Ölmek istiyordu. Bu kadar basitti isteği. Ama o, basit diye tanımladığı bu eylemi öyle alelade gerçekleştirmek istemiyordu. Farklı bir boyut kazandırmalıydı ölüme. Bir tat katmalıydı, renklendirmeliydi ve önüne altın tepside sunulmasını beklemek yerine kendisi için en uygun olanını aramalıydı. Hatta gerekirse bir sanat eseri gibi sıfırdan üretmeliydi. Bunu nasıl yapabilirdi? Düşündü. Bulamadı. Daha iyi düşünmek için kiremit rengi perdeleri kapatıp kendine ayinsel bir ortam oluşturdu. Yetmiyordu. Pozisyonunu değiştirdi. Hatta bir etkisi olur umuduyla tişörtünü çıkarıp tersten giydi. Başını kollarının arasına alarak kalp atışlarına kulak verdi. Bu ritmin kendisini hayata bağlayacağını düşünüp pek de kötü olmayan sesiyle aklına ilk gelen şarkıyı mırıldandı. Bu şarkı onun için özel bir anlam ifade etmiyordu ama yine de şarkının içinde yaşayan kelimeleri hissedebiliyordu ve onun için yaşam belirtisinden daha korkunç bir şey yoktu. Bir iki salında durdu uzandığı yerde. Zihinsel fonksiyonlarını tam olarak kullanabilmek için amuda kalkması gerektiğine kanaat getirdi. Hantal vücuduyla onu da hiç üşenmeden yaptı. Zor bir hareketti. Yine de beynine giden kan akışını hızlandırdığı için bu eziyete katlandığına pişman değildi. Hem bu eziyet “yaşamak” eyleminin ona verdiği eziyetin yanında neydi ki? Gözlerini yumup şakaklarına dokundu. Düşünceler yavaş yavaş kımıldanmaya başlamıştı. Gülümsedi. Hayır, daha çok sırıtıyor gibiydi. Kendini, gelecek olan şaheser planına hazırladı. Üstünü başını düzeltti. Ayaklarını yukarı çekip bağdaş kurdu ve öylece beklemeye başladı. Çok geçmeden ilk fikir ufukta göründü. Erciyes’e tırmanmalıydı. Öyle ya, Erciyes’te kendine mükemmel bir ölüm bulabilirdi. Bir silah alırdı. Birkaç el ateş ederdi hiçbir canlıya zarar vermeden, sadece gökyüzüne. Eğer bu ses titreşimleri kar kütlelerini hareket ettirmek için yeterli gelmezse bir iki el daha ederdi. Bir yandan da bağırırdı fazladan gürültü olsun diye. Bir hareketlilik görürse hemen soyunmalıydı baştan sona. Kollarını açmalıydı. Diz çökerek kar kütlelerinin üzerine gelmesini beklemeliydi. Koca kar yığının altında soluğunun kesilmeye başladığını hissetmeliydi. Daha şimdiden, hipotermiye girmiş bedeninin kar yığını altındaki hisssizliğini duyumsayabiliyordu. Ne müthişti onun için, günahlarından ve dünya hayatının ruhuna verdiği sıkıntılardan kurtulacağını bilmek. Peki ya sonra ne olacaktı? Yaşamsal işlevlerini sonsuza dek kaybettikten ve mutlak bir bedensel yokluğa teslim olduktan sonra ne olacaktı? Her şey bitecek miydi yani? Elbette, istediği de bu değil miydi zaten?

Bu fikir üzerine biraz daha kafa yordu. Getirilerini götürülerini hesapladı. Niçin ölmek istiyordu? Daha dün, uzunca bir yol poşetlerini taşıyıp sırf poşetlerden birini yere düşürdüğü için tonlarca azar işittiği yaşlı kadın yüzünden mi? Ya da geçen hafta kendisine halihazırda 2000 lira borcu olan arkadaşının ısrarlarına yine dayanamayıp cebinden çıkarıp verdiği su faturası parasıyla 2 paket sigara aldığını gördüğü için mi? Ya da ondan birkaç gün önce eve giderken yanından geçen arabanın sağ ön koltuğunda oturan adam, tam onun ayaklarının önüne sümüklü peçetesini atıp arsızca sırıtarak camı kapattığı için mi? Bilmiyordu, her şey olabilirdi. Ama hiçbir şey de olmayabilirdi. Kar yığını altında kaldığı sahneyi gözlerinde canlandırdı. Hayır, bu fikir içine sinmemişti.  Bir sanat eseri değildi. Eksik bir şeyler vardı. Tüm eksikleri giderdiği yeni bir fikir üretmeliydi. Yerinden kalktı. Cama gitti. Kiremit rengi perdeyi aralayıp dışarıya göz gezdirdi. Hoşuna gitmemişti gün ışığı. Onu yaşama çağıran bu enerjiye daha fazla bakıp hipnoz olmak istemiyordu. Aniden perdeyi eskisinden de sıkı kapattı. “Bir daha bu perdeyi açmayacağım.” dedi kendine. Kararlıydı. Yerine oturdu. Rahat bir pozisyon bulmaya çalışırken eklemlerinden gelen çıtırtıları dinledi. Yavaş yavaş uykusu geliyordu. Uyku… Ölümün kardeşi… Belki onu bir nebze yatıştırabilir ve zihnini fazlalıklardan arındırarak güzel bir ölme fikri verebilirdi uyandığında. Hiç uyanmayadabilirdi. Fark etmezdi onun için. Ama bu, sıradan bir ölüm olurdu. Hayır uyumayacak ve sanatsal bir ölüm şekli bulacaktı. Bu sefer kollarını başının arkasına alarak düşünmeye kaldığı yerden devam etti. En çok hangi ölümden korkuyordu? Emin değildi ama galiba suda boğulmaktan. Peki bunu nasıl mükemmelleştirebilir ve farklı kılabilirdi? Bir demet çiçekle suya atlayıp suyun altında o demeti koklayabilirdi. Ya da ayağına bir et bağlayıp su altında resim yaparken köpek balıklarına yem olmayı bekleyebilirdi. Doğrusu bu fikirler ona hiç de çekici gelmiyordu. Hatta köpek balıklarına yem olma fikri midesine bulandırıcı bir etki yapmıştı. Ayağa kalktı. Bir bardak su içerse kendine gelebilirdi belki. Odanın öte tarafındaki sehpaya kadar gitti. Sürahiye uzanıp bardağı tam tepeye kadar doldurdu. Ağzına götürmeden önce birkaç saniye bekledi. Bu berrak sıvının hayat demek olduğunu biliyordu. Onu içmek, yaşamına en az 3 gün daha eklemek demekti. Bu riski göze alamazdı. Bardağı aldığı yere koydu. Bu yaşına kadarki mükemmeliyetçiliği onu ölüm arayışında bile yalnız bırakmıyordu. Ne yapabilirdi? Nasıl ölebilirdi mükemmel bir şekilde?

 

Abonelik
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
%d blogcu bunu beğendi: