Geminin kalasları pik demirinden çivilerle sabitlenmişti. Ayağının dibindeki bu çivilerden birine tırnağını sürtüşünün sesi, dalgalarla beraber sallanıp gıcırdayan gaz lambasının ve acılı inlemelerin arasında kayboluyordu. Ancak üç kişi uzağında yere kelepçelenmiş olan adam saniyeleri sayarcasına her nefesiyle birlikte inliyor, inlemenin altında bir hırıltı yatıyordu. Herkes, en azından bir dereceye kadar hastaydı. Yolculuğun erzakların azalmaya başladığı, mal olarak taşınan kölelerin en basit ihtiyaçlarının bile göz ardı edildiği noktasına gelmişlerdi. Bir zamanlar köyünün en sağlıklılarından biri olduğuna inandığı vücudu şimdi isyan etmekteydi. Dudakları ve diş etleri yararsız besinlerden, susuzluktan geriye çekilmiş, dili kuruyup büzüşmüştü. Siyah olması gereken teni grileşmiş, parmak uçları mora çalmaya başlamıştı. Vücudu, eğer içinde yeterince sıvı olsa yerleri ıslatacak derecede terleyeceği kadar sıcaktı.

 

Bu sıcaklıktan bulanmaya başlamış zihnine rağmen, güverteden aşağı inen adım seslerini duyduğunda hala güçsüzce kırılmış tırnağını çivi ile törpülemeye çalışmaktaydı. Adım sesleri peşlerinde sahiplerini sürükleyerek yaklaştıkça mal ambarına bir sessizlik çöktü. Acıdan kıvranan adam bile nefesini dişlerinin arasına kıstırmıştı. Sarsak adımlar yanından geçip giderken gözlerini yumdu. Dehşet getiren beyaz maymunun güvertede şarkı söylemekten pembeleşmiş yüzünü görmek istemiyordu.

 

Geçmiş deneyimleri ile ön görebildiği çığlık sesleri başlamadan önce kadın ve çocukların tutulduğu kafesin açılış sesi duyuldu. İlk çığlıkla birlikte o da çevresindeki bütün kardeşleri, yurttaşları gibi irkilmiş, ambarda yankılanan zincir şangırdaması korosuna katılmıştı. Kulağında yankılanan acı çeken insan sesleri, kıyafetlerin yırtılışı, burnuna yanan köyünün kokusunu getirdi, anlık olarak ormanda son kez koşan kendi ayaklarını gördü ve bir kez daha gözlerinin arkasında küçük evlerinin toprak yerinde yatan kız kardeşi canlandı. Yırtılan kıyafetlerin sesleri onun kanlanmış kıyafetleri, çığlık sesleri onun dehşetle sonuna kadar açılmış ayna gibi gözleri oldular. Az önce çiviye sürttüğü tırnağı kendi koluna batıyordu. Nefesleri, iki yanında oturanların dikkatini çekecek kadar hızlanmış, vücudu alev almıştı. Yanıyordu. Tıpkı bu geminin güvertesine ilk çıkarıldığında bir yandan dayak yerken uzaktan gördüğü köyü gibi, yanıyordu.

 

Kendi hızlı nefesleri dışında hiçbir şeyin bozmadığı çığlık ve ağlama kakofonisini ufak bir ses bozdu, sesi durduran şey onun ayağıydı. Kadınların hücresinden geminin o anda aldığı eğim ile kayıp gelen, bu sırada ufak bir ses çıkaran nesne hastalığı yüzünden su kabarcıkları ile kaplanmış ayağına çarpıp durmuştu. Etrafında hissettiği huzursuz ama heyecanlı kıpırdanmalar ile başını kaldırdı ve nefesi boğazına takıldı.

 

Demir, belki de yine pik demirinden bir halkaya takılı bir düzine anahtar, ayağının ucunda, zincirlenmiş ellerinin dibinde duruyordu. Bakışları hala kadınların eziyete uğradığı, korkunç seslerin gelmeye devam ettiği hücreye, ardından yanında oturan adamın gözlerine kaydı. Nedense o gözlerde tereddüt, belki de korku bulmayı beklemişti. Onların yerine gördüğü şey; ateşti. Korkusuz, kararlılıkla ve nefretle parlamış, alev alev bir ateş. Onların köyünü yakandan daha büyük, daha harlı, daha güçlü bir ateş. Bağırıp çağıran, özgür kalmak için çırpınan ve çırpınırken daha da parlayıp yakan bir ateş. Yanan parmaklarının denizin kesen rüzgârı ile paslanmaya başlamış anahtarlara uzanması için o gözler yeterli olmuştu.

 

Halkadaki dördüncü anahtar, ellerini ve ayaklarını birbirleri ile yerle bitişik tutan kilidi açmayı başardı. Ağır kilidi sessizce yere bırakıp yanındaki adamı çözmeye koyuldu. O serbest kalınca diğer yanındakine yardım etti ve anahtarları ona teslim etmek zorunda kaldı. Çünkü ilk serbest bıraktığı adam günlerce bağlı kalmaktan uyuşmuş uzuvlarına rağmen ayağa kalkmış, vahşetin devam ettiği kafese doğru kararlı adımlar atmaktaydı. Hızlı bir adımla atılıp adamın kolunu yakaladı ve kendisi gibi yanan tenini hissetti. Gözleri ‘Dur.’ diyordu. Herkes serbest kalana kadar beklemeliydi, böylece sayı üstünlükleri olacaktı. Fakat adam bakışlarına karşılık verse de hızla kurtardı kolunu. İşte o anda, kendisinden büyük olan adamın en başından beri farkında olduğu şeyi o da anladı. 

 

Şimdi elde ettikleri şey, yalancı bir özgürlük, anlamsız bir zaferdi. Onlar, asıl savaşlarını köylerinde kaybetmiş, özgürlüklerini orada yitirmişlerdi. Şimdi yapacakları herhangi bir şey, onları daha uzun ve daha acılı bir kaderden kurtarmaktan başka hiçbir şeyi değiştiremezdi. Bu düşünce onu adamın arkasından kafese yönlendirdi. Çok geçmeden kafes arkalarından gelenlerle doldu ve bu kez uluyup çığlık atan, yüzü dağılan beyaz oldu.

 

Ne var ki, şeytan adamın uluması güverte ve kamaralarında uyuyan arkadaşlarına haber olmuştu. Ulumasının dalgaların sesine karışan tınısı daha sönmeden ambar kapağının kaldırıldığı duyuldu. Kapağın kalkışıyla merdivenlere vuran ay ışığına, orada beliren ağır denizci botlarına baktı. Sonuç değişmeyecekti, ancak intikam ateşi içinde yanıyordu.

 

Kararlı adımlarla, asılı olduğu zincirin ucunda feryat eder gibi sesler çıkaran gaz lambasına yürüdü ve onu kancasından çıkardı. O merdivenlere yaklaşırken gölgelerde arkasında kıpırdanıp onu izliyor, birleşen halkı gibi omuzlarının arkasında destek duruyordu.

 

Lambayı fırlattığında cam kırılmasını takiben duyulan çığlık sesleri bu kez açık havaya ulaştı. Alevler onlardan kurtulmak için çırpınan beyaz şeytanlarla birlikte önce güverteye ve merdivenlere, ardından da ambara yayılırken kıpırdamadan, ufak pencerelerden kaçmaya çalışanlara katılmadan, dimdik durdu. İçinde yanan, başını ağırlaştırıp midesini kavuran alevlerin yanında tenini yalayıp dağlayan ateşi hissetmesi mümkün değildi. 

Abonelik
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
%d blogcu bunu beğendi: