Çok fazla aile tanıdım, çok fazla mutsuz çocuğa tanık oldum. Belki de bu mesleğin en kötü yanıdır bu, karşındakini anlayıp onun yaşadıklarını kabul edemezsin, etmek istemezsin. Evet, doğru bildiniz ben bir psikoloğum. On yedi yıllık meslek hayatımda birçok insana yardım ettim, onların hayatlarına dokundum. Ama yetmedi, insanlığı değiştirmek için ben ve benim gibilerden daha çok gerekiyor.

 

Bir eylül ayı genç bir kadın tanıdım. Adı Melike idi.  Epeyce zayıf, kocaman gözleri, renkli bakışları vardı. Her hafta aksatmadan gelirdi görüşmesine, hep sabahları erkenden gelip ilk görüşmenin randevusunu o alırdı. Her şeyin sebebini soramıyor insan hele ki bir psikolog. İlk görüşmede öğrendim dört yaşında bir oğlu varmış. Sabahları erkenden uyanıp, çocuğunu annesine bırakıp öğlen olmadan evine dönüyormuş. İlk görüşmemizde birbirimizi tanıdık. O güzel kadın yirmi üç yaşında, küçük bir şirkette asistanlık yapan, boşanmış ve yalnız yaşayan güçlü biriydi. Bu, konuştukça daha da iyi anlaşılıyordu. Onunla yaklaşık bir sene görüşmelerimize devam ettik. Bana öyle şeyler anlattı ki ”Hâlâ var mı böyle şeyler?’’ dedirtti. Melike; boşanmış, şiddet görmüş bir kadın. Yüzündeki sahte gülümseme, annesine ve çocuğuna üzgün olduğu göstermeme çabasından dolayı yüzüne iyice yerleşmiş, bu çok belli. Eşi ile üç yıl evli kaldıktan sonra zor bir boşanma süreci geçirmiş. Ailesi hiç istememiş güzelim kızlarının boşanıp dul damgası yemesini. Bana dördüncü seansımızda bir şey söylemişti, çok etkilenmiştim. “Hocam, ben küçükken annemin babama katlanmasına anlam veremezdim, ayrılsınlar çok istedim. Anneme bunu defalarca söyledim ve annem; sen ve kardeşin için yapamam, kadın başıma size bakamam.” dedi. Ben bu sözleri o zaman hiç anlayamamıştım, şimdi anlıyorum. Ama anladığım bir şey daha var. Eğer bir kadın anne oluyorsa önce çocuğuna sonra annesine kıyamıyor. Çocuğu ile kendi çocukluğunu, annesi ile kendi anneliğini bağdaştırıyor. Evet, ben annemi şimdi anlıyorum ama asla hak vermiyorum. Ben anneme rağmen çocuğum ve çocukluğum için boşandım, dedi.  Bu sözler o kadar kendinden emin, ne yaptığını bilen bir kadının sözleriydi ki gurur duydum.

 

Eşi, sert görünümlü anlayışsız bir adammış. Birçok kez karısına şiddet uygulamış ve bazı zamanlarda da o küçücük çocuğa. Aslında Melike kendini suçluyor, çocukken yaşadığı evden kurtulmak istemiş ve ilk tanıştığı adamla evlenmiş. Bu yüzden kendine çok kızdı. Babası da şiddet uygulayan, annesini kısıtlayan ve dilinin kemiği olmayan biriymiş. Bu durum o yaşlardaki küçük kızın umudunun evlilik olmasına sebep olmuş. Annesi, daha sessiz, evin huzuru bozulmasın diye genelde alttan alan bir tarafta, hep ezilmiş. Anlayacağınız kadın, huzur bulamadığı evden, huzur bulacağını düşünüp kaçarcasına evlenmiş. Eşi hiçbir zaman çalışmasına izin vermemiş, bununla da kalmayıp sosyalleşmesini de kısıtlamış. Melike, aynı durumda olan ve artık pes etmiş annesi ile konuşabiliyormuş. Annesi ile arasında geçen konuşmalar bu boşanmanın gecikmesine sebep olmuş. Annesi de ataerkil toplumun dayattığı düşüncelere kaptırmış kendini. Genelde “Kadın çalışmaz kızım.”, “Evinde çocuğuna bak, beyin getirir rızkınızı.’’, “Kızım boşanıp alnımıza leke mi süreceksin, dul kalıp kadın başına bir çocukla ne yapacaksın?’’ gibi sözlerle kızını durdurmuş. Özellikle de kızlarının şiddete uğradığı zamanlar, sanki her kadın bu duruma sessiz kalmalıymış, her evde böyle şeyler olurmuş gibi normalleştirip kızlarını sessizleştirmeye çalışmışlar.  Danışanım bana gelip duygu ve düşüncelerini anlattığında buradan çok mutlu ayrılmadı ama rahatladığı her hâlinden belliydi. Babası ile tartışmalarını anlattığı zamanlar, diğer günlerden daha gergin ayrılıyordu odadan. Asla kendisini babasına anlatamıyor gibi hissediyordu. Babasına sarılıp “Baba ben çok yoruldum, canım çok yandı, artık özgür olmak istiyorum.’’ diyebilmeyi çok istermiş. Bir kız çocuğunun ilk tanıdığı erkek babasıdır. İlk güvenip kendini anlatmak istediği erkek babasıdır. Peki küçük bir kız çocuğunun, bunları yapabileceği bir babası yoksa ne yapabilir? Nasıl evlendiği adama güvenebilir? Maalesef böyle ailelerde büyümüş tüm çocuklar bunun mutsuzluğunu yaşıyor. Peki ya bir anne çok mutsuz bir evliliği varken nasıl değişime direnç gösterir de mutsuz çocuklar yetiştirir. Elbette en büyük suç, sert görünüp kadınları ve kız çocukları arka planda yaşamaya mecbur bırakan erkeklerin. Ama kadınların hiç mi suçu yok? Sessiz kalmak da suç, kız çocuklarına boşanmayı yasaklamak da suç, bir erkek çocuğunun babasını örnek almasına izin vermek de suç. Bana kalırsa en büyük suç, erkektir haklıdır, vardır bir bildiği diyen kız annelerinin, yine erkeğe karşı gelinmez, erkek adam yapar diyen erkek annelerinin bir araya gelip çocuklarını evlendirmesidir. Benim danışanım, en çok bundan korktu. Dört yaşındaki oğlunun babasını örnek alıp bu zinciri kıramayacak olmasından korktu. Yedinci seansımızda, tekrar işe başlamak istediğini söyledi. Bilirim böylesine kötü bir evlilik geçirmiş, ailesi tarafından çalışmasına hiç destek verilmemiş bir kadının bu düşünceleri sözel ifade etmesi çok zordur. Görüşmeye geldiğinde her zaman değişmek ve kendini geliştirmek istediğini bana gösteriyordu ama ilk defa o gün bunu ifade etmişti. Melike artık ne istediğini dile getiren, sadece çocuğu için yaşamayan, kendini de önemseyen bir kadın olmaya başlıyordu. Eşi defalarca tehdit etmişti, çocuklarını doldurup annesine düşman etmeye çalışıyordu. Melike’nin en büyük şansı oğluydu. O küçücük yaşta annesinin ne için savaştığını anlıyormuşçasına onu destekliyordu. Melike dakikalarca oğlunu anlatırdı. Her görüşmemizde, “Hocam eğer erkek çocuklarımızı değiştirirsek kız çocuklarımızı kurtarmış oluruz.” derdi. Bu içinde yaşadığı durumdan kaynaklanıyor olmalı ki çok anlamlı ve önemli şeyler söylerdi. Melike üniversite okumamış bir kadın da olsa eğitime çok önem veriyordu. ‘’Eğitimli ve bilinçli annelerin rolü çok büyük hocam, ben lise mezunuyum ama oğlum eğitimini tamamladığında hiçbir kadını üzmeyeceğinden emin olduğumda evlenmesine izin vereceğim, derdi. O kadar haklıydı ki kız çocuklarının geri plana atıldığını düşünmekte. Biz kadınlar buna izin veriyoruz. Kız çocuklarımızı, kızlar bunu yapamaz, bunu giyemez ya da bir kız yemek yapar erkek yapamaz diyerek büyüttüğümüz her gün aslında mutsuz bir insan yetiştiriyoruz. Melike on yedinci görüşmemizde, oğluna oyuncak bir mutfak maketi almış, oğlunun beş çaylarına gidip kek yiyormuş. Melike, “Oğluma bugün kek yapmayı, sonrasında oyuncaklarını toplamayı öğrettim.’’ dediğinde tebrik ettim, çok mutlu oldum bir erkek çocuğunun kalıpların dışına çıkıyor olmasına. Melike bu tür tutum ve davranışlarını bir komşusuna anlatmış. Komşusuna “Ben oğluma, akşam yemek masasını kurarken yardım etmesi, sabahları uyandığında yatağını toplaması gerektiğini öğretiyorum. Ona kek yapmayı, küfretmemeyi, futbol oynamayı çok sevse de bazen saçlarımı tarayıp kuaför olmasına izin veriyorum. Bu kız rengi, bu erkek oyunu gibi kalıplara sokmuyorum.’’ dediğinde komşusu alay edercesine gülmüş ve dakikalarca oğluna bu şekilde davranırsa kız gibi olacağını anlatmaya çalışmış. Melike komşusuna sinirlenip evine gitmiş. Bir süre sonra aslında sinirlenmediğini sadece o evdeki çocukların kalıplara sıkışmış bir şekilde büyüyeceğini düşünüp üzülmüş. Yirmi dördüncü görüşmemizde, tekrar işe başlamak istediğini ve bu isteğini gerçekleştirmek için bir adım attığını söyledi. Birkaç şirketle görüşüp iş başvurusu yapmış. Yine sonu mutsuz ve can sıkıcı olmuş, yeni bir adım atmanın sevincini yaşayamadan bir duvar ile karşılaşmış. Melike’nin karşısında duran ilk kişi babası olmuş. Melike’ye “Kadınsın otur çocuğuna bak, dul kadın olmak zaten zor, tek başına yetmezmiş gibi iş yerine gidip bizim başımızı belaya sokma.’’ demiş. O güzel gülen kadın o görüşmemizde hiç gülümsememişti. İkinci duvarı örenler, iş yerindeki erkek çalışanlar olmuş. Onlarda babasından pek farklı düşünmüyorlarmış. Özellikle bir işverene çok sinirlendiğini anlattı. Melike iş görüşmesine gittiğinde aralarında şöyle bir diyalog geçmiş:

  • Hanımefendi siz buraya nasıl bir beklenti ile geldiniz? Bu kadar güzel bir kadının reddedilmeyeceğini bilerek mi?
  • Ne demeye çalıştığınızı anlamadım, daha açık konuşur musunuz?
  • Peki daha açık konuşayım. İsterseniz benim kişisel asistanım olabilir, sizinle iş seyahatlerine gidebiliriz. Bu benim de çok hoşuma gider. Ücreti de hiç dert etmeyin, sadece giyiminiz daha ilgi çekici olursa sevinirim.

Melike bu sözleri ve devamını duyduğunda deliye döndüğünü, bağırıp çağırdığını anlattı. Bu çirkin sözlere bir kadın olduğu için maruz kaldığını düşünüyordu. Ne kadar da haklı bunları düşünmekte. Melike bana bunları anlatırken oradan çıktığındaki düşüncelerini de paylaştı.

“Hocam gerçekten anlamıyorum. Bir kadının para kazanıp başarılı olması için böyle bir yola başvurmak istediğini de nereden çıkarıyorlar? Böyle düşünmelerine sebep olan yine biz kadınlar mıyız? Yoksa böyle düşünmek onların çirkin zihniyetlerinin bir yansıması mı?’’ Benim ona söylediğim şey aslında onun da çok iyi bildiği bir şeydi. Bizim gibi düşünen kadınlar, başarılı olmaya çalışırken çok fazla bunlara maruz kalıyor. Çoğu kadın ne diyeceğini bilemeden uzaklaşıyor. Erkekler ise, kendi eşlerine ve çocuklarına bu tür adamlar ile karşılaşmasınlar diye yasaklar koyuyor. Yani suçlu tek bir cinsiyetin değil. O görüşmede benim Melike için en büyük desteğim çalışmak istiyorsa pes etmeden denemesini söylemekti. Melike aklı başında bir kadındı. Zaten hiç vazgeçmemiş, hatta sırf çalışmasını engelleyen insanlara hata yaptıklarını ispatlayabilmek için iş aramaya devam etmişti. Otuz ikinci görüşmemize artık çalışan bir kadın olarak geldi. Ekonomik özgürlüğünü eline almış, artık her zamankinden daha güçlü bir kadın olarak oturuyordu. Belki babası, annesi, eşi, komşuları ona hiç destek olmamıştı, belki onlar ile arası kötüydü ama kendisi ile arası iyiydi. Kendini kendisine ispatlamış bir kadın olarak son görüşmemizi yapmıştık. Birbirimizle çok fazla şey paylaşmıştık. Öncelikle bir kadın olarak ben onun her zaman destekçisi oldum. Hâlâ ayda bir uğrar, hayatındaki değişimleri konuşuruz. O kendine inandı. Etrafındaki kalıplara girmiş tüm insanlara, başardığını gösterdi. Son görüşmemizde bana “Sizi iyi ki tanıdım, bir kadının bir kadına sadece düşman olmadığını gördüm. Kalıpların dışına çıkmanın zor ama imkânsız olmadığına sizinle tekrar inandım. Beni kimse dinlemediğinde, anlatmaya da gerek yok diye düşünürdüm ama şimdi biliyorum ki insanın anlatmaya, anlattığı kişinin inanmasına ihtiyacı varmış.’’ dedi. Bu sözler beni nasıl duygulandırdı anlatamam. O an Melike ile buralara kadar geldiği için, kendimle de insanların hayatlarına dokunabildiğim için gurur duydum. Biz kadınlar, önümüzdeki engelleri aşmakta erkekler kadın rahat olamıyor olabiliriz. Bize engel olan başta ailemiz ise pes edip kaderimize razı olmak, inanıp çabalamaktan daha kolay görünüyor. Ama biz kadınlar çok fazla zor şeyi başarıyoruz, bu kalıplara rağmen. Bu yüzden önce kadın kadına güvenmeli. Bu kalıpların altında ezilmiş dünyayı kurtarabiliriz. Kız çocuklarımızı koruyup kısıtlamak yerine, Melike gibi erkek çocuklarımıza kısıtlamamayı, kalıpların gereksiz olduğunu öğretebiliriz. Mutu çocuklar, mutlu aileler kurar; mutlu aileler, mutlu çocuklar yetiştirir. Bu döngü hep gülümsetsin.

Abonelik
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
%d blogcu bunu beğendi: