–Hadi be koçum!

       –Bu sefer sen kazancan beya!

       –Seni kimsecikler yenemez!

 

       Sakin bir akşamın alacasına tezat oluşturan bu heyecanlı sesler, Kemikçiler’nin şen ahalisini adeta dövüş alanına davet ediyordu. Herhangi bir olağanüstü durum haricinde polisin bulaşmadığı bu mahallede uzun bir süredir horoz dövüşü üzerine bahisler yapılıyordu. Seslerin bu kadar yüksek çıkması da ortaya konan bahsin değerinden ileri geliyordu. Her Allah’ın günü oynanan bu bahis oyunlarının gediklileri on yedi yaşındaki Ahmet ve kendisinden dört yaş küçük ortağı Halil’di. Ortaklıkları, dövüştürdükleri ‘‘Fırtına’’ adında bir horozdan ibaretti. Bunun haricinde ne kazançları ne de saygınlıkları ortaktı. Halil daha az kazanıyor ancak saflığından ve cahilliğinden ötürü Ahmet’ten aldığı üç kuruş parayla mutlu oluyordu.

 

       Ahmet ve Halil’in horozu Fırtına, yine dövüşmekteydi. Şimdiye kadar hiçbir mücadeleden yenik çıkmamıştı. Sahibini zengin eden, rakipsiz ve asi bir küheylandı o. Kazandıkça etraftaki kem gözlü kimselerin dikkatini çekiyor, bencil arzularını harekete geçiriyordu. Şu anki mücadelede çok yara almasına rağmen karşısındaki horozu devirmek üzereydi. Çevredekilerin iştahlı tezahüratları altında Fırtına, birkaç sefer daha rakibinin üzerine atıldı. İlk hamlede kurtulmasına karşın ikinci hamlede aynı çevikliği gösteremeyen zavallı horoz biraz sendeledikten sonra toprak zemin üzerine yığılıverdi. Ahmet, bunun üzerine büyük bir zafer çığlığı atarak bahiste kazandığı paraları toplamaya koyuldu. Bir yandan da Halil’e Fırtına’yı alıp götürmesini söyledi. Ahmet, ortağına kazancını verdikten sonra beraber güle oynaya dövüş alanından ayrılıp evlerine döndüler.

 

       Uzun zamandır bu ortakları izleyen, mahallenin yabancısı bir kişi, kısa bir süre düşüncelere daldıktan sonra dövüş alanında sohbet eden çocukların yanına geldi. Çevredekilerin meraklı ve sorgulayan bakışları altında kalan yabancı, gözüne kestirdiği zayıf, kısa boylu bir çocuğa yönelerek: ‘‘Merhaba kardeşim,’’ dedi ve kendini tanıttı. ‘‘Adım Vedat. Umarım rahatsız etmiyorum. Sadece sana birkaç sorum olacak, bilgilenmek için diyelim.’’

 

       Karşısındaki çocuk şaşkın bir halde başını salladı. Görünüşüne bakan birisi onu budalaya benzetebilirdi ancak konuşmasıyla bu tezi çürütüyordu:

       ‘‘Yabancıları pek sevmem. Biz romanlar bu maalede kendi kabuumuza çekilmiş bir aalde yaşarız. Sorcağan sorular maalemize bir zarar ziyan vercekse aazından çıkmaması senin iyiliğine olur, yoksa karışmam.’’

 

       Vedat bilgece gülümsedi ve elini uzatarak: ‘‘Buraya şiddet için gelmedim.’’ dedi. ‘‘Sizi temin ederim. Ben sadece mahallenizdeki bahis oyununun ilgimi çektiğini söylemeye geldim. Öyle görünüyor ki, bu horozlardan yüksek meblağlarda paralar kazanılıyor. Bir tüccar olarak bu oyundan fazlasıyla zevk aldığımı söyleyebilirim.’’

 

       Cılız çocuk, dudak büktü. Karşısındakini bir anlığına tepeden tırnağa süzdü. Bakışları Vedat’ı bulunca sabırsızca ve huysuzca konuşmaya başladı:

       ‘‘Sorularını sorsan iyi olcak çünkülüm birazdan düüne gitmem gerekir. Eer düünü kaçırırsam bu senin için iiç iyi olmaz bilmiş olasın.’’

 

       Vedat istekli bir havada cılız çocuğa sorularını yöneltirken sesinde karşı konulmaz bir ihtiras duygusu vardı: ‘‘En çok hangi horozlar kazandırıyor, meblağlar ne kadar, dövüşler ne sıklıkla yapılıyor?’’

       Çocuk, ilgisizce ve gelişigüzel cümlelerle konuşuyordu, o kadar kayıtsızdı ki karşısındaki Vedat yerine başka birisi olsa heyecanı söner ve konuşmayı bitirirdi:

       ‘‘Şayin, Yolucu ve Fırtına. En çok bunlar kazandırıır. Yalnız Şayin ve Yolucu birkaç kez yenilmelerine karşın Fırtına iiç yenilmedi. Az önce de görmüşsündür, bir orozu daa devirdi. Onun gibi bir orozu ömrüm görmedim. Meblaaları pek bilmüüm ama bizim maalenin fukara göründüüne bakmayasın. Düünlerde çeyrek altından daa düşüünü takanı ıslak odunla düverler. Şimdi izin veriisen düüne yetişmem gerekiyir.’’

       Uçarcasına koşarak gözden kayboldu.

 

       Fırtına, Vedat’ın ilgisini önceden beri çekmişti ancak asi horozun hiç yenilmediğini henüz öğreniyordu. Kafasında bencilce planlar vardı. Bu horozun ona gelecekte çok para kazandıracağını düşünerek şehrin yolunu tuttu.

 

       Ertesi gün Vedat, Kemikçiler’e geldiğinde dövüşler başlamış, namağlup Fırtına’nın alanda boy göstermesine bir oyun kalmıştı. Altın saçan horozu elde etmek için zihninde sayısız planlar kurarken Ahmet, Halil’le beraber kucağında horozuyla dövüş yerine geldi. Ortaklar Fırtına’yı özenle hazırlayıp alana soktular. Çilli horoz semiz kanatlarını kabartarak bir süre izleyicilerinin coşkulu gürültüleri altında, bulunduğu yeri tavaf etti. Rakibi içeri girince kısa sürede onu yere serdi, böylece yenilmezliğini perçinlemiş oldu. Bu arada Vedat, Fırtına’dan ziyade, iki ortağı gözlüyordu. Vedat’ın göz hapsindeki Ahmet paraları topladı. Elinde en az iç yüz lira vardı. Ahmet, elli lirasını Halil’e verdi; kalanını cebine atarak horozuyla beraber gözden kayboldu.

 

       Elden ele dağıtılan paralardan iştahlanan birkaç çocuk, Ahmet gittikten sonra Halil’in üzerine atıldılar. Vedat’a planlarını uygulama vakti gelmişti; güçlü, çevik bir çocuktu. Çabucak çocukların arasına karışarak Halil’i rahat bırakmalarını sağladı. Çocuklar neye uğradıklarını şaşırarak arkalarına bakmadan sıvıştılar. Aralarından bazıları küfürlü tehditler savurarak bu işin burada bitmediğini belirtiyorlardı.

 

       Vedat, yerde yatan Halil’i kaldırdı. Üstünü başını temizlemesine yardım etti, bir yandan da alaylı sözler söylüyordu:

       ‘‘Vah vah, düştüğün durumlara bak. Senin gibi yenilgisiz bir horozun sahibi, birkaç serseriden dayak yiyor. Gerçekten acınılacak bir durumdasın. Ayrıca yürüttüğün ortaklıktan hiç de hak ettiğin payı alamadığını görüyorum.’’

 

       Halil, önce bir şaşırdıktan sonra hiddetlenerek:

       ‘‘Aamet, benim en ii arkadaşımdır. Bana iiç bir zaman aaksızlık etmedi. O oorozun sayesinde ikimiz de aatırı saylıır paralar kazanüyüüz. Sen ne bilirsin beya, yabancının tekisin.’’ diye çıkıştı.

 

       Vedat biraz mahcup görünerek: ‘‘Seni birkaç sefilin elinden kurtarmış adama böyle mi teşekkür ediyorsun?’’ diye serzenişte bulundu. ‘‘Ben senin iyiliğini düşünüyorum. Ahmet, dünya kadar para kazanırken sana ancak bunun beşte birini veriyor. Bu hiç adil değil ve büsbütün sana yapılmış bir saygısızlık. O çocuklara karşı seni korumamasını saymıyorum bile. Böyle mi arkadaşlık kuruyorsun sen, yazık!’’

       Halil türlü bahanelerle Ahmet’i bir dost tavrıyla savunmaya başladı. ‘‘Ortaam,’’ dedi yüksek sesle, ‘‘aşaaa ki maalede küçük bir işi olduunu söyledi, o yüzden emencecik ayrıldı yanımızdan.’’

       ‘‘Kendini böyle kandırmaya devam et zavallı çocuk.’’ Vedat’ın sesi alçaltıcıydı. ‘‘Hangi durumda olduğunun farkında bile değilsin sen. Bu gidişle el âlemin maskarası olacaksın.’’

       Kayıtsızca şehir yoluna dönüş yaptı. Birkaç adım attıktan sonra sanki aklına bir şey gelmiş gibi Halil’e dönerek ona uyarıda bulundu:

       ‘‘Ha bu arada, benim sana akıl verdiğimi Ahmet veya mahalleli duyarsa seni bir daha bu haydutların elinden kurtarmayacağımı bilesin.’’

 

       Vedat, şehre doğru inerken Halil ona doğru bakarak düşüncelere daldı: Hangi cehennemden çıkmıştı bu herif, amacı neydi? Şehir çocuğu görünümünde birinin bu çöplükte ne işi vardı? Bununla beraber sebepsiz yere mi kendisini korumuştu? Her şey bir yana artık dayak yemeyecekti. Kendini toparlayıp eve doğru yürümeye koyuldu. Bir yandan da Vedat’ın sözleri aklına geliyordu. Ahmet’ten çok az bir para almaktaydı ve uzun süredir ahmakça davranmıştı. Horoz ikisinindi, o zaman kazanç da eşit olmalıydı. Bunu daha önce neden düşünememişti? Süzme salağın tekiydi, hakkını almasını bilmiyordu. Horozu kendisi temizleyip getiriyor, bütün ayak işlerini o yapıyordu. Bu düşünceler içinde Vedat’la karşılaştığına binlerce kez şükretti. Yarın sabah ilk işi, Ahmet’ten bu haksızlıkların hesabını sormaktı.

 

       Sabah güneşi tüm ışıltısıyla yeryüzüne gülümsediğinde Halil, menfur düşünceleriyle dolu bir şekilde Ahmet’in kapısına dikildi. Ahmet uyku mahmurluğuyla açtığı kapının önünde ortağını görünce çok şaşırdı:

       ‘‘Günaydın Aalil, saban bu saatinde ne ararsın burada? Daa dövüşe çok var beya, bu kaa erken geldiine aayret ettim dorusu.’’

 

       Halil başını dikti:

       ‘‘Senden aakettiğim paramı almaya geldim Aamet ağbi. Yıllarca beni kullandın, üj kuruj paraya yanında çalıştırdın. Bööle ortaklık olmaz beya. Oroz ikimizin değil mi, karı da eşit olmak zorunda.’’

 

       Bütün bu konuşmayı sessizce dinleyen Ahmet, bir süre sonra alay edercesine gülmeye başladı:

       ‘‘Ulan kapçık aazlı, kimden akıl aldın bilmüyüm ancak boyundan büyük işlere kalkıştın ortada. Bir densizin aramıza nifak sokmasına nasıl izin verirsin beya. Bunca yıllık arkadaşın olarak sana aksızlık yaptıımı nasıl düşünürsün?’’

       ‘‘Eerşey ortada Aamet ağbi. Ben çalışüyüm, sen yüsün. Üstüne aakkımı da vermüyüsün. Kimsenin aramıza nifak soktuğu yok. Bana karşı yapılan aaksızlıı üğrendim ve bu meseleyi sen alletcen.’’

       ‘‘Sen fazla ileri gitme başladın Aalil. Daa fazla şalterlerimi attırmadan uza istersen. Yoksa elimden bir kaza çıkçak be.’’

       ‘‘Sen beni yolmaya belli ki alışmışsın Aamet ağbi. Ancak aakkımı almadan şurdan şuraya gitmem, bilesin.’’

       ‘‘O zaman al bakalım aakkını!’’

 

       Ahmet’in attığı tokatla neye uğradığını şaşıran Halil, yüzüstü yere kapaklandı. Ahmet mağrur bir şekilde Halil’e bağırdı:

       ‘‘Arkadaşlıkla işi birbirine karıştırırsan sonucu böle olur işte kapçık aazlı. Bir fitnecinin oyununa geldin, bunun cezasını çekecen. Artık ortaam felan diilsin. Döğüş alanının çevresinde dolaşmak bilem yasak sana. Bir süre cezanı çek de o zaman deerimi anlarsın.’’

       Hışımla kapıyı Halil’in suratına kapadı. Halil, gözleri ağlamaklı, baştan ayağa sinir küpü bir şekilde çaresiz evinin yolunu tuttu. Hem Vedat’ın kurbanı olmuş hem de elindekileri kaybetmişti.

 

       Halil, eski ortağının verdiği cezayı çekerken Ahmet günbegün kazanmaya devam ediyordu. Hırs, gözlerine karanlık bir perde çekmiş, onu bencilliğin iflah olmaz ellerine bırakmıştı. Küçümseyen bakışlarla Halil’in evinin önünden geçti. Mahalle yolundan ağır adımlarla dövüş alanına geldi. Para kazanmak için can atan kalabalık, kendisini coşkuyla karşıladı. Ahmet’in gurur dolu konuşması çevredekilerin sesini bastırdı:

       ‘‘Millet, para kazanmaa aazırsanız Fırtına, birkaç gagayı aklamak için eeyecanla beklüyür. Eey, sen de kimsin beya, buralardan olmadıın anlaşılüyür.’’

 

       Vedat, önce bir reverans yaptı, ardından kendini takdim etti. Tokalaşırken Ahmet’in kuşku dolu bakışlarını görünce kendinden emin bir diplomat edasıyla, ‘‘Ahmet Bey’’ diye seslendi. ‘‘Emin olunuz ki size hayranım. Uzun bir süredir sizi ve diz çöktürülemez kabiliyetinizi ilgiyle izliyorum. Fırtına’nın yenilmemiş bir horoz olması tesadüften ziyade sizin büyük başarınızdan ileri geliyor olsa gerek.’’

 

       Ahmet, –bazı kelimeleri anlayamasa da– bu gurur okşayan cümlelerden hoşnut oldu. Konuşurken bir yandan bencilce sırıtıyordu: ‘‘A be ne güzel düşünceler bunlar! Ne kaa mutlu oldum. Bir yabancı olmana raamen sana kanım ısındı beya.’’

       Bir eliyle de horozunu okşuyordu.

 

       Vedat kahverengi tüylü horoza bakarak:

       ‘‘Güzel paralar kazanıyorsun.’’ dedi. ‘‘Fakat şimdiye kadar kazandığın paranın beş belki de on mislini kolaylıkla kazanabilirsin.’’

       Ahmet’in gözleri açıldı:

       ‘‘Sen ne düün beya? Nasıl olcak o iş?’’

       ‘‘Sadece benim teklifimi kabul edeceksin.’’ dedi Vedat genel geçer şeyler söyleyen, sakin bir adam tavrıyla. ‘‘Ben tüccar bir adamım. Burayı bir dövüş arenası haline getirmeyi düşünüyorum. Arena kurulduğunda aynı anda birden fazla dövüş karşılaşması düzenlenecek. Bununla beraber kazanç da katlanacak. İşlerin başında ben olacağım, sen sadece Fırtına’ya ve kazancına bakacaksın. Ne diyorsun?’’

       ‘‘Kazancım şimdikinden fazla olcaksa benim için sorun yok. Benim amacım para kaldırmak, başka bişiy düşünmem. Sen aazırlıklarına başla. Deeşet paralar kaldırcaz sanırsam.’’

       ‘‘Hiç şüphen olmasın.’’ diyerek ona bir düzine evrak uzattı. Ahmet, kazanacağı paraların hayaliyle kendisine uzatılan kâğıtları gelişigüzelce imzalayıp Vedat’a verdi. Kâğıtta yazılanlara bakmamıştı bile. Vedat, evrakları alıp Ahmet’le tokalaştıktan sonra tekrar görüşme temennisiyle oradan uzaklaştı.

 

       Yeni dövüş arenası haberi kulaktan kulağa bütün mahalleye yayılmıştı. Halil de bu gelişmeden habersiz kalmadı. Vedat’ın bu işin içinde olması Halil’i çok öfkelendirmişti. Vedat değil miydi daha dün kendisini Ahmet’e karşı savunan. Yoksa dolduran mı demeli? Şimdi ikisi birlikte hareket ediyorlardı. Bu işe bir son vermeli, Ahmet’i gafletten uyandırıp Vedat’ın sahtekâr bir adam olduğunu ortaya çıkarmalıydı. Öte yandan bu, Halil’in son şansıydı.

 

       Vedat’a karşı duyduğu intikam fikirleriyle dışarı çıktı. Bir yandan Ahmet’le karşılaşmaya da çekiniyordu. Boş yere, yağan yağmurun altında ıslandı durdu. Aralıksız düşen su taneleri, kendisine rahatsızlık vermeye başlayınca dövüş arenasına doğru yürümeye başladı. Her adımında Vedat’a küfürler savuruyordu. Böyle söve söve arenanın kapısına kadar geldi. Ahmet, çitlerle ilgileniyordu; Halil’i görünce okkalı bir küfür savurdu, sinirleri ilk günkü gibi tazeydi:

       ‘‘Canına mı susadın be çocuk, ceennem ol git buradan. Aksi aalde maalenin aaydutlarnı salarım üzerine, bilmiş ol piç.’’

       ‘‘Ahmet,’’ dedi Halil sitemli bir dille, ‘‘Seni uyarmaa geldim kardeşim. Vedat’ın oyununa gelme. O çok yaman bir saatekar. İnsanları kullanmasını ii bilüyür. Kendisinin ainliini tatmış biri olarak ona karşı dikkat etmeni istüyüm Aamet ağbi.’’

       Ahmet bu sözlere dayanamadı:

       ‘‘Fırsatçı köpek seni. Dün kafa tuttun yetmüümüş gibi bugün bana karşı fesatlık yapüysün. Anlaşılan derin bir kıskançlık içindesin. Sevüymüşmüş, uyarmışmış. Senin gibi bir yer cücesi benim kazancıma mani olamaz. Şimdi defol git ve beni işimle beraber yannız bırak.’’

       ‘‘Aa be kardeşcazım bir gün ‘Halil demişti’ diye aayıflancaksın ama çook geç olcak.’’ diye yakınarak çaresizce yola düştü. Eve giderken zihni düşüncelere daldı. Annesinin ölümünden sonra Ahmet’le geçirdiği zamanlar ona yaşama sevinci veriyordu. Bu, onun hayata tutunduğu tek daldı ancak o da kökünden kopmuştu artık. Bir şeyler yapmalı ve bu karanlık dünyadan kurtulmalıydı. Bir yandan kafasında kurtuluş çareleri ararken bir süre sonra uykunun dayanılmaz ağırlığı ona hükmetti.

 

       Dövüş arenası kazanmaya ve kazandırmaya devam ediyordu. Her sabah arenayı Ahmet açıyor, günün temizliğini yaptıktan sonra horozları hazırlıyordu.

       Ahmet, hazırlıkları yapmadan önce arenanın görevli odasında kahvaltısını yaptı. İçeriyi güzelce temizledikten sonra arenadaki işlerle ilgilenmeye başladı. Çok geçmeden Vedat, yanında iki çocukla beraber avluya girdi. Ahmet’e seslenerek içeri gelmesini söyledi.

       Ahmet, bir şeyden habersiz içeri girdi. Vedat’ın masasının önüne geldiğinde onu manasız bir surat ifadesiyle sırıtırken buldu. Vedat resmi bir tavırla konuştu:

       ‘‘Artık bana çok pahalıya patlamaya başladın evlat. Şu dışarıda gördüğün çocuklar benimle aylığı üç bin liraya anlaştılar. Yani senin bir ayda aldığın paranın neredeyse beşte biri. Onlarla sözleşme imzalamadan önce son kez seninle bir görüşeyim dedim.’’

       ‘‘Yaani,’’

       ‘‘Yanisi şu, ya üç bin liraya kanaat edersin ya da tazminatını alır gidersin.’’

 

       O anda Ahmet’in başından aşağı kaynar sular dökülmüş gibi oldu. Aklına Halil geldi, gariban ortağının masum yüzü. Bütün düşünceleri kovdu kafasından ve bir an Vedat’a büyük bir öfke duydu. Konuşurken sesi titriyordu:

       ‘‘Seni kapçık aazlı! Seni alçak düzenbaz! Aalil süülemişti de inanmamıştım. Aa be, benim sersem kafam. Bu yaptıın yolsuzluktur, küpekliktir, saatekarlıktır. Polise, candarmaya iibar edicem seni. Beni yarı yolda bırakmanın cezasını çekicen, görüsün bak.’’

       ‘‘Buna iş derler dostum, sen anlamazsın. Ayrıca istediğin yere şikâyet edebilirsin. Benim, şehirde türlü ahbaplarım, dostlarım vardır. Bu sızlanmalarının ve kopardığın yaygaraların, önünde sonunda sana döneceğini bilmelisin. Şartları kabul ediyor musun?’’

       ‘‘Aayır.’’

       ‘‘Keyfin bilir.’’

       ‘‘A be bu iş burda bitmedi alçak. Ben sana yapçaamı bilirim, gör bak.’’

 

       Köpürerek, hızlı adımlarla dışarı çıktı. Çitin kapısını açtı ve tam Fırtına’yı alacakken içeriden Vedat’ın boğuk sesi duyuldu:

       ‘‘Korkarım, Fırtına’yı alamayacaksın çünkü o artık benim malım. Evrakları imzalamıştın unuttun mu? Herhalde neler yazdığını okumamış olmalısın.’’

 

       Ahmet önce horozu yere çarptı, ardından çiti tekmeleyerek avludan çıktı. Bir yandan küfürler savurup kendi kendine söyleniyordu: ‘Aa be nasıl aldandım şu saatekara. Para ırsı gözümü kür etti. Ne etrafımdakileri dinnedim ne de evraklara dikkat ettim. Beni büyük bir oyuna getirdi bu soysuz. Ama sefası uzun sürmiycek. Aa be Aalil nerdedir garibim, ondan af dilesem, ayaklarna kapansam kabul eder mi lan acaba? Onun yüree büyüktür, gönül kuymaz. İyisi mi ilkin onu bulayım sonra bu kapçık aazlının işini görürüm.’

 

       Çabucak ana yola çıktı. Halil’in evine geldiğinde kapı açıktı. Yavaşça içeri girdi. Babası yan odada sızmış bir halde yatıyordu. Holden, salonun bulunduğu sağ tarafa döndü. Halil içeride değildi. Evin arka bahçesine çıkar çıkmaz boğuk bir çığlık attı. Halil, çimenler üzerinde kendi kusmuğunda boğularak can vermişti.

       O anda Ahmet büyük bir vicdan azabı duydu. Acı içinde eski ortağının cesedini kucakladı. Sokağın ortasında, kucağında Halil’in cansız bedenini tutarak bağırmaya başladı:

       ‘‘Bu çocuk Kemikçiler’in şeiididir be kapçık aazlılar. Bundan bööle dövüş arenası düşmanınızdır. Vedat’tan ve onun pis işlerinden intikam alma zamanıdır.’’

 

       Bu arada dövüş arenasında kuş uçurulmuyordu. Vedat, görevlilere ‘‘Dikkatli olun,’’ diyordu. ‘‘Gözünüzü dört açın. Bu akılsızın ne yapacağı belli olmaz. Arenanın her bir yanına adam dikin.’’

       Arenanın her tarafında güvenlik sıkılaşmış, diğer bir tabirle savunma durumuna geçilmişti.

 

       Akşam olunca Ahmet, güvendiği birkaç arkadaşıyla bir araya geldi. Aralarından bir kişinin ölmesi roman halkını sinirlendirmiş, onları tek vücut haline getirmiş, bu da Ahmet’in elini güçlendirmişti. Geceye kadar aralarında operasyonun ayrıntılarını tartıştılar.

       Kasım: Dinamit lokumu kullancaaz ancak ilk önce dışardaki bekçileri etkisiz aale getirmek gereküyür.

       Hüseyin: Ben, Kasım, Aamdi ve Şükrü dışardaki bekçileri aallederiz beya. Ama dinamit üyle bir yere konmalı ki bütün arena aavaya uçsun.

       Ahmet: Siz bekçileri aalledin yeter. Dövüş alanının eski yerini az çok bilüyüm. Sağ tarafa yakın bir yerdeydi. Oranın topraa daa yumuşak. Biraz gayretle dinamiti yerleştirmem çok zor olmaacak.

 

       Herkes kararlaştırılan noktalarda yerlerini aldı. Gecenin sağır sessizliğinde bekçiler birer birer etkisiz hale getirildiler. Bin bir güçlükle karanlık bölgelere çekilen ölü bekçiler artık bir tehlike oluşturmuyorlardı.

 

       Ahmet bir süre olduğu yerde bekledi, sonra saklandığı yerden çıktı ve gecenin ayazında sinerek arenanın sağ tarafındaki görece yumuşak toprağın önünde durdu. Zahmetli geçen birkaç dakikadan sonra dinamit lokumunu kazdığı çukura yerleştirdi, geriye kalan dinamit parçalarını da arenayı çevrelemek suretiyle duvar yüzeyine sardı. Sarma işlemi bitince lokumun başına geldi ve bir zafer çığlığı atarak kibrit çöpünü yaktı. Çöpü lokumun ucuna değdirdi ve bomba fitili ateş almaya başladı. Kaçmak için birkaç saniyesi vardı. Fitil ateş aldığı gibi Ahmet, yakındaki bir evin arkasına sığındı. Ancak hesapta olmayan bir şey oldu. Fitil ateş aldığı sırada arenanın ön cephesi havaya uçmuş; lakin diğer köşelerine döşenen dinamit parçaları ateş almamıştı. Dövüş arenasının önü, bu haliyle surlarında gedik açılmış bir düşman kalesine benziyordu. Kopan gürültüden paniğe kapılan horozlar can havliyle dışarıya koşuşturdular. Bazısı yükselen alevlerin arasında acıklı biçimde can verdiler. Vedat, duyduğu patırtılara uyandığında arenanın yarısına yakınının yangından küle döndüğünü gördü. Çabucak kalkıp, gürültüden alıklaşmış adamlarını çevresinde toplayarak onlara öfke dolu birkaç söz söyledi. Ön cephedeki yarıktan dışarıya çıktığı zaman nasıl bir manzarayla karşılaşacağını tahmin edemiyordu. Bununla beraber çetin bir mücadeleye maruz kalacakları ortadaydı. Kemikçiler’in, gözlerini kin ve nefret bürümüş, azgın gençleri; kendisinin mezarını kazmak için, çalışmaktan nasır tutmuş pençelerini açmış, iştahla bekliyorlardı.

 

       Vedat ve onun paralı askerleri arenadaki gedikten dışarı çıktıklarında etrafta sağır sessizlik hüküm sürüyordu. Bu sessizlik içinde bir süre, gölgelerden bir hareket, bir hücum hamlesi beklediler. Ellerindeki bıçaklar, baltalar kan dökmek isteğiyle havada sallanıyorlardı. Bu sırada dövüş arenasının içinde büyük bir gümbürtü koptu. Hızla ilerleyen alevler, su motorlarının bulunduğu tarafa yönelmiş, makineleri paramparça etmişti. Bu gümbürtüden faydalanan birisi karanlıklar içinden fırlayarak ele geçirmiş olduğu şarapnel parçalarını Vedat’ın grubuna doğru atmaya başladı. Kendini mahallesi için feda eden bu genç, Kasım’dı ve hummalı bir mücadeleden sonra birkaç balta darbesiyle oracıkta yere yığıldı. Kasım’ın öldüğü sırada saklandıkları yerden sessizce çıkan Ahmet ve maiyeti (bir düzine kadardılar) yıldırım hızıyla düşmanlarının üzerine atıldılar. Bu ani baskınla Vedat, kısa süreli paniğe kapıldı ancak soğukkanlılığını yitirmedi. Şimdiden adamlarının yarısını kaybetmişti. Ahmet, karşısına çıkanı acımasızca indiriyor; Vedat’a ulaşmak için fırsat kolluyordu. Adamlar bir bir eksilip meydan boşalınca ikisi karşı karşıya geldi ve birbirlerinin üzerine çullandılar. Yerde uzun süren, garip bir boğuşma oldu ve hasımlar karşılıklı bir üste çıkma yarışına girdiler. Vedat, bu boğuşmadan sıkılmış olacak ki yerde bulduğu bir baltayı eline geçirip, sendeleyen Ahmet’e doğru savurmaya başladı. Genç adam, üzerine gelen hamlelerden kaçmaya çalışıyor; lakin gücü de tükeniyordu. Yerdeki bir taşa takılıp düştüğü sırada elinin biraz uzağında bulunan küçük bir bıçağa gözü çarptı. Tam onu almak üzereyken Vedat’ın savurduğu baltadan kaçmak zorunda kaldı. Bu sırada tökezleyen Vedat, elinden baltasını düşürüp yüzüstü yere yuvarlandı. Sırtını döndüğünde Ahmet, elinde bıçağıyla Vedat’ın karnını deşmeye başladı. Attığı histerik çığlıklar, düşmanının boğuk iniltisine karışıyor; ortalık kan gölüne dönüyordu. Biraz sonra polis arabalarının sesi duyuluyordu yakınlarda. Ahmet ise klaksonların çıkardığı sesten çok, yarattığı katliam tablosuyla ilgileniyordu. Alevler içindeki tabloda masumca gülümseyen Halil’i gördü ve ona ‘‘Aa be kapçık aazlı, intikamını aldım işte, artık mezarında rahat uyuyasın.’’ diyerek gülümsedi.

Kimler Neler Demiş?

avatar
  Abonelik  
Bildir
%d blogcu bunu beğendi: