Mesela onlarca göz, hızla avret yerlerimize bakıp konuşmaya, yürümeye ve yaşamaya devam ediyorlardı. Bunu, ava çıkan tarih öncesi insanlar gibi marketlerde, lotus oburları gibi zamanı hapseden alışveriş merkezlerinde, okullarda, caddelerde, dükkânlarda yani hayatın her yerinde kertenkele gibi hızla yerine getiriyorlardı. Annelerinden intikam almak ya da annelerinin intikamını almak için hareket eden bu insanlar, ‘bilinçli bir koma hâlinde’ sürünün içinde kalarak bu absürt dünya karşısında bir savunma mekanizması oluşturmaya çalışıyorlardı. Belki de odaklanabilecekleri basit bir odak noktası arıyorlardı. Kim bilir?

İlhan, tüm bu karmaşık sorularla şekillenen ve erkek egemen olarak da ifade edilen bu dünyada farklı ve duru bir görüntü olarak hayale geliyordu. Muhtemelen onda tanımadığım babamı tanımlamak istiyor ve böyle bir adam olurdu diye düşünüyordum. Son tahlilde İlhan’ı çok seviyordum. Onun için her türlü çılgınlığı yapmaya da hazırdım. Bizi takip eden bu düşünceler ile birlikte caddeye bakan odaya geçtiğimiz zaman Cengiz, araba silecekleri gibi sağ üst tarafa hareket ettirdiği gözleri ile alanı taradı. O bir görüntüleme cihazı gibi bunu yaparken yerden yüksek siyah çizgiler halinde görünür olan düşünceler elleri arkada bizi izliyorlardı. Sonra Cengiz unuttuğu bir şey var mı diye kapalı sol gözüne tezat sağ gözünü daha bir açarak bana baktı ve tuhaf kahkahalar eşliğinde konuşmaya başladı. O ciddi bir edayla erken ergenlik döneminde takılı kalan insanlar ile birlikte onlara öykünen kadınların dünyayı yönetecek olmasının olumsuz yanlarından bahsetmeye başladığı sırada ise kanepelere oturan düşünceler okyanus altı akıntıları takip eden bilim insanları gibi bu adamın kol ve bacak hareketlerinden evrene yayılan yanılsamaları izliyorlardı.

Elif Duru, ipe sapa gelmez bir gerekçe ile Camgöz Cengiz’i alıp dışarı çıktığı zaman ben de tüm bu anlatılanlarla birlikte yeniden Abdullah Tosun’u öldürdüğüm o gün üzerine düşündüm. Dışarda tozlu badem ağaçlarına dokunan rüzgâr cama vurup geri çekiliyor, bu evrende kendisi gibi ellerine de uygun bir yer bulamayan İlhan ise işlediği suçun farkında olan akıllı uslu köpekler gibi bana bakıyordu. Kısa bir kararsızlık ânından sonra karşımda oturan İlhan’ı kendime doğru çektim ve onu ağzından öptüm. Bir erkek nasıl dünyadan bu kadar bir haber olabilirdi? Tuhaf. Onu öperken üzerindeki kazak nedeniyle su yeşiline dönen gözlerine hipnotize olmuş gibi bakıyordum. Sonra büyük bir haz içerisinde gözlerini öptüm ve Abdullah Tosun’u öldürdüğüm o gün üzerine düşündüm.

Başka bir tepeden bu yassı cismi izlediğim o gün, umutsuz bir çaba içerisinde nehri karşılayan makine sesi ve havaya karışan benzin kokusu eşliğinde Abdullah Tosun balık avlıyordu. Ucu yılandili gibi çatallı bakır kabloyu suya bırakıyor, ardından nehrin aşağı tarafında sersem gibi açığa çıkan balıkları, havuz temizleme filesine benzer bir âletle toplamaya başlıyordu. O, bu işi büyük bir haz ve disiplin içerisinde yerine getirirken ben de balıkçıların kullandığı “balığı aldık” ifadesi ile birlikte izlediğim bir film üzerine düşünüyordum. Bu filmde, havuzdan çıkmak isteyen adamı başka bir adam havuz temizleme filesi ile geri itiyordu. Havuzdaki adam yüzerek farklı kenarlara gittiği zaman tam karşısında beliren file onu yeniden suya itiyordu. Filenin yönlendirdiği katili anlatan bu filmin ardı sıra izlediğim bir başka filmde ise elektrik kablolarına işeyen adam oracıkta can veriyordu. Konumuza dönecek olursak Abdullah Tosun balıkları alıyor, ben ise beni de şaşırtan bir sakinlikle ona doğru ilerliyordum. Bunu tepelerin arasından kayar gibi sessizce yerine getiriyordum. Abdullah Tosun, gövdelerini elektrik ile doldurduğu bir başka grup balığı almak için harekete geçtiği sırada yan yatan irili ufaklı onlarca yaralı balığın yanında durdum ve elime aldığım bakır kablo ile beklemeye başladım.  Bu kablo bana bakarak “Yoksulluğun ilahi bir plan olduğu büyük bir yalandır. Tanrı açlık ve yoksulluk isteseydi denizde balık, ormanda meyveler ve insanlık yararına nice şeyler armağan etmezdi.” diye konuşurken denetim altına aldığım avımı avcılara özgü bir haz içerisinde izlemeye devam ediyordum.

Abdullah Tosun ile göz göze geldiğimiz zaman bakır kablonun söyledikleri üzerine olan düşüncelerimi davranış egzersizi sayılabilecek bir refleks ile daha ileri bir zamana erteledim ve onu usulca suya bıraktım. Suya saplanan kabloya bakmadan hemen önce bana bakan Tosun, bir tehlike ânında olduğu gibi mevcut durumu inkâr etmek istemişti. Bunu ablak ve aptal bakan yüzünde görmüştüm. Ürperme benzeri bir titreme sonrası kendinden geçen Abdullah Tosun’u nehrin aşağı kısmından aldım ve kıyıya sürükledim. Bu sırada fizik öğretmenimizin anlattığı suyun kaldırma kuvvetinden yararlanıyordum. Sonra yosunlarla kaplı çekiç gibi bir taşı bu cismin kafasına indirmeye başladım. Bu sırada belki inanmayacaksınız ama “becerme” fiilinin argo kullanımı üzerine düşünüyor ve Abdullah Tosun’un kafasına görerek, hissederek vurmaya devam ediyordum. Thor gök kubbeden bana bakıyor ve şimşekler çakıyordu. Karındeşen Jack’in,  Raskolnikov’un, Zebercet’in öldürdüğü kadınlarla birlikte Mirabel Kardeşler’in, Rosa Luxemburg’un, Jan Dark’ın ve tüm Suffragette kadınlarının intikamını alıyordum. Sonra kafası yosunlarla kaplı bu yeni nesneyi suya bıraktım. İç bir göl gibi kızıla boyanan nehirde peşi sıra yürüyor ve havuz temizleme filesine benzer aletle onu suyun içine itiyordum. O, kâğıttan bir kayık gibi nehrin ilerisindeki geçitte parçalara ayrılırken bakır kablonun çatallı uç kısmı ile birlikte İlhan’ın inci gibi dişlerine baktım ve bir ıslaklık duygusu içinde, “Seni çok ama çok seviyorum.” diye seslendim.

Abonelik
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
%d blogcu bunu beğendi: