İngiltere’deki 5 aylık Erasmus maceramdan sonra bir yerlere gitmem gerektiğini biliyor ama nasıl ve nereye olacağını bir türlü kestiremiyordum. İnsan ne kadar çok şey görürse sahip oldukları ona o kadar yetmemeye başlar sözünün doğruluğunu genç yaşımda hissetmeye başladım. Zaman o kadar hızlı akıp gidiyor ve o kadar hızlı tempolarda yaşıyoruz ki hayal ettiklerimizi zihnimizden öteye taşıyamadan göçüp gidiyoruz dünyadan. Az zamanda çok iş yapmak gerekiyor bu yüzden. Fırsatlar ve yol seni nereye götürürse hayır dememeyi öğreniyorsun. Öğrenci bütçesiyle istenilen seyahatleri gerçekleştirmek her zaman mümkün olmuyor. Avrupa’nın büyük bir kısmını da deneyimlediğim için deniz aşırı mesafelerde yüksek bütçeli seyahatler planlamam gerekiyor. Yerimde saydığım her dakika artan huzursuzluğumla neden Afrika olmasın diye düşündüm. Bir gün çalışmaya başlayacağım, güzel yerlerde güzel tatiller yapmak isteyeceğim ama Dünyanın güneyine gitmek aklıma gelmeyecek. Vaktim var, fırsat var. Tekrar soruyorum, neden olmasın? Böylelikle AIESEC ile sözleşmemi imzaladım ve Fas’ın Agadir şehrinde 4 hafta gönüllü hizmetinde bulunmak üzere ilk adımı attım.

  Uçağa binene kadar ne yapıyor olduğumun farkında olmam pek. Yalnız kalıp yabancı insanların arasına düşünce anlıyor insan ne büyük işlere cesaret ettiğini. Hele ki bozkır topraklara doğru alçalıp palmiyelerin arasına konunca ve okuduğun hiçbir tabelayı anlamayınca daha iyi anlıyorsun artık bambaşka bir yerde yepyeni bir insan olduğunu. Gümrük görevlisi kalacağım yeri soruyor. En ufak bir fikrim yok. Tane tane beni almaya geleceklerini söylüyorum. Sinirli memur beni kabul etmek istemeyince iş arkadaşı devreye giriyor ve projemin liderleri beni almaya gelene dek benimle birlikte bekliyor. En sonunda farklı milletlerden insanlarla eski bir arabanın arka koltuğunda sıkış tepiş buluyorum kendimi. Gittiğimiz yer de pek iç açıcı değil. Yollardan dahi sefaleti anlamak mümkün. Kaldığım dairede ben de pek farklı bir durumda değilim. 3 Çinli, 1 Rus, 1 Mısırlı, 1 Tunuslu ve 1 Türk küçücük dairenin içinde valizlerimizle dikiliyor ve uyumak üzere kanepeleri paylaşıyoruz. Mümkün olduğunca banyoyu ve mutfağı az kullanmak istiyorum. Ve ertesi sabah her yeni bir yere gittiğimde yaptığım gibi nerede uyandığımı algılayamıyor ve orada ne aradığımı sorguluyorum. Cevabı henüz bulamadım, bu yüzden gitmeye devam etmek istiyorum.

  İlk haftam alışma telaşıyla geçiyor. Bizden önce gelen arkadaşların yardımlarıyla yeni birer simkart ve ev için gerekli malzemeleri alıyoruz. Her sokağa çıkışımız ayrı bir olay oluyor çünkü farklı ten renklerimiz ve görüntülerimizle hemen dikkat çekiyor bazen tacize bazense yoğun ilgiye maruz kalıyoruz. Rahatsız edici durumlara düşmemek için grup halinde dolaşmak mantıklı bir fikir gibi görünüyor. Yine de kaldığımız yer hem şehir merkezine hem de diğer AIESEC gönüllülerine oldukça uzak ve güvensiz olduğu için yoğun çabalar sonucu apartmanımızı değiştiriyoruz. Bir yatağımın olması sevinciyle artık işler daha iyi gidebilir diye umut ediyorum. Hayatınızın kötü bir döneminde veya psikolojik olarak her şeyden bıkkınlık hissettiğiniz bir evrede Afrika’yı ziyaret ederseniz sahip olduklarınız için şükretmek çok daha kolay bir hale geliyormuş. Bunu bir ruh arınması olarak düşünüp güçlü kalmak istediğimi fark ediyorum.

  Her ne kadar bizim dilimize Fas diye yerleşse de dünya diliyle Morocco turistik birçok şehre sahip. İlk hafta sonumuzda herkes gruplar halinde geziler düzenlerken biz de Marakeş’e gitmeye karar veriyor ve kaldığımız hostelde şans eseri gönüllülerin büyük bir kısmıyla karşılaşıyoruz. Marakeş büyülü bir yer. En azından ben öyle düşünüyorum. Uçakta dergilere göz atarken Marakeş’in büyülü dünyasıyla ilgili bir yazı okumuştum ve kaderimin beni çok uğraştırmadan buraya getirmesi yüzümü güldürüyor. İlk gecemde büyük meydandaki yılan ve maymun oynatıcılarını, mini tiyatroları, yerel restoranları ve rengarenk hediyelik eşyaları inceliyorum. Ama dikkatimi en çok adım başı fotoğraf çektin, dans ettin, şovu izledin gibi sebeplerle para isteyen yerel insanlar cezp ediyor. Nazikçe aralarından sıyrılmaya çalışmak kolay değil, belki de dillerini anlamamak bu aşamada iyi olabilir.

  Sonraki sabah bulunduğum grubu değiştirip 1 Mısırlı erkek ve biri Brezilyalı diğeri ise Hollandalı olmak üzere 2 kız ile meşhur Majorelle Garden’ı ziyaret ediyorum. Bu eşsiz bölge dünyanın her yerinden değişik bitki ve çiçek türleri içeriyor. Marakeş’in 40 derecelik sıcaklığından uzaklaşıp bir nebze nefes alabilmek için güzel bir nokta oluyor. Zaman zaman kendimi bir fazlalık ve yük gibi hissediyorum. Gün boyunca içimde çözümleyemediğim bir sıkıntı ve yalnız olmamama rağmen hissettiğim bir çaresizlik hissi var. En büyük çabam akşamüstü hostelimize doğru yürürken bu hissiyattan kurtulmaya çalışmak. Akşam başka bir arkadaşımla yeni keşfedeceğimiz bir kafede bir şeyler içeceğiz ve yarın güzel bir gün olacak. Görülecek çok şey var ne de olsa. Fakat hayat her zaman bizim planlarımız doğrultusunda ilerlemiyor. Biz iyi tecrübeler hayal ederken onların daha acı halini tatmak zorunda kalabiliyoruz. Tecrübenin en kötü tarafı da bu zaten. Bir ısırık almadan acı mı tatlı mı anlayamıyorsun. Dönüş yolunda çantamın boynumdan hızla koparılmasıyla hayatımın en büyük şokunu yaşıyorum. Daha önce çok kötü şartlarda çok kötü yerlerde bulundum, kötü olaylara tanık oldum. Ama ne yaşayana kadar benim başıma da geleceğine inandım ne de dünyanın bu kadar siyah olabileceğine tanık oldum. Motosiklet üzerindeki iki erkek pasaportum, kimliğim, telefonum ve paramla birlikte toz pembe hayallerimi de alıp gitti. Böyle zamanlarda insan ne kadar boşa çaba olduğunu bilse de koşuyor. Ben de koştum. Neyse ki yalnız değildim. Köşe başında durdum çünkü kaybolursam artık bu büyülü dünyada yapayalnız kalacağımı fark ettim. Çaresizliği derinden hissettiğim bir an oldu benim için. Yabancı dilin bizi ne kadar da yabancılaştırdığını fark ettim. Arapça ve Fransızca teselliler hiçbir anlam ifade etmedi, kendimi karakolda nefes almaya çalışırken buldum.

  Birbirine kelepçeli suçlular, şiddete maruz kalan şüpheliler ve diğer turist mağdurlar arasında Fransızca konuşan polise Arapça bilen arkadaşımın yardımıyla İngilizce olarak ifademi vermeye çalıştım. Acımı bile kendi dilimde yaşayamamak, tanıdığım bildiğim her şeyden ve herkesten uzakta sadece üstümdeki toz toprak içindeki kıyafetlerimle var olmak ‘Neyse ki ben iyiyim’ dedirtemedi bana. Çünkü bedenin sağlam olması ruh paramparçayken bir anlam ifade etmiyor. Tek tesellim o gün o sokakta yalnız olmayışımdı. Aksi halde neler olabileceğini hayal dahi edemiyorum. O geceye dair hatırladığım tek güzel şey henüz birkaç saattir tanıdığım insanlar tarafından nasıl da sarıp sarmalandığımdı. O kadar ki Alman bir aile iyi dileklerle birlikte para yardımında bulunmuş, yanımdaki arkadaşlarım tecrübemi kolaylaştırmak için ellerinden ne geliyorsa yapmıştı. Bütün olaylara karşı kimi proje çalışanları ilgisiz kimileri ise tümden bilgisizken sadece gezme planıyla gelen insanlar benim için bütün planlarını iptal edip benimle tekrar karakol ve tren garı yollarına düşmüştü.

  Ablamın arkadaşına, arkadaşının ise Kazablanka’da yaşayan başka bir arkadaşına ulaşması vasıtasıyla benim için en kolay yol gibi görünen bir süre Kazablanka’da kalıp geçici pasaport almak için Rabat’a gitme fikrine onay veriyorum. Hayatımın en dehşet verici yolculuklarından biri oluyor. Koşarak yetiştiğim trenle parasız ve telefonsuz, sonunda birinin beni alıp almayacağını bile kesin olarak bilemediğim bir yolculuğa çıkıyorum. Tren ani bir siren sesiyle duruyor, bir kadının öldüğü söyleniyor. Sebebini dahi anlayamıyorum ve bir kez daha dehşete düşüyorum. Planların işlemesi sonucu günler sonunda aldığım ilk duşla biraz gevşeyip uyumaya çalışıyorum. Sonraki gün Rabat’a gittiğimde ise kabus bitmiyor, turist olduğum ve bir yerlerde kalabileceğim gerekçesiyle işlemlerim oldukça yavaş ilerliyor. Umduğumuz yardımı gerekli kurumlardan bile temin edemezken yeni yeni tanıdığımız insanlara nasıl güvenebiliriz ki? Yine de bu çaresizlik anında yılan bile gelse sarılacak durumdayım ve ne denilirse tamam demeye çalışıyorum. Tek isteğim belgemi almak ve beni ülkeme götürecek olan uçağa binebilmek.

  Birkaç günüm daha Kazablanka’da oldukça neşeli bir evde geçiyor. AIESEC çalışanları en azından valizimi Agadir’den bize postalıyor ve nihayet farklı kıyafetler giyebilmeye başlıyorum. Bir hafta boyunca sürekli şehir değiştirmek ve zorlu şartlarda dik durmaya çalışmak tahmin edemediğim bir yorgunluk çöktürüyor üstüme. Ben dünyanın farklı bir noktasına bunca uğraşırken ailem de panik içinde en yakın tarih ile bir dönüş bileti ayarlamaya ve işlemleri kolaylaştırmaya çalışıyor. Bir okyanus bir de deniz kıyısından sadece buluşabilmek için günlerce çaba sarf ediyoruz. Artık her şey yoluna girmiş olmalı, uçağım için check-in sırasında bekliyorum. Felaket senaryolarım yanımdakileri bile usandırıyor, en azından onlar kurtulacağı için mutluyum. Fakat bir pürüzün daha çıkması uzun sürmüyor. Bana biletimi kesen havayolu şirketi %125 oranında bilet satıldığı ve uçak dolu olduğu gerekçesiyle beni ve benimle birlikte neredeyse 10 kişiyi daha havaalanında bekletiyor. Mağduriyet ile gerilmiş sinirler nedeniyle hepimiz isyan ediyoruz. Ne geri dönmeye mecalim var ne de havaalanında sabahlamaya. Ne refakatçime gidebilirsin demeye cesaretim var ne de sonuna kadar benimle kal demeye. Saatler sonrası için bile olsa o güne başka bir uçakta yerlerimizin ayrılması hepimizi bir nebze rahatlatıyor. Orada tanıştığım ve Türkiye’de turizm sektöründeki işi nedeniyle bulunan eşini ziyaret etmeye giden bayanla kahve içerek uçağımızı bekliyoruz. Gümrük kontrolleri onun için değil ama benim için biraz zorlu geçiyor. Her aşamada pasaportumun nerede olduğu gergin bir surat ifadesiyle soruluyor bazense sadece Arapça mırıldanmalar ve olumsuzluk ifadeleri duyuyorum. Polis raporum istendiğinde dizlerimin bağı çözülüyor. Başka bir sorunu daha kaldıramam. Yapabileceğim tek şey yere çöküp ‘Beni ülkeme götürün’ diye ağlamak olur. Yıpranmış sinirlerim havalanan uçak ile gevşiyor. Battaniyeme sarılıp müzik açıyorum ve bütün bunların bir an önce bitmesini istiyorum.

  Ülkeye girmek de böyle çok kayıp verdiğimiz bir olay sonrasında pek kolay olmuyor. Yine farklı kontrol noktalarından geçip biraz da karakolda vakit geçirdikten sonra kapıdan çıkabiliyorum. Birlikte yolculuk yaptığım insanlar ve onları karşılamaya gelenler benimle aynı sıcaklıkla vedalaşıyor ve yardım tekliflerini eksik etmiyorlar. Fakat gerek yok çünkü babamın da beni karşılamak için orada bulunduğunu biliyorum. En son ayrıldığımız noktada onu buluyorum ve nihayet rahatlıyoruz. Bir hafta süren koşturmaca ve panik hali son buluyor. Yapılması gereken işlemler ve onarılması gereken şeyler var. Ama bunlar dilini anladığın bir toplulukta yaşar ve ucunu bildiğin yollarda ilerlerken çok daha kolay. Fas benim için 1 aylık değil 2 haftalık bir macera oldu. Muhtemelen 1 ayda yaşayacağımdan çok daha fazla şey yaşadım, çok daha fazla insan tanıdım ve çok daha fazla yerde bulundum. Bunları pür neşeyle yapmadım ama hepsini hafızama kazıdım. Her yolun sonu çiçek bahçesine çıkmıyor, benim bu yolumun sonu kaktüs dikenleriyle dolu bir çöle çıktı. Neyse ki ben de oradan çıktım. Artık tamamen farklı bir insan mıyım? Kim bilir… Yaşayacağım en büyük macera bu muydu? Kim bilir.

Kimler Neler Demiş?

avatar
  Abonelik  
Bildir
%d blogcu bunu beğendi: