Zamanın perçinleştirdiği geçmişim bir toz bulutu misali etrafımı örmüştü. Damağı çatlamış bir hayatın emsalsiz suallerinde gezinirken bulmuştum yine kendimi.

Bir Avcı’nın keskin hedefine yem olmuş olan geyiğin korkusu ve bıkkınlığıyla taştı yüreğim.

Elmaslara bürünmüş sahte  bir kılığın içerisinde ancak bu kadar yoksul hissederdi bir insan.

Sınırlanmış peyda bir hayata karşı,

Hayâsızca özgürlüğe vurulan kalbimeydi kızgınlığım.

Güllerin renklerine bağlılığı kadar, meziyetle bağlıydım insanlara, hayallere, düşlere.

Ancak

Sanatım, hayatın bozulmuş yapbozlarına, daha kaç kez esir düşecekti bilmiyordum. Kendi tenha sokağımda dahi kulağımda bir vaveylanın yankısı vardı.

Zihnime saçılan kelimeleri toplamak isterken, yine en ağır hükümleri tarumar içinde ki kalbime verdim. Ayaklarımın altında can çekişen anıları bir süprüntü gibi geriye itelemiştim.

o kelimeleri çaresizce geri arayacağımı bilerek… Ruhun sızlamasını işitirken kendimi yine on sene önce olduğum yerde. Geçmişim de ve o ağacın altın da tahayyül ederken buldum. Ancak anılarım hücum ettiği Zihni’me yenik düşerek,

Büyük bir azabın içim de pusu kurduğu hissettim.

ve fırsatını kolladığını bilmeme rağmen, uzanamadı ellerim o kurtarıcı ellere.

Gururla taşan yüreğimin bile o an kırılma noktasını, bir yansımayla birlikte, bana gösterdiğini gördüm. Yanımda hissettiğim 70 yılı geride bırakmış olan Zümrüt hanımın bunu görüp görmediğini anlamaya çalıştım. Yüzünü çevreleyen kırışıklıklara rağmen, taptaze olan ruhuna bir kez daha imrenerek baktım.

Bu dünyanın esiri değildi o.

“At o saldırgan canavarı yüreğinden. Karanlık bir odada tüm renkler siyah gözükür, ışık olmadığı sürece.

Sense aydınlıklar içinde her yer karanlıkmış gibi davranıyorsun kızım.

Anılar dikenliyse eline almayı bırak. “ona hak verircesine başımı  salladım.

Yumuşak sesine karşı balyoz geçirilmiş kelimelerin tezatı, yüzümde hayalet bir tebessümün izlerini taşıdı. Onun şahlanan kelimelerine karşı benim bayat sözcüklerim, hava da süzülmekten başka bir şeye benzemiyordu. Yine de denedim.

“Her kime yaralı bir hayvan gibi davranmayı bırakırsan o zaman ona uçmayı ve yükselmeyi öğretirsin.”

Bunu yapıyorsun değil mi? Fakat bir serçeyi kaplan olduğunu inandırmak güç.”

Yüzünde ki tebessüm gitgide kaybolurken ellerini yanağını dayadı. Sözlerimi bir süre düşündü. “güç nedir kızım?

güç görünüşte değildir ki…

güç, zihindir.

uygar, bağımsız, özgün zihindir güç.

Zihni’ne asla haksızlık etme.

Çünkü ben böyle yaşanmayacağını öğrenecek kadar ezbere bildim ruhumu.

Tüm bunlara rağmen nefret etmedim kendimden. Sen de etme. Çünkü

Kendinden nefret edersen, ruhuna ilmek ilmek işlediğin her şeyi, paramparça edersin. “kısaca dedi acının yerleştiği gözlerini gözlerimi dikerek.

“Kendimi ormanında pusuda bekleme kızım.

Kendini ormanında öylece bekleme.”

Lafı geçiştirmek veyahut bu konu üzerin de konuşma ikilememi dudaklarımdan dökülen kelimelerle yarı da bıraktım.

“Büyükbabam doğanın kendisine özel bir ezgisi olduğundan bahsederdi. Zümrüt Hanım. Bunu eline bir gülün dikeninin batmasından değil, o gülü yeşerten güneşi dahi  minnet duyarsan  o müziği duyarmışsın.

Bunu çok kez denesem de elime batan dikenlerin açısından başka bir şey düşünemedim.

Kederim bundandır belki de…

Bir Gülü dahi anlayamayan bu pervazsız yüreğe tahammülsüzlüğüm bundandır.

Güneşe minnet duymuyorum.

Güle de.

Ama toprağın altından yeşeren ağacın kökünü dahi işitiyorum.

Toprağa tutsak bir kızın kederi sizi üzmesin.

Yaşama böyle bağlıyım ben.

Bir toprağı sevecek kadar.

Bu yağmurlu günde toprak gardını kuşansa dahi ona karşılıksız minnet beslerim. Orada can buldu bedenim ve ruhum orada sona erecek biliyorum…

 

– Aleyna OĞLAK

Abonelik
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
%d blogcu bunu beğendi: