Soner’le Ersan iki kafadar arkadaştı. Birbirlerinin suyuna gitmeyi severler, birbirlerini üzmeyi ise akıllarından bile geçirmezlerdi. Zaman zaman kavga ediyor gibi olsalar da herkes bunların gerçek olmadığını bilir ve mahallenin güzel kızı Elif yüzünden birbirleriyle atıştıklarına tanık olurlardı. Ama Soner ile Ersan öyle yedikleri içtikleri ayrı gitmez arkadaşlardı ki birinin bir derdi olduğunda diğeri asla rahat edemezdi. Birbirlerinin sorunlarını çözebilmek için kafa kafaya verirlerdi ve çok geçmeden de bu sorunların üstesinden gelmeyi başarırlardı.

Günlerden bir temmuz akşamıydı. Soner evdekilerle yediği akşam yemeğinden sonra her zaman olduğu gibi Ersan’ı aradı. Ama Ersan’ın cep telefonunun kapalı olduğunu fark etti. Çok şaşırdı buna. Düşünmeye başladı: ‘Ersan, hem de bu saatte; her zaman buluştukları akşamın bu saatinde, nasıl olur da telefonuna cevap vermezdi. Telefonunu bu saatlerde hiç kapalı tutmazdı, mutlaka başında bir iş olmalıydı. Acaba Ersan’ın mı başına bir şey gelmişti yoksa babasının her zamanki hastalığı mı nüksetmişti?’ Bu soruları sordu kendine ve ‘belki de Ersanlar evde yoklardır’ diye aklından geçirdi. Ardından ‘evlerine kadar gidip durumu öğreneyim’ diye düşündü. Sokağa çıkarak Ersanların evine doğru yürümeye başladı. Eve ulaşmasına yaklaşık yüz metre kalmışken evin tüm ışıklarının ışıl ışıl yandığını fark etti. Demek ki Ersanlar evdeydiler. Peki ya Ersan? Merdivenlerden hızla tırmandı, müzik sesinin gelmekte olduğu kapıya doğru yürüdü ve Ersanların evinin ziline bastı. Kapı açılır açılmaz evin içinden yayılan hareketli müzik sesi daha da artmıştı. Soner kulak kabartmıştı parçaya. Son dönemlerin en popüler parçası çalıyordu. İçinden ‘gençler bu şarkıyı ne de çok dinliyorlar bu sıralar’ diye geçirdi. Kapıyı on sekiz yaşlarında gözlerine sürme sürmüş, gözaltlarını ise parlak bir takım simlerle süslemiş yeşil gözlü güzel bir kız açtı. “Buyurun kimi aramıştınız?” dedi güzel kız. “Ersan’ı arıyorum” dedi Soner. “Acaba evde mi?” “Hayır evde değil” diye cevap verdi kız. “Bugün kızlarla aramızda parti yapıyoruz. Ersan ağabey bu yüzden sinirlendi bize ve dışarı çıktı. Nereye gittiğini de söylemedi kimseye.” ‘Hay Allah’ diye düşündü Soner. ‘Nereye gitti acaba bu?’ diye söylendi kendi kendine. Kafasından bunları geçirirken, onu avuç içinden yakalayan sıcak bir elin hızla evin içine doğru çektiğini fark etti. Kapıdan içeri girişleriyle birlikte yeşil gözlü kızla göz göze geldi Soner. İçinde sıcak bir ürpermenin uyandığını fark etti. Karşısında duran kız ise sevimli bir kedinin ürkek masumiyetini andıran gözlerini Soner’in üzerine dikti. “Şeyyyy” diye kekeledi Soner,“Ben gitmeliyim” dedi ona. “Ersan’ la buluşacaktık bugün. Her gün bu saatte buluşuruz onla da…” diye ekledi. Kız ise bakışlarını Soner’in gözbebeklerinin içinde tutmaya devam ederken, ani bir şekilde “Bugün de buluşmazsan, ölmezsin ya” dedi ona. “Baksana. İçeride hep beraber çılgınca eğleniyoruz. Böyle bir eğlenceyi kaçırmak ister misin?” diye üsteledi. Soner durakladı ve istemeye istemeye, “Pekâlâ. İçerde biraz oturayım, belki bu arada Ersan da gelir eve” dedi. Salonun kapısına yaklaşıp içeri doğru girmek üzereyken utangaç bir şekilde, salonda eğlenmekte olan kızları süzdü. Bu gibi durumlara hiç de alışık değildi. Daha önce hiçbir zaman kızlarla yalnız başına aynı ortamda bulunmamıştı. Bundan dolayı geçici bir süre kapının eşiğinde öylece donakaldı. İçerdekiler ise istiflerini hiç bozmadan ve hiçbir şeye aldırış etmeden dans ediyorlardı. Yeşil gözlü kız birden, “Durmasana orada öyle! Bak oraya otur, birazdan can sıkıntın geçer, belki sonra bize katılırsın” dedi. Soner bir şey söylemeden köşedeki koltuğa doğru gitti ve başını yere indirerek oturmaya başladı. Bir süre öylece oturup kaldı orada. Ama biraz sonra bu durum ona ilginç bir sürpriz hazırladı. Başını yerde tutup oturduğundan önünde dans eden bir kızın şeffaf kıyafetine gözü takıldı. Kız sürekli kendi ekseni etrafında hızlı dönüşler yapıyordu. Hemen önünde çılgınca dans etmekte olan kızın etekleri dalgalanarak uçuşuyordu. Sanki transparan bir moda defilesindeki bir jüri gibi hissetmişti kendini Soner. O an bu kıza on üzerinden on puan verebilirdi. Ama kıyafetine değil, güzelliğine… Kızın bukleli sırma saçlarını, biçimli ve narin vücudu ile uyumlu dans hareketlerini izlemek oldukça hoşuna gitmişti Soner’in. Biraz sonra iyice başının döndüğünü ve içinin de tuhaf bir hâl aldığını hissetti Soner. ‘İçeri hiç girmemeliydim’ dedi kendi kendine. Böyle durumlara hiç alışık değildi çünkü. Yeşil gözlü kız o içeri girdikten sonra mutfağa gitmişti. Ersan’ın kız kardeşi de ona yardımcı oluyordu mutfakta. Birden yeşil gözlü kız kapının eşiğinden kafasını uzattı ve “Eeeeee ne içiyoruz kızlar?” diye sordu içerdekilere. Hepsi birden, “Tabii ki viskiiii!” diye bağırdılar. Bir süre sonra yeşil gözlü kız elinde viski şişesi ve Ersan’ın kız kardeşi de elinde bardaklarla içeri girdiler. Soner yeşil gözlü kızla tekrar göz göze geldi ve ona karşı çok daha farklı ve güzel bir his taşıdığını fark etti. Biraz önce tam önünde çılgınca hareketler yaparak dans etmekte olan kızı ise bir anda unutmuştu. Yeşil gözlü kız viski şişesini masaya koydu ve tekrar mutfağa yöneldi. Ardından Ersan’ın kız kardeşi de bardakları salonun köşesindeki, yeşil renkli ve henüz yakılmamış büyük mumlarla süslenmiş bu masaya sıralarken Soner’e dönüp, “Hoş geldin Soner abi” dedi ona. Ama bu kez, her zamanki ‘Soner abi’ tarzında değil, daha değişik bir ses tonuyla söylemişti bu sözleri. Biraz şaşırdı Soner ama bu durumu belli etmemeye çalıştı yine de. Belli belirsiz bir ses tonuyla ,”Hoş bulduk Ayda” diye ona karşılık verdi. Ardından Ersan’ın kız kardeşi Ayda ona doğru birkaç adım atıp yumuşak bir reveransla ‘Soner abisinin’ elini sıkarken Soner de ayağa kalkıyormuş gibi yapıp oturduğu koltuktan hafifçe havalanarak, “Merhaba” dedi ona. Ardından da ekledi, “Şeyyy. Ersan için gelmiştim de… Ayda hızla, “Boş ver onu, her zamanki tuhaflıkları işte. Gitti bir yere ama nereye gitti kim bilir, umarım başına bir şey gelmiştir dışarıda” dedi. ‘Nasıl konuşuyor bu kız böyle’ diye aklından geçirdi ama bir şey söylemedi ona Soner. Bu arada aklına çok garip bir soru da geldi. Bu sorunun aklına gelmesiyle içinden soğuk bir ürpertinin geçmesi bir oldu. Ersanların evinde kimse yoktu, üstelik Ersan da yoktu ve nereye gittiğini kimse bilmiyordu. ‘Yoksa’ dedi Soner kendi kendine. Ve birden ayağa kalktı, ardından da kimseye bir şey söylemeden salon kapısını hızla geçerek dış kapıya doğru yöneldi. Herkes bu duruma oldukça şaşırmışa benziyordu. Biraz önce Soner’in çılgınca dans ettiği hâlde gördüğü kız da donmuş kalmış; hemen ardından anlamsız ve boş bir bakışla kafasını bir sağa bir sola hızlıca sallayıp bukleli saçlarını hafifçe dalgalandırmıştı. Sonra da kafasını hafifçe omuzuna doğru çekerek Soner’e samimi bir bakış fırlatmıştı. Zili açtığında kapıyı açan yeşil gözlü kız ise aynı anda hızla Soner’e doğru koşmuş ve birden iki elini Soner’in omuzlarına koyarak, “Lütfen gitme, ne olur bizimle kal” demişti Soner’e. Soner ani bir cevap vererek “Gitmeliyim” diye cevap vermişti ona. Karşısında zarif bir kuğu edasıyla süzülmekte olan yeşil gözlü kız ise hafifçe yutkunarak “Pekiyi” diyebilmişti sadece ona. Soner ise ona başka bir şey söylemeyerek arkasına dönmüş, hızlı adımlarla yürümeye başlamıştı. Tam merdivenlerden aşağı hızla inmeye başlamıştı ki yeşil gözlü kız arkasından yetişti ve “Lütfen bunu al, istediğin zaman…” dedi. “İstediğin zaman ara beni bu telefondan.” Soner kızın alelacele yazıp kendisine verdiği kâğıdı avucunun içine aldı ve çıkış kapısına yaklaşırken bir anda durup yazlık ceketinin iç cebine özenle yerleştirdi. Sonra hızla dışarı çıktı ve Ersan’ı aramaya koyuldu…

Sokakta yürürken, ‘Ersan’ dedi kendi kendine; ardından da ‘Hay aksi, nereye gitmiş olabilir bu çocuk’ diye aklından geçirdi. Birden kendine gelerek evden dışarı çıkmasına neden olan o düşüncesini hatırladı. ‘Evet. O mutlaka orda olmalı’. İki sokak geçti. Fuat amcanın –Fuat amca çarşıda esnaftı ve herkes tarafından çok sevilen birisiydi- yolun karşı tarafından “Oğluum Soneer” diye seslendiğini ise hiç duymadı. Anayolun karşısındaki şose yola geçip ilerlemeye devam etti ve sonunda mezarlığa giden patika yola ulaştı. Adımlarını hızlandırarak yürümeye devam etti. Yürüdükçe hızlanıyordu Soner; arada bir soluk soluğa kalıyor, sırtından soğuk terler boşalıyor, ardından da aynı hızla yoluna devam ediyordu. Tam bu esnada, önünde duran taşı fark etmedi. Ayağı takılıp yüzükoyun yere düşecekken son anda kendini toparladı ve yürümeye devam etti. ‘Ahh Ersan. Bunu bana yapmış olamazsın’ diye düşündü. Soner, yaşadığı olayları değerlendirirken çok dikkatli ve ortaya çıkan hiçbir ayrıntıyı gözden kaçırmayan biri olduğunu düşünürdü. Aslında kendisinde var olduğunu düşündüğü bu özelliğini hiç beğenmezdi. Son birkaç saat içerisinde yaşadıklarını düşünerek kafasında uçuşan soru işaretlerini cevaplamaya çalıştı. İlçenin bütün hoppa kızları toplanmışlardı eve ve uğrunda zaman zaman Ersan’la kavga ettikleri Elif de partide yoktu. Üstelik Ersan da partide yoktu. İçindeki kuşku onu bir kene gibi kemiriyordu. Mezarlığın üst tarafında bulunan ve kafadar dostuyla beraber ara sıra gizlice içki içtikleri mekânlarına doğru yürümesini sürdürüyordu. Yirmi metre kadar kalmıştı gizli yerlerine ve etrafta hiç ses seda yoktu. Çok şaşırmıştı buna. Yoldayken gördüğü ve bir içki şişesinden parçalandığı belli olan cam kırıkları onun zaten var olan kuşkusunu çok daha büyük bir kâbusa dönüştürmüştü. Bir de bu derin sessizlik vardı şimdi… İyice heyecanlanmaya başlamıştı. Ersan’la her zaman saklandıkları çam makiliğe ulaştı. Hemen ardından da yan yana bir çit gibi dizilmiş çam ağaçlarının yapraklarını araladı. Gördüğü manzara karşısında ise hiç şaşırmadı. Tam düşündüğü gibi, Ersan kendisini Elif’le buluşabilmek için satmış ve burada onunla beraber olduktan sonra da uyuyakalmıştı. Kız da sızmıştı onla beraber. Kafasında kurduğu her şey yerli yerindeydi şimdi. Elif de mutlaka evdekilere “Kız arkadaşlarıma gidiyorum, orda eğleneceğiz” diye söylemişti ama ardından gizlice Ersan’la buluşup buraya gelmişti. Aynen böyle olmuştu, buna emindi Soner. Hemen aklından bir intikam planı kurdu. Cep telefonuyla onları bu halde kameraya çekecek ve bunu ilçede yayarak ikisini de dünya âleme rezil edecekti… Ama vazgeçti bundan. ‘Elif beni değil de Ersan’ı tercih ettiyse, mutlaka birbirlerini uzun süredir seviyorlardı’ diye düşündü birden ve bu şeytani planını uygulamaktan vazgeçti. Vazgeçince de hızla mezarlığın yukarı kısmında olan ‘gizli yer’lerini terk etti ve hızla anayola doğru inmeye başladı. İner inmez de karşıdan hızla gelmekte olan bir minibüse atlayıp soluğu Aliyan amcanın meyhanesinde aldı… Aliyan amca yaşlı biri sayılırdı ve otuz beş yıldır da ilçedeki bu köhne meyhaneyi işletirdi. Aliyan amca yıllarca burada yaşamış Ermeni kökenli şirin bir adamdı. O da Fuat amca gibi ilçede çok sevilirdi. “Aliyan emmi!” diye seslendi meyhaneye girer girmez Soner. “Bana soğuk bir bira, Arjantin olsun ama”. Aliyan amca, “Ne o evlat? Sen buralarda, hem de bu saatte, hayrola oğlum?” diye sordu. “Suratın da kıpkırmızı olmuş. Ne oldu canını sıkan bir şey mi var?” Bu soruyu sorarken aynı zamanda onun bozulan gömlek yakasını da düzeltti. “Otur sen evlat. Birazdan biran da gelir” dedi.

Soner oturdu ve birasının gelmesini bekledi. Bu sırada, aklından bir film şeridi gibi binlerce hatıra arka arkaya geçmeye başladı. Ersan’la aynı mahallede büyümüşlerdi. Aileleri birbirlerini yıllardan beri tanırlardı. Soner, içindeki sıkıntının arttığını hissetti .‘Bu kadar canciğer bir arkadaş böyle bir şeyi bana nasıl yapabilir?’ diye kendi kendine sordu ve bilinçaltındaki cevapsız sorular tekrar içinde kabardı. Sonra bu işi iyiden iyiye soruşturmaya karar verdi. Garip olan bir soru sürekli zihnini kurcalıyordu. ‘Peki, Ersanların evde parti vardı da Ersanların ailesi nasıl evde yoktu? Gerçi Bekir amca sık sık kahveye gider, evde pek olmazdı ama annesi de yoktu o gün evde ve bu çok garipti. Herhâlde Ayda denen bacaksız onu da evden kovmuş olamazdı yaa. Allah Allah. Bu işte bir iş var ama ne?’ diye düşündü kendi kendine… ‘Ersan Elif’le. Kız kardeşi evde arkadaşlarıyla partide. Ersan’ın anne babası evde yok ve bir de yeşil gözlü kız’.O kızı bu ilçede daha önce hiç görmemişti. Mini etekli, hemen önünde dans eden o kızı ve diğer kızları çarşıda ve bazen de Ayda’nın yanında görmüştü ama o yeşil gözlü kızı daha önce hiçbir yerde görmemişti. ‘Allah Allah’ dedi kendi kendine. Sonra birasını içti, kasaya parasını ödedi ve hızla Ersanların evine doğru tekrar yola çıktı. Eve yaklaştığında ise evin ışığı hâlen yanıyor, evden müzik sesleri de gelmeye devam ediyordu. Değişmişti bu kez parça. Ama yine hareketli, kıpır kıpır bir müzikti çalan. Kapıyı çaldı. Ayda açtı kapıyı. “Şeeey, acaba girebilir miyim içeri?” dedi Soner.“Tabii tabii…” dedi Ayda sırıtarak ve bunun üzerine Soner içeri girdi, biraz yürüdü ve salona adımını attı. Bir kişi vardı yalnızca içerde ve bir de Ayda.“Ne oldu, herkes nerde? Gittiler mi?” diye sordu Soner. “Evet, gittiler” dedi Ayda. “Ben Nuray’la takılıyorum evde. Sabaha kadar eğleneceğiz evde. Sen de bir yalan uydur sizin evdekilere, istersen akşam burada kal” dedi Ayda. Bu ani sözler karşısında buz kesildi Soner ve “On beş yaşındaki bacaksız Ayda’nın yaptığına bak” dedi içinden. “Ne kadar da yırtık olmuş, o utangaç kız” diye geçirdi sonra aklından. “Evet, katılsana bize” diye onayladı diğer kız. “Biz de kavalye arıyorduk. Değişmeli olarak dans ederiz” dedi. Soner gülümsedi bu kızlara ve “Şeyy” dedi Ayda’ya, “Mutfakta sana yardım eden o kız nerede? Nereye gitti?” diye sordu. Ayda, “Ne oldu ki? Niye sordun ?” dedi. “Şeyyy” diye kekeledi Soner. “Sadece merak ettim de. Onu buralarda daha önce hiç görmemiştim de” diye cevap verdi. “O mu?” dedi Ayda bir kahkaha patlatarak. “O” dedi, “İsviçre’den geldi. Bizim uzaktan bir akrabamız olur da. İsviçre’de bir üniversitede okuyormuş. Babamın ricası üzerine bir gece bizde kaldı ve bugün de gitti” dedi. Telaşla “Nereye, İsviçre’ye mi?” diye sordu Soner. “Hah hah, hayır” dedi gülerek Ayda. “Tatilde hâlâ. İstanbul’a teyzesinin yanına gitti o. Bir iki hafta da orda kalacakmış” dedi. Soner, “Peki dönmeyecek mi bir daha buraya?” diye sordu. “Hayır, hiç sanmıyorum” diye yanıtladı Ayda kesin bir tavırla. Soner, “Tamam” dedi. Hemen sonra da “Ağabeyin dönmeyecek mi, gittikten sonra aramadı mı evi ?” diye sordu. Ayda umursamaz bir ses tonuyla “Nereye gitmiş olabilir ki, belki de Aliyan amcanın oraya içki içmeye gitmiştir. Bazen evde bizden birine kızdığında falan içki içmeye gider de oraya. Aaaaa, sahi ya, sana bir şey söylemeyi unuttum. Partiye kendimizi ne kadar da kaptırmışız. Asıl sana söylemem gereken en önemli şeyi unuttum bu arada; ah ne kadar da aptalım beeen! Ağabeyim yeni evlendi biliyor musun? Dün çok ani bir nikâh oldu burada. Elif’le evlendi ağabeyim. Biz de çok şaşırdık. Meğerse aileler çok önceden söz kesmişler bu iş için. Hiç birimiz bilmiyorduk. Kardeşlerim de çok şaşırdı bu işe. Bugün de Ersan abim yine arkadaşlarımı eve toplamama kızıp Elif ablayla birlikte dışarı çıktı. Ben de misafirimiz o kızla ve diğer arkadaşlarımla baş başa eğlenebilmek için evde kaldım” dedi. Birden kendine gelmişti Soner. Aklından geçen bütün o karmaşık soruların cevaplarını teker teker buluyordu şimdi. Ve birden aklına gelen ilk soruyu sordu. “Peki ya evdekiler? Onlar nerede şimdi?” “Ha onlar mı?” diyerek gülümsedi Ayda. “Annemle babam Ersan abimle karısını birkaç gün evde yalnız bırakmak için ilçe dışındaki çiftliğimize gittiler. İki kardeşim de onlarla birlikte gitti. Ben de yarın onlara katılacağım zaten. O kız da gittiğine göre artık Elif ablayla ağabeyim birkaç gün burada baş başa kalıp zaman geçirebilecekler. Sonra da Eliflerin eve taşınacaklar. Bundan sonra da orada yaşayacaklar” dedi. İlginç bir gelenekti bu o yörelerde. Oralarda gelin erkek evine taşınmaz, tam tersine damat iç güveysi olarak kız evine taşınır ve evlendikten sonra da kız evinde yaşardı.  Yani Eliflerin ailesiyle beraber yaşayacaktı Ersan artık. “Elif ablanın ailesi de, gençleri birkaç gün baş başa bırakabilmek için burada bir süre kalmalarına müsaade ettiler” dedi Ayda. “O kız da öyle bir zamanda geldi ki bize. Babam davet etmiş onu, bizlerle tanıştırmak için. Uzaktan bir akrabamız olurmuş. Cici bir kız… O da bu aralar okulu tatil olduğundan işte, babamı da kıramamış, uçağa atlayıp gelmiş. O geldikten iki gün sonra da ağabeyim Elif’le evlendi. Belki de ayağı uğurlu gelmiştir” diye gülümsedi. Soner âdeta nakavt olmuştu. Bir gecede bu kadar olay ona gerçekten fazla gelmişti. Kafasının içi sanki kaynar bir kazan gibi olmuş, âdeta dünya kendi ekseni etrafında dönmeye başlamıştı. Hemen sonra aniden kendini kaybetti ve baygın bir şekilde arkasında durmakta olan bir koltuğun üzerine doğru kaykılarak düştü.

Soner, ertesi gün uyandığında annesinin başucunda ona hafif aralıklı dudaklarının arasından sıcak nane suyu içirdiğini fark etti. “Eyy oğlum” dedi annesi. “Ne işin vardı dışarılarda dün. Zavallı iki kızcağız getirdi seni eve. Bir de içmişsin üstelik. Ha bir de az kalsın unutuyordum söylemeyi, Ersan beşik kertmesiyle evlenmiş evvelki gece. Saat akşamın altısı oldu ve sen daha yeni uyandın” dedi. Soner yarı uyanık, yarı uykulu zihniyle saatlerdir uyumakta olduğunu fark etti. Tekrar uykuya yattı. Ertesi sabah uyandı. Bir bardak çay içti, ceketini giydi, dışarı çıktı ve yeşil gözlü kızın kendisine verdiği telefonu aramayı düşündü. Birkaç dakika tereddüt geçirdikten sonra nihayet aramayı başardı. Telefon sevimli bir kız sesi ile açıldı. “Buyurun ben Verona” dedi karşıdaki ses. Şaşırdı Soner. “Verona mı, isminiz bu mu?” diye sordu. “Evet” diye yanıtladı kız. “Annem Litvanyalı olduğundan, annemle babam bu ismi koymuşlar bana. Soyadım da ‘Gülmez’ ” dedi. Belli belirsiz bir şekilde kahkaha atarak “Umarım kaderim soyadıma benzemez” diye ekledi. Ardından da, “Eeeeee, buluşmuyor muyuz şimdi? Şu anda ben ve teyzem boğaz turu yapıyoruz. Bir iki hafta daha buradayım. Sen de İstanbul’a gelsene” dedi. Soner, “Gerçekten mi?” diye sordu. “Tabii ki, neden olmasın” diye yanıtladı yeşil gözlü kız. Soner cevap vermekte gecikti. Çok kısa süren bu sessizliği Verona’nın şirin sesi bozdu: “Çok isterim seni tekrar görmeyi ” dedi Soner’e…

Soner eve döndü ve o geceyi bin bir türlü düşünce içinde geçirdi. Sabah kalktığında babasının verdiği harçlıklardan bir miktar biriktirmiş olduğu parayı cebine koydu, evde sessiz sedasız oturmakta olan annesine aniden seslendi ve “Ben İstanbul’a gidiyorum anne!” dedi ona. Annesi bu duruma çok şaşırdı. Salondaki sarı renkli kadife bir koltuğun üzerinde kalın çerçeveli gözlükleriyle gazetesini okumakta olan babası da, “Ne İstanbul’u sayıklıyorsun lan oğlum sen sabah sabah. Hanım bu oğlan kafayı yemiş” dedi. Soner “Ben çalışmaya gidiyorum oraya” diye cevap verdi babasına. “Artık kendi hayatımı kazanmam lazım. Size de oradan para gönderirim, hiç merak etmeyin” dedi. Sonra hızla annesinin boynuna sarılarak onu öptü. Babasına da :”Beni merak etme baba” diyebildi sadece. Hızla sokağa çıkıp yirmi dakika kadar yürüdü ve ilçe çıkışındaki şehirlerarası yola ulaştı; birkaç dakika sonra uzaklardan süzülerek gelen ve üzerinde ‘İstanbul’ yazan beyaz bir otobüsü el işaretiyle durdurdu. Sisli bulutların yavaş yavaş kapladığı göğün altında hızını artırmakta olan otobüsün içinde, Soner şimdi hayaller kuruyordu. Doğup büyüdüğü yerden ise gittikçe uzaklaşıyordu. Şimdi sadece yapacağı işleri ve göreceği yeşil renkli gözleri düşünüyordu…

 

– Can Abdullah Günay

Kimler Neler Demiş?

avatar
  Abonelik  
Bildir
%d blogcu bunu beğendi: