OLAĞANÜSTÜ DUYARLI, UMUTSUZ DERECEDE KENDİNE DÖNÜK

Her yolculuk bir adımla başlar. Martin’in de değişim hikâyesi bir adımla başlamıştı. Aslında ait olmadığı yerde sırıtmanın yüze vurumunu, birkaç adım önünde yürüyen adamın yürüyüşünü izlerken; kendi yürüyüşünün diğerlerinki gibi olmadığını fark ederek hissetmişti. Onların kabilesinden olmadığını, onların dilini konuşmadığını biliyordu. Fakat aklından bir an bile kendini onlardan biriymiş gibi göstermek geçmemişti. Çünkü nihayetinde yapmacık olursa maskesinin bir gün düşeceğinin bilincindeydi. Dahası maskeler onun doğasına aykırıydı; ne olursa olsun gerçek olmalıydı… Bu düşüncelerin efkârı sararken içini, derin bir nefes çekip içine bir kelime dökülüyordu dilinden;  “YARATICI”… Ve o anda yüce Yaratıcıyı şahit kılarak şimdiye kadar ait olmadığı yerde/mekânda bulunduğunun kafa karışıklığıyla şu cümleler geçti benliğinin en derinlerinden; “eğer bilmiyorsam, onlar gibi öğrenebilirim…”

İşin aslını soracak olursanız onu kendisinde reform yapmaya iten en büyük rolü iki heceli bir kelime oynuyordu; sevgi… ‘Yaratıcı ve Sevgi’yle kurduğu bağla adımlarını daha sağlam atabiliyordu. RUTH… Sevdiğinin ismini söylerken, basit bir sesin bu kadar güzel olabileceğini düşünmemişti o zamana kadar… Ve yine sevdiğinin ismi bir hayali canlandıran tılsım gibi bir şeydi onun için… Çünkü Ruth, Martin’e ilk kez saflığın, temizliğin en üst noktasını algılatıp, ölümsüz bir yaşamın habercisi gibi geliyordu. Yalnızca onu düşünmek bile sanki onu arındırıyor, daha iyi bir adam yapıyor ve onda daha iyi olma isteği uyandırıyordu.

Eve döndüğünde aynaya takıldı gözleri ve baktığı aynada; gözlerinin görmek için olduğunun farkına varmıştı… Daha önce dünyanın devinip duran panoramasını taşımış, bunlarla kendine hiç bakamayacak kadar başka şeylerle meşgul olmuştu hep… Kendine hiç alıcı gözle bakmamıştı, işte o an sevdiğinin gözlerinden kendini görmeyi hayal etti. Fakat ellerine takıldı gözleri; denizde çalışmanın yorucu mesaisi ellerinden okunuyordu adeta; nasır tutmuş ve sertleşmişti… Ruth’un ellerini düşündü sonra; bembeyaz, pürüzsüzdü ve hiç çalışmadığı her halinden belliydi. Bu bulgusu bile ikisi arasındaki uçurumun en kusursuz göstergesi olmuştu. Ama karar vermişti; eğer bilmiyorsa öğrenecekti…

Martin kendini geliştirip, değiştirmeye ilk olarak kütüphaneden başlamıştı. Fakat kütüphaneye ilk kez girmenin acemiliğiyle, raflarda bulunan kitapların ağır yükü altında ezilmişti. Kitaplar dört bir yandan üzerine geliyor, beyninin tüm bunları nasıl algılayabileceği korkusuna kapılıyordu. İnsan bilgisinin bulgularının böylesine büyük bir orana ulaşabileceğini hiç düşünmemişti. Öncelikle görgü kurallarından başlamak istemişti. Fakat kafasındaki ilk soruyu bulamayışından, kibar olmayı öğrenmenin insanın tüm vaktini alacağını ve bunun yaşanılarak öğrenebilecek bir şey olduğunu anlamasıyla geri adım atması bir olmuştu. Sonra psikoloji kitaplarına uzanmıştı elleri. Bir gün antik felsefe okuyordu, bir gün modern bir kitap… Bu yüzden beyni, fikirlerin çelişki ve karşıtlıkları ile fırıldak gibi dönmeye başlamıştı ki, içinden geçirdiği şöyle bir cümle ile sarsıldı; Ruth’ta her şey vardı ama onda olan her şey bende yoktu…

Martin’in aslında aradığı şey, kitaplardan önce ölümsüz ve kusursuz bir aşktı… Bu duygu da sadece yüce Yaratıcıya beslendiğinden ne yaparsa yapsın bir şeyler yarım kalıyordu. Ruth’un saflığı ve temizliği onu o kadar etkilemişti ki, Martin varlığında temiz olma ihtiyacı hissediyordu; geçmişinde yaptığı onca serzenişli yaşanmışlıklara inatla… Kendinde yine, yeniden bir reform başlattı; içkiyi bırakarak… İçki ortamları belirdi zihninde;  insanın içki içince hayvani duygularının ön plana çıktığını düşündü. Hayatta pek çok şey yaşamasına rağmen, görmeyi seviyordu, daha çok şey görmek, bilmek istiyordu… Ve her şeyden önemlisi farklı olanı görmek, bilmek… Hayatta kafa çekmenin, ağır çalışmanın ve oradan oraya dolaşmanın ötesinde şeylerin varlığından haberdar olmuştu.  Okudukça açık ve net bir biçimde anlıyordu ki, sahip olması gereken şeylerin arasında; güzellik, bilgi ve her daim sevgi olmalıydı.

Sınırları kendi görüş alanının sınırlarıydı. Fakat sınırlı kafalar sınırlılıkları yalnızca başkalarında görebilirdi… Boş olduğu her anı daha fazla öğrenmek için harcıyor, öğrendikçe çok az şey bildiğinin farkındalığıyla alçak gönüllü ama bir o kadar güçlü hissederek yolunu adımlamaya devam ediyordu. Çalışmak için denize açıldığı zamanlarda dahi kaptanın ciltli kitaplarını ödünç alıp okuyabilmek adına; kaptanın kıyafetlerini yıkamaya bile gönüllü oluyordu. Günde sadece beş saat uyuyordu, sevdiğine ulaşmak, onun düşünce dünyasındaki serüveninden çok daha büyük olduğunu hissediyordu çünkü… Hatta öyle ki, Ruth’u bir aşığın düş gücüyle fazlaca gözünde büyütüp, ruhani bir varlığa dönüştürmüştü fakat onu bu noktaya getirenin kendisinin olduğunu fark etmesi gecikmemişti. Sonunda anlamıştı ki, o da topraktan geliyordu hem de salt topraktan… Ve o da herkes gibi bu yasaya tabiydi. Ama Ruth’u farklı kılan şey Martin’in ona olan aşkıydı… Martin bazı şeylerin farkına vardıkça yeni yeni kararlar almayı sürdürüyordu.  Bu kararlardan biri de  ‘yazmak’ olmuştu. Her şeyi ama gördüğü her şeyi yazacaktı… Dünyanın gördüğü gözlerden, duyduğu kulaklardan, hissettiği kalplerden biri olacaktı… Büyük ve ıssız denizin ortasında bakış açısı kazanmıştı.  ‘Yazmak…’  bu düşünce, içinde yanan bir ateş gibiydi.  Martin bir ün avcısı değildi yalnızca sevdiğine ulaşmak içindi kurduğu düşler… Ve düşleri o kadar gelişmişti ki, zaman zaman gerçeklerden fazlasıyla uzaklaşıyor olsa da, ona bildiklerini yazmaya zorlayan bir gerçek hep vardı hayatında; sevgi… İnanıyordu; bir gün, içinde soylu dizelerin olacağı hayallerini hep diri tutuyordu.

Şiir onun için hissettiği ve peşinden koştuğu ama ulaşamadığı, ele avuca sığmak bilmeyen ruhunun ta kendisiydi… Bu ılık ve aynı zamanda iz bırakan bir buğu, bir alev gibiydi onun için. Bazen dizelerin parçalarını yakalayarak, onları aklında unutmadığı noktalarla yankılanan ya da görünmez güzelliğin puslu esintisiyle hayalinde sürüklenen dizelere işleyerek ödüllendirdiyse de o hep ulaşabileceğinin ötesindeydi. O güne kadar dünyayı  sadece dünya olarak görmüştü. Ama öğrendikleriyle bilgiye ulaştıkça, dünyanın kendi için örgütlendiğini hissettikçe, güç ve maddelerin rollerini, onların karşıt rollerini kavrıyor, olayların açıklamaları durmaksızın kendiliğinden aklında beliriyordu. Fakat tüm bunları hissederken dinsel bir huşu da hissediyordu. İşte tam da burada sizlerin ismini bildiğiniz birine benzetme hali vuku buldu ben de… Onun da ismi anılınca akla gelen şeyler arasında gemiyi de sayabilir, kalabalıklar arasında olan ve derinden hissettiği yalnızlıktan dem vurabiliriz. Üstelik karada yaptığı gemiyle de deli yaftası yemişti; Hz.Nuh…  Her şeye rağmen bunlara aldırış etmeyişiyle ve vazgeçmediği çalışma azmiyle karalar denize dönüşmüştü. Tufan kopmasına kopmuştu fakat tufandan sonra da baharla müjdelenmişti.  Martin bıkmadan usanmadan yazılarını, şiirlerini dergi ve gazetelere göndermesine rağmen gönderdikleri adeta yüzüne çarparcasına iade ediliyordu… Bunun nedenini merak ediyordu; dünyasında tufanlar kopan Martin için, bahar ne zamandı?

Yeni şeyler öğrenmeye meraklı oluşu, algıladığı her şeyi beyninin ayrı bellek bölmelerine doldurmasına sebep oluyordu. Gökyüzüne takılmıştı gözleri ve kuşların mekanizmalarını incelemiş, anlamadığı bu konu hakkında fikir yürütmeye başlamıştı; öğrendikçe… Her şeyi tek bir bütünde toplayarak, mutlak gerçekleri özenle işleyerek; önüne denizcilerin cam şişeler içine yerleştirdikleri model gemiler gibi somut bir dünya sunarak düşünüyordu. Keyfiliğe, tesadüfe yer olmadığı düşünüyordu artık… Her şey bir yasaydı ve kuşların uçuyor oluşu ancak yasalarla mümkündü. Uzayın derinliklerindeki en uzak yıldızdan, ayakaltındaki kum tanesinin sayısız atomuna kadar her şey birbirine bağlıydı. Bu yeni kavrayışları Martin’i daha da derin araştırmalara itmişti. Araştırdıkça aslında yazmak için yeni yeni şeyler biriktirdiğinin farkına da varmıştı. Kendine inanıyordu ama bu inançta tek başınaydı… Karanlıkta yol göstereni, yüreklendireni olmaksızın hayal kırıklığının pençesinde mücadele ettiğinin acısı içini acıtmıştı. Martin yazmayı tercih ederek, içinde söyleyecek o kadar çok şeyin varlığıyla, bunların yollarını aramıştı sadece; bazen kendi sözcüklerinin ulaşılmaz olduğunu düşünse de… Bitirilmeyi bekleyen öyküleri, el yazmaları onu bekliyordu her zaman; uykunun ondan çaldığı her anı kıskanır olduğu açıktı. Fakat uykusuzluğu dert etmiyordu, tüm yaşamını işçi sınıfının dünyasında geçirmiş olmanın verdiği emek yoldaşlığı Martin’in gerçek kimliğiydi zira…

San Francisco’da bir çamaşırhanede aşırı yoğun bir tempoda çalışmaya başlamıştı ki; bu süre zarfında ne yeşil yaprakların arasında süzülen güneş görünüyordu gözlerine, ne de göğün mavi kemeri… Yaşamı dayanılamayacak bir hal alınca işinden ayrılarak kendi şehrine geri dönme kararı almıştı. Ruth’la evlenebilmek için para kazanmalıydı zira Ruth’un annesi bu evliliği onaylamıyordu. Fakat Martin’in evliliğe hazır olmadığı düşüncesiyle zaman kazanıp, kızının düşüncelerine sinsice etki etmeye çalışıyordu. Martin sevdiği kıza ulaşmanın tüm benliğine işleyen sevinciyle, içinde onu kaba bir denizciden öğrenciye daha da ötesi bir sanatçıya dönüştüren sevginin gücünü taşıyordu. Bu şevkle kırk saatlik açlık ya da pullara ödeyecek parasının kalmayışı umurunda dahi olmuyordu. Ayrıca her gönderdiği yazıların iadesi de yıkmıyordu Martin’i… Ruth’u görmeye gidemeyişinin, parası olmadığı için en iyi kıyafetlerini rehin verdiğinde Ruth’ta yoksulluğun yüzüyle yüzleşmişti. Ve Ruth artık onun yazmaktan vazgeçmesi gerektiğini düşünüp, hissettiriyordu. Onun için hülyalar, gerçeğin çok ötesindeydi…

Martin’e göre savaş tam kaybedileceğinin düşünüldüğü sırada kazanılmıştı; bir gazetenin şeref köşesinde kendi yazısını görmekle… Ayrıca girdiği şiir yarışmalarında çeşitli dereceler alıyor oluşu da göz ardı edilemezdi. Kararlıydı; o kendi yolunda savaşını sürdürecek ve daha da yükselecekti. Aşkı için de şöyle düşünüyordu; yarı yolda bayılıp, tökezleyen cılız bir aşka sahip olmadıkça, her şeyin üstesinden gelinebilirdi. Ta ki bir gün herhangi bir gazetenin Martin’le ilgili yalan yanlış ve gelişi güzel yazdıklarını görene kadar… Tüm bu olup bitene rağmen Martin’in içinde öfkeden izler yoktu. Ama baştan aşağıya incinme, düş kırıklığının belirtilerini taşıyordu…

Yıkıldığının açık bir resmi olan sevdiği kızın mektubunu okurken şu cümleyi sindirememişti; “Bir mevkinin olmasını ve kendinden bir şeyler çıkarmaya uğraşmanı isterdim.” Her ne kadar gazetede yazılanların yalan olduğunu anlatmaya çalışsa da, acemi bir muhabirin yaptığı yanlışın kötü sonuçları onu sevdiğinden ayırmıştı. Herkesin ona söylediği tek ve son sözleri iş bulup, çalışmasından yana oluyordu. Bu da onun için yazmaktan vazgeçmek demekti. Martin ise kölelerin sabit fikri kendi kölelikleridir düşüncesiyle; iş o kadar önemseniyorsa bir puta eş değerdi. O anda tek bildiği şey hayatında bunalımlı dönemin başladığı olmuştu. Çünkü sevdiği olmadan bir hayat ona; haritasız, dümensiz, limansız ve acı veren bir duygudan başka bir şey hissettirmiyordu. Tüm yaşamının doruğundaki aşkın onda bıraktığı yıkımın yanında, dergiciliğin ve gazeteciliğin yaşattığı yıkım gerçekten küçük olmuştu.

Bütün kapıların kapandığını düşündüğü anda; dergiler ve gazeteler tarafından reddedilen yazılar ne ve nasıl olmuşsa kabul görmüştü. Birçok geri çevrilmeden sonra piyasaya çıkarma sözü verilerek kitap basıma sunulmak istenmişti. Kısa süre içinde yazmış olduğu yazılar daha çok rağbet gördü, hatta bir gün ona gelen özel bir paketin iplerini kesip yayıncının armağanını görmesiyle içini derin bir hüzün kaplamıştı; keşke bir kaç ay öncesinden bu gelişmeler yaşansaydı diye düşündü… İlk kazandığı parayı ablasına vererek vefa örnekliğinde bulundu. Daha sonra ev sahibinin hayallerini gerçekleştirmek için para ayırmıştı. San Francisco’da çamaşırhanede birlikte terler döktüğü arkadaşını da unutmamıştı Martin Eden… Para, şöhret üzerine yağıyordu ve edebiyat dünyasında bir yıldız gibi parlasa da kendi iç dünyasında o yıldız çoktan kayıvermişti gökyüzünden… Çeşitli insanlardan akşam yemeği teklifleri alıyordu; aç olduğu günler aklına gelerek, akşam yemeği istediği zamanlarda kimse ona bunu sunmamıştı, şimdiyse yiyebileceği onca şey varken… Şöyle düşünmekten alamıyordu kendini; “ ben aynı Martin Eden’im, farklı olan neydi peki yada farklılaşan; yazdıklarımın kitap kapaklarının altında basılması mı?”

Son el yazmasını da yayınlanmak üzere gönderdiğinde, tümüyle elini eteğini çekeceğini düşünüyordu zira Ruth’tan ayrıldıktan sonra yeni şeyler yazmamış ve o güne kadar ne yazmış ise onları yayınlanmak için yollamıştı. Martin yaşadığı eski mahallesine gittiğinde orada kendini bulamayışıyla yüzleşmişti çünkü orada yaşayanlarla arasına okuduğu sayısız kitaplar  girmişti. Onca yaşanan şeylerden sonra Ruth, Martin’den yeni bir başlangıç için bir şans istese de; Martin duygularını yitirmiş biriydi artık…

Martin Eden dergilerde kendisi hakkında yazılanları okuyordu; buralarda yayımlanan kişisel portrelerle ortak bir yanını bulamayacak noktaya gelene kadar incelemişti yazılanları… O yaşamış, heyecan duymuş, sevmiş bir adamdı. Gemilerin baş kasaralarında çalışmış, yabancı topraklarda gezmiş ve eski dövüş günlerinde kendi çetesinin liderliğini bile yapmıştı… Ve o, bir halk kütüphanesindeki binlerce kitap karşısında önce afallayan sonra bu kitapların içinden kendi yolunu bulup, ustalaşan ve kendisi de kitaplar yazan bir adamdı… Yolun sonuna geldiğini hissettiği anda; tek bildiği artık bilmekten vazgeçtiğiydi…

 

Jack LONDON Hakkında

1876-1916 yılları arasında yaşamış, 40 yıllık ömrüne “Beyaz Diş”, “ Vahşetin Çağrısı”, “Yanan Günışığı”, “Yol”, “John Barleycorn”, “Deniz Kurdu” ve “Demir Ökçe” gibi bir çok eser sığdırmış, aynı zamanda işlediği dil ve hissettirdiği duygu yoğunluğu açısından da yazdığı öykülerinde sıradanlık ve sıra dışılık arasındaki tezatlığı  okuyucuyu sarsacak hatta tüylerini ürpertecek şekilde işlemesi onu farklı kılan en önemli özelliğidir. Jack London’ın neredeyse kendi biyografisi olarak sayabileceğimiz “Martin Eden” adlı eseri yazar olabilmek adına verdiği çetin mücadeleyi, aşkı için fedakârlığı ve fikir açısından yeni baştan diyebileceğimiz bir insan inşasını gözler önüne sermektedir.

 

– Ceylan Alkan

Kimler Neler Demiş?

avatar
  Abonelik  
Bildir
%d blogcu bunu beğendi: