1.BÖLÜM: Çiçekler o kadar masum olmayabilir

Saat gece on iki idi.

 Dolaşmak için çıktım. Mahallemizde terk edilmiş bir ev vardı. Bu evin insanı azarlar gibi bakan pencereleri ve insanı içine çeken kapısı vardı. Buna rağmen bahçede renk renk güller vardı. Anneme bir tane koparmak için girdim fakat bir şekilde içeriye girmek istiyordum. Ve girdim de içerisi çok kötü kokuyordu. Üst kata çıkan merdivene yaklaştım korku çevremi aç kurt gibi sarmıştı fakat ben korkmuyordum. Etraf dağınık ve sessizdi, koridorda dolaştım. Odaya girdim. İçinde; yayları görünen yatak, ayna, dolap ve bir köşeye atılmış bıçak vardı ucunda ise kan. Korktum ve kapıya doğru koştum, kapı aniden kapandı…

Gözlerimi yavaş yavaş açtığımda tek hatırladığım üzerime doğru gelen karanlık. Ve şimdi buradayım, dondurucu soğukluktaki odada. Etrafta kimseler yok, kapıyı açmayı denedim fakat kilitliydi. Vurdum, tekmeler attım ama açan olmadı. Saat 02.30 olmuştu çok üşüyordum. Birden içeriye bir duman girdi ve sonra ne oldu hatırlamıyorum. Uyandığımda odada iki kişi konuşuyordu. Onları dinlemeye başladım. “ Bahçedeki çiçekler çocukları çekmek için kullanılıyormuş. Ve bu küçük misafirleri organlarının alınması için satıyorlarmış. ” Bir şeyler yapmalıydım. Bir süre sonra ikiside kapıda bekliyordu. Ve bir telefon geldi, hepsi kapıdan ayrıldı. İşte kaçış vakti!

Koşarak kapıya gittim, kapı kilitli değildi. Alt kata indim, etraf fazla sessizdi buna uyum sağlamaya çalışıyordum.

Bahçeye çıktım, kapıda bekliyorlardı. Evin arka bahçesinde kulübe, farklı yerlere dizilmiş odunlar vardı. Duvardan atladım, ayak sesimi duydular koşmaya başladım peşimden gelmeleri fazla sürmedi farklı sokaklara girdim ve izimi kaybettirdim. Parka geldim, bir banka oturdum karşımda ıslak tüyleri, küçük burnu ve kocaman gözleri ile bana bakan bir köpek vardı. Başını okşadım tıpkı benim köpeğim Tarçına benziyordu. Yıldızları seyretmeye başladım. Sabah olduğunda yola çıkacaktım.

Gözlerimi açtığımda bir odanın içindeydim. Etrafımda benim gibi elleri ve ayakları bağlı 8-13 yaşları arasında çocuklar vardı. Keşke parkta uyumasaydım. Bir kızı çığlıklar içinde götürdüler. O kızı götüren adam bize öfke dolu gözlerle baktı. İçeri uzun boylu, esmer, asık suratlı biri girdi; sonradan öğrendiğime göre ismi Serhat’tı. Gözlerimi kapatıp dün olanları hatırlamaya çalıştım:

“ karşımda duruyordu, ıslak tüyleri, küçük burnu, her şeyi anlatmaya yeten kocaman gözleri vardı. Ve sonra yıldızları seyrederken uyudum fakat gözümü açtığımda bambaşka yerdeyim. Kaçmayı beceremedim.”

Neredeyse sabah oluyordu saat 06.00,Serhat kapının sağındaki sıska, gözlüklü, sarışın kıza ismini sordu. Kız direndi, Serhat devasa ellerini kızın saçına doladı ve çekti. Kız gözyaşlarını silip “ Elif ” diye bağırdı. Başka bir çocuğa geçti sıra benim yaşlarımda olduğunu düşünüyorum, cesur birine benziyordu. İsmini söylemedi, direndi. Serhat ona daha çok yaklaştı, çocuk onun yüzüne tükürdü, serhat daha çok kızdı yanındaki iri adama “ al bunu,001’e götür “ sonra diğer çocuklara da aynı soruyu sordu. Sıra bana geldi, bana doğru eğildi ve ismimi sordu. Sessizce, çok sessizce “toprak” dedim. “anlamadım” dedi, daha iyi duymak için daha çok yaklaştı, yüzüme baktı. İsmimi söylememi bekliyordu. Fakat ben ne yapacağımı önceden biliyordum. Burnuna doğru kafa attım, burnu kanamaya başladı. Sinirle yüzüme baktı, yanındakilere seslendi yine ”bunu da alın götürün” dedi. İki kişi gelip kollarımdan tutup götürdüler beni. Kapıdan çıkarken yüzüme öfkeyle baktı. Karanlık bir koridordan geçtim. Sağımda ve solumda demir kapılı odalar vardı, her birinin üzerinde numaralar vardı.”001,002,013, 021”gibi.001’e geldik, kapıyı açtılar, içerisi karanlıktı. İsmini söylemeyen çocuk da ordaydı. beni içeri doğru sırtımdan itti ardından ellerimi ve ayaklarımı çözdü. Odada tek bir pencere bulunuyordu o da en tepede. Çocuğun yanına gidip ismini sordum. Yüzüme uzun uzun baktı ve beni baştan aşağı inceledi, ardından “ Çınar” dedi. Yanına oturduğumda anlatmaya başladı:

“ çok iyi hatırlıyorum, tam 16 gün önce saat 23.15 dışarıda arkadaşlarımla maç yapıyordum, bir araba yanaştı ve adres sordu ben de buraları çok iyi bilirim ben götürürüm sizi, dedim. Arabaya bindim, ön koltukta oturuyordum, arkama döndüm, arka koltukta iki kişi vardı. Korktum ve kapıyı açmayı denedim fakat kilitlediler. Arabayı kullanan adama vurmaya başladım. Sonra arkadakilerden biri elini ağzıma doğru bastırdı ve şimdi de buradayım, senin yanında 001 de. ” sözlerini bitirdikten sonra sadece birkaç damla ile sınırlı olan yaşlar döküldü. Tam 16 gün ben buna dayanamazdım fakat başka çaremiz yoktu.

  • Bize ne yapacaklar? Diye sordum.
  • Bilmiyorum, sanırım bizim organlarımızı para karşılığında satacaklar, yani hepimiz öleceğiz.

Anladığım kadarıyla Çınar cesur biriydi ve ölümden korkmuyordu.

  • Buradan kaçabilir miyiz? Dedim
  • İmkânsız… Tek bir pencere var ve en tepede, kaçmak zor.
  • Peki, ne yapacağız?
  • Bilmiyorum…

Birden odaya sessizlik hâkim olmuştu. Düşünüyorduk buradan kaçmayı, yeniden evimizde olmayı.

Gökyüzü derin bir kızıllığa bürünmüştü. Ay, yeni uyanmış çocuk gibi yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. Neredeyse üç saattir buradayız ve hiç konuşmadık. Çınarın aklından neler geçtiği konusunda bir fikrim yok. Biz sessiz ve uslu uslu otururken kapı birden açıldı. Serhat ve yanında iki adam bizi kollarımızdan kaldırıp yanlarında getirdikleri sandalyelere oturttular. Çınar ile birbirimize baka kaldık sadece. Serhat’ın burnunda bant vardı küçük de olsa ona bir iz bırakmıştım. İki iri cüsseli adam yanımıza yaklaşıp sırıtmaya başladılar. Serhatın elinde çekiç ve çivi vardı. Çivilerden birini Çınarın elinin üzerine koydu tam vuracağı sırada telefonu çaldı. Bir süreliğine dışarı çıktı ama elbet geri dönecekti. Döndüğünde “ gidiyoruz” dedi ve gitti. Çınar kurtulmuştu…

 

2.BÖLÜM: KAÇIŞ ÇOK UZAKTA

 

Çınar şimdilik kurtulmuştu. Ben korku dolu gözlerle ona bakarken onun boş gözlerle kapıya doğru baktığını gördüm.

  • İyi misin?
  • İyiyim…

Üç ya da dört saat sonra Serhat içeri girdi.

-Nerede kalmıştık? En son sizi masaya monte ediyordum, hadi devam edelim.

Son kez Çınara baktım yüzünde korkuya dair hiçbir iz yoktu. Serhat çekici vurdu. Sanırım Çınardan önce benim çığlığım duyuldu. Serhat mutluluk kahkahaları atarken arkasına dönüp “ bu kadar korku size şimdilik yeter.” Dedi.  Onlar kapıdan çıkar çıkmaz Çınarın yanına koştum. Yara fazla derin değildi sadece ucu girmişti. Üzerimdeki tişörtten bir parça koparıp eline sıkıca bağladım.

Diğer çocuklara ne oldu diye düşünürken dışarıdaki çığlıklar odadaki sessizliği bozdu.” Bırakın beni” diye bağırıyordu kız.

Çığlık sesleri, bağırışlar, acı…

Sesler kesilmişti, kapalı olduğumuz oda günden güne daha da sıkıcı oluyordu…

Güneş, yerini Aya güçlükle bırakırken sessizliğimiz artıyordu. Çınar az konuşurdu, mavi gözlerini gökyüzüne dikip saatlerce susardı. Arada sırada ne zaman akıllarına gelirse o zaman verirlerdi yemek ve su. Yemek dediğim kuru ekmekler, su ise yosun tutmuş sulardı. Vahşi bir hayvana atarmış gibi ekmekleri ve su şişelerini fırlatıp giderlerdi.

Çok susamıştım sanki dilim damağıma yapışmıştı. Dudaklarım kuru bir çölü andırıyordu. Çınar “Su” dedi iniltiyle.

  • Kimse yok mu? Bize su verin.
  • Açın kapıyı su istiyoruz, dedim ve kapıyı yumrukladık son gücümüzle.

Susuz geçen iki gün daha… Bizi buraya kapattıkları neredeyse bir ay olacak fakat biz köşede sessizce duran siyah örtü ve altındaki kitaplığı fark etmedik. Çınara seslendim beraber örtüyü kaldırdık. Altında kitapların olduğu kocaman dolap vardı. Tozlu, yırtık, kimi sayfaları kopmuş, yanık kitaplar.”En azından canımız sıkılmaz” dedi ve bir tane seçip okumaya başladı, Çınar.

“ hiçbir şeyi değişmemişti; bakışı, sözleri ve gülüşü…” diyerek başlamış yazar kitaba.

 

Çoğu aile çocuklarının öldüğünden bile haberi yoktu. Peki, benim ailem?

 

Kara bulutlar Güneşe savaş açmıştı. Ve savaşı bulutlar kazandı, yağmur başladı. En azından penceremizden bunları görebiliyorduk. “ buraya kapatıldığımızdan beri bir deri ve kemik kaldık. Dışarıdan bakıldığında kaburgalarımızı sayabilirsiniz.” Diye düşünürken…

Ayak sesleri yaklaşıyordu, kapının kilidi yavaşça çevrildi. İçeri giren Serhat’tı. Neredeyse bir aydır görüşmüyoruz onu çok özledim.(!) Burnumun dibine kadar yaklaştı ve “ gidiyoruz” dedi.

  • Gidiyoruz?
  • Nereye? Dedi Çınar.
  • Cehennemin dibine… Dedi ve gülmeye başladı.

Kendisine layık olan yeri çok iyi biliyordu.

  • Vedalaşın yarın yola çıkıyoruz, dedi ve gitti.

Birbirimize baktık öylece…

Belki de yolculuk sırasında kaçıp kurtulabilirdik. Son bir günümüz var.

Kitapların olduğu dolabı boşaltıp, pencerenin altına ittik. Dolabın üzerine çıkıp pencereyi açmayı deneyecektik. Çınar yukarı çıkacaktı ben ise kapıya bakacaktım. Sandalye yardımı ile dolabın üzerine çıktı.

  • Toprak, kötü bir haberim var. Pencerenin açmak için hiçbir kolu yok, dedi ve aşağı indi.

Suratımı asıp bir köşeye çekildim. Aklımıza gelen tüm kaçış yolları çıkmaz sokaktı fakat bize çıkmaz sokaklar değil ışıklı caddeler lazımdı. Akşamın olmasını beklerken hiç konuşmadık.

  • Seni özleyeceğim, dedi ve omzuma dostça vurdu.
  • Bende seni, dedim ve ona sarıldım.

Çınar diğer arkadaşlarımdan farklıydı. Cesurdu, kararlıydı…

 

 

 

 

3.BÖLÜM: Sonuçlar Niyetimiz Kadar İyi Değil

 

Yolculuk vakti yaklaşıyordu. Ay yerini Güneşe bırakırken bizi dosta selamlar gibiydi.

Vücudumun ürpermesiyle içime korku doldu. Bir süre sonra serhat içeri girdi, ellerimizi bağladılar gözlerimiz açıktı.

Dar, uzun ve gri renkte koridorlardan geçerken çığlık ve acının sesini duyuyorduk. Çınar çok sakin duruyordu. Oysaki ben korkuyordum. Çünkü hayallerim vardı, yapmak istediğim birçok düşünce kafamın içinde dolanıyordu. Neredeyse 20 dakika olmuştu ve hala gökyüzünü göremedim. Merdivenleri inmeye başladık. Alt kata indiğimizde; görkemli, büyük bir oda da bulduk kendimizi. Ardından çıkış kapısına yöneldik. Alt kat aslında normal bir evdi hatta fazla gösterişli; kristal avizeler, kocaman tablolar, altın kaplamalı biblolar…

Fakat bu eve gelenler üst kata açılan kapıyı, işkenceleri ve o küçük hapishaneyi belki de asla göremeyeceklerdi.

Sağ köşede, büyük bir tablonun altında piyano dahi vardı. Piyanonun mor şamdanlıkları vardı. Uzun bir ev turunun ardından bahçeye çıktık. Aylar sonra gün ışığı görmek; yeşili, sarıyı, maviyi bir arada görmek tarif edilemeyecek kadar güzeldi. Bu mutluluğum kısa sürdü çünkü o renkleri son görüşümdü.

Kapıda siyah bir araba bekliyordu bizi, içeri girdik. Çınar yanımdaydı, sarı saçları dağılmış, mavi gözlerinde ise tükenmişlik okunuyordu. Arabanın motoru çalıştı, yanımda Çınar, karşımızda iki kişi ve ön koltukta Serhat. Belki de hayat bu kadar kısaydı. “Çiçek koparmak için girdiğim evde organ mafyaları tarafından kaçırıldım ve şimdi belki de organlarımızın alınacağı yere gidiyorduk.” Ne kadar süre yolculuk yaptık bilmiyorum, durduk ve arabada beklemeye başladık. Arabadan indiğimizde geldiğimiz yer eskiydi.

Çınarı sağ beni ise sol tarafa götürdüler.

Gıcırtılar ile açılan kapıda ellerimi çözüp içeri ittiler. İçerisi 001 gibi değildi, yaklaşık 15 çocuk vardı içeride. Neredeyse hepsi küçüktü. Olacakları ve bize yapacakları hamleyi bekliyordum. Kapıya yakın oturdum. Kapının önünde birleri konuşuyordu.

  • Serhat ne oluyor, neden geldik buraya?
  • Eski mekânı polisler bulmuş bu akşam baskın varmış. Orada mı kalsaydık bu kadar çocuk ve paralarla?
  • Haklısın peki şimdi ne yapacağız?
  • Birkaç gün burada idare edeceğiz, ardından çocukları kontrol etmek için doktor gelecek, sağlam olanları götürüp işleri bitireceğiz ve tüm bunlar olurken para da hesabımızda olacak.
  • Hasta olanları ne yapalım?
  • Onları bırakın burada gebersinler.

 

Duyduklarım sonrası odaya göz attım manzara korkunçtu. Birkaç çocuk odanın birkenarında kıpırdamadan yatıyorlardı. Diğerleri ağlıyor ya da sessizce yatıyorlardı. Bende göz kapaklarımın kapanmasına izin verdim.

 

“ kapıyı açık bırakmışlardı, koridora çıktım. Şanslıydım! Kimse yoktu. Koşmaya başladım, içerideki korumalar televizyondaki Fenerbahçe maçını takip ediyorlardı durup izlememek için kendimi zor tuttum. Bu benim fırsatımdı. Yavaşça kapıyı açtım, bahçede iki kişi vardı. Arkamı dönüp kontrol ettim, kimse yoktu. Önümdekilerde yok olmuştu. Koşarak bahçeden de çıktım. Yine bilmediğim sokaklar olsa da umurumda değildi. Bu sefer kaçmıştım ve işimi yarına bırakmayacaktım. Birden önüme uzun boylu, esmer, kısa ve kahverengi saçlı bir erkek çıktı. Kısa bir konuşmadan sonra isminin Erdem olduğunu öğrendim. Erdem birden çıkmıştı karşıma. “benimle gelmelisin” dedi.

  • Sen kimsin?
  • Senin kimden kaçtığını bilen biriyim.
  • Bu cevap soruma yeterli değil!
  • O zaman sana en baştan anlatayım.

‘ sekiz ay oldu sanırım bunlar beni de aldı. Ben zor da olsa kaçmayı başardım. Bir önceki evi polise ben ihbar ettim. Sonra sizi takip ettim ve emin ol içerideki herkesi kurtaracaklar. İsmim erdem umarım seni korkutmamışımdır.’

Kendimi cesur göstermeye çalışarak;

  • Hayır, korkmadım. Bende başardım kaçmayı fakat şimdi ne yapacağımı bilmiyorum.
  • Merak etme sana yol göstereceğim.”

 

Kapının  gürültülü sesiyle uyandım. Ne yani tüm bu olanlar rüya mıydı? Kaçmıştım ve bu sefer gerçekten başarmıştım fakat hepsi rüyadan ibaretti. Kapıdan içeri giren Çınar’dı. Duyduklarımı ve rüyamı anlattım ona. Bir süre hiç konuşmadık. Söylediklerimin etkisinde kalan Çınar sessizce etrafı izliyordu.

  • Organlarımız sağlam da olsa çürük de olsa her iki seçenekte de öleceğiz, dedi ve yıldızların sessizliğine gömüldü.

Haklıydı…

Sabahın ilk ışıklarıydı hava toprak rengiydi, kara bulutlardan düşen damlalar rüzgârın hiddetiyle savruluyordu, Gök,yerden bir şeyler almak ister gibi gürlüyordu, şimşekler ise tüm bu olanlara ışık tutuyordu.

İçimizden biri bağırarak kapıyı yumruklamaya başladı.

  • Arkadaşlarımın neredeyse hepsi öldü, bizi buradan çıkarman için daha kaç kişinin ölmesi gerekiyor?
  • Kimse yok mu?
  • Yardım edin?

Ne yazık ki bu çağrı ve soruların hepsi yanıtsız kaldı. Kısa bir süre ardından Serhat içeri girdi.

  • Hanginiz bağırdı?
  • Demek cevap vermeyeceksiniz. O halde bir kişi yerine hepiniz acı çekersiniz, dedi ve işkence yapmak için adamlarına seslendi.

Fakat o çocuğun yüreği buna razı olmadı:

  • Ben bağırdım, ne yapacaksanız bana yapın, diğerlerini rahat bırakın.
  • Bu kahramanlığını ödüllendireceğim. Hadi seninle yan odada konuşalım. Bakalım o cesur yüreğin buna dayanabilecek mi?

Kollarından tutup sürükleyerek çıkardılar dışarı.

“ çaresizlik” hayatta öğrendiğim en zor şey. Yüreğin ne kadar koşup yardım etmek istese de hiçbir şey yapamıyoruz. Kolundan tutup çekemiyoruz…

Sesleri duymamak için kulaklarımızı kapadık. Oysaki acının sesini duymaya alışmıştık. Bulunduğumuz yeri şimşekler aydınlatırken, dışarıdaki sesler artıyordu.

 

  • İçerideki ölüleri toplayın, fazlalık kalksın ortadan. 2 gün sonra doktor gelip diğerlerini kontrol edecek.
  • Çocukları doyuralım mı?
  • Verin ellerine ekmek doktor gelince sağlıklı görsün.

Hemen ardından kapı açıldı içeride cansız yatanları tek tek çıkardılar. Sekiz kişi kalmıştık. Ve yeniden sessizlik hâkim oldu bu harabeye…

Bir ya da iki saat sonra bir koku duyuldu. Sıcak ekmek kokusuydu bu. Her sabah alırdım…

Kapı açıldı ismi Erdal olan biri hepimizin eline birer ekmek verdi. Çektiğimiz açlıkla bu ekmekleri saniyeler içinde bitirdik. Ve güzel bir uyku çektik.

 

  • Bize bunu neden yaptılar? Dedi Çınar beni uyandırmaya çalışarak.
  • Bilmiyorum, yakında öğreniriz, dedim ve gözlerimin kapanmasına izin verdim.

 

Sabah olduğunda içeri beyaz önlüğü ile doktor girdi. Hepimizi tek tek bir odaya götürdüler, sıra bana geldi.

 

  • Lütfen bize yardım et!
  • Ben bunun için buradayım, sizin tüm acılarınızı yok etmek için, dedi ve gülmeye başladı.

 

 

Günler çok hızlı geçiyordu. Bir sabah bizi bağıra çağıra uyandırdılar. Ardından hızlıca arabaya bindirdiler. Çınar yanımda oturuyordu, gözlerimiz açık, el ve ayaklarımız ise bağlıydı. Bir süre sonra arkamızdan polis sirenleri duyuldu. Tabii ki kaçtılar, Çınara baktım. Bizi bulmuşlardı. Belki de eve dönebilecektik. Çınarında gözlerinden mutluluk okunuyordu. Uzun bir kovalamanın ardından önümüze polisler çıktı. Ve Serhat yolun sonuna gelmişti, teslim oldu.

 

Arabadan indiler. Polis gelip kapıyı açtığında yanında tıpkı rüyamdakine benzeyen esmer, uzun boylu biri vardı.

Bu o Erdem!

Bizi çözüp dışarı çıkardılar. Onun yanına gidip ismini sordum:

  • Erdem, dedi
  • Sen gerçeksin!, dedim tabii ki anlamadı ama olsun kurtulmuştuk ve sağlıklıydık.

Çınara sarıldım, çok mutluyduk. Bize su ve sandviç verdiler. Ardından karakola gittik. Duyduğumuz ve gördüğümüz ne varsa anlattık.

Bir süre sonra annem ve babam geldi. Onlara sıkı sıkı sarıldım. Bundan böyle Çınar en yakın arkadaşımdı ve öyle kalacaktı. Evet, bunları unutmam zor olacaktı ama evimde ve ailemin yanındayken bunu başarabileceğimden eminim.

Abonelik
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
%d blogcu bunu beğendi: