Je-T-aimeGözlerimi kısa ama derin geçen bir uykudan açtım. Beş duyu organımın hissettiği tek şey içeriden gelen homurdanma sesiydi. Gözlerim, burnum -sanırım burnum azıcık şarap kokusunu hissedebiliyordu-, tenim ve kuru ağzımın odaklandığı şey bu homurdanmaydı. Odaklanmaya çalıştım. Çürümüş bedenimi kaldırıp da sese ulaşmam gerekiyordu. Bu homurdanmanın arkasında naif bir ses olduğuna emindim, homurdanmayı her gün duyduğum ağaç hışırtılarına benzetebilirdim. Huzur istediğin zaman huzur olan, sinirli ve gergin olduğunda gürültünün kalitelisi olabilirdi bu ses.
Yavaşça hareket ettim, dağınık masadaki çöplüklerin arasına karışmış roze şaraptan kaç bardak içtiğimi kestirmeye isteğim de yoktu. Bu beni ilgilendirir miydi? Bedenimle hissettiğim bu sese odaklanmıştım sadece. Ne olduğunu duymalıydım, nasıl çıktığına dair merak kalmamalıydı içimde. Şu an benim için önemli olan sadece bu bilgiydi.

Bir el uzatıyordu; uzunca, ince parmakları olan bir kadın eli uzatıyordu bu ses bana. Hayal etmesi öylesine lezzetli bir el ki felç geçirmişçesine hareketsiz kaldığım bu günlerde bana ışık huzmesi uzatıyordu. İçeriye doğru yürümenin vakti gelmişti. Ayaklarıma dalgalarla bir kan yürümesi gerekliydi. Böylelikle o güzelliğe ulaşacaktım ve bir çöplük olan her şeyin iğrenç kokusundan uzaklaşacaktım.

Kendimi koltuktan bir güçlükle kaldırdım. Elime dalgalarca kan gitmişti. Bu dalgaların sırası artık bacaklarımdaydı. Bir gücü de oraya verdim. Coşkun dalgaları hissettim. Ah ne derinlemesine hissediyordum bu heyecanı! Sıcaktı her şey, iğrenç kokular bile sıcaktı. İçime çekmek istiyordum her şeyi, artık her şeyden önce de gözlerimi derince uykudan açtıran sesi içime çekmek istiyordum. Masaya böbürlenerek yukarıdan bakıyordum artık. Kokudan da uzaklaştığımı fark ettim. Belirli belirsiz bir oda kokusu vardı. Sesin kokusunu içime çekmek istiyordum. Bir kan dalgasını sağ bacağıma, diğer bir kan dalgasını da sol bacağıma vererek ilerlemeye başladım. Aksesuarlara bayılırdım. Bu koridorun her yerinde bu aksesuarlardan vardı. Kendi kendime o güzel sese yaklaştığımı umursamadan sordum:

— Nedir medet ummak cansız maddelerden, ya peki onları canlandırmak nedir?
Sonra şöyle söyledim:

— İşte sana cevabını vereyim kendim, ummak kuvvetsiz bir insanın kendine alışkanlık ettiği uyuşturucudur.

Sonradan düşündüm, yine bir bencillik yapıp güzelliği kendim için boş verdiğimi. Soruları bir kenara atıp ilerlemeye başladım. Sese yaklaştığımı kulaklarımda değil, gözlerimde hissediyordum artık. Kapısına yaklaştım. Bayılırdım ben bu aksana, son günlerde çok denesem de yapamadım. Ben ondan dinlemeyi çok severdim. İlk defa böyle duyuyordum onu. “Je t’aime, Je t’aime” diye sayıklanıyordu. Kulak verdim. Ne kadar ahlaksızca davranıyordum. Utanıp aksesuarlara baktım. Aklıma yeniden sorular geldi. Artık cevaplamaya vaktim yoktu. Gözlerimi kapatıp yeniden kulak verdim. Evet, biliyordum. Mozart’tan Andantino çalıyordu! Gözlerimi yeniden kapatıp ahlaksızlığımı bir kenara bıraktım. Kendimi onu dinlemeye bırakmıştım. Yine Fransızca kitap mı okuyordu kim bilir? Ama eminim ki ilk defa klasik müzik dinliyordu kitabını okurken. Ben ona “Kitap okurken eser mi dinlenir?” diye sertçe sorarken bakışından anlamalıydım bunu, o bunu yapıyordu. Kim bilir “uyuyordur o rahatım ben!” diye düşünüyordu.

Beşinci kere “Je t’aime!” dedi. Sesindeki neşe ve kadınsı ağırlık, midemin tam üstüne bir hançer gibi saplandı sanki. Belli ki kendini kaptırmıştı. Aksanının iyi olduğunu fark etmişti, hissetmişti o ruhu! “Je T’aime ruhu”nu! Çello sesi daha da coşturdu “Je T’aime ruhu”nu! O artık bir kadındı. Ben ise aksesuarlara bakıyordum şimdi. Aksesuarları gözümde canlandırdım. Medet umuyordum şimdi cansız maddelerden, canlandırdım gözümde onları. Onlar da “Je t’aime, Je t’aime!” diye bağırdılar coşkuyla. “Je t’aime aksesuarlar!”, “Je T’aime kadın ve çello!” diye bağırdım ben de cevap verdim onlara.

Kapıyı tıkladım, hiçbir şeyden haberi yoktu. Ne bu kulak vermenin ahlaksızlığından, ne de gülümsememden. Beni yanına çağırdı, sanırım okuduğu kitaptan bahsedecekti. Yarım şişe şarabı kalmıştı, yine gülüşecektik. Bana kadeh almaya gitti. Ben de okuduğu kitaba baktım, masanın üstünde güzel bir kadının sevgisine maruz kalmışçasına masum duruyordu. Sayfanın ortasında altı öylesine kalın çizilmiş, coşkuyla daire içine alınmış Fransızca bir sözcük, o da ne? Sanırım bu heyecanlı kadının bağırışlarını ürkekçe kalbinin ortasına, dairelerin içine almıştı bu masum kitap…

 

– Oğuzhan TÜFENK

Kimler Neler Demiş?

avatar
  Abonelik  
Bildir
%d blogcu bunu beğendi: