Leş gibi sabahlardan birine uyanmıştı yine. Gün henüz ağarmamış, sokak ise zifiri karanlıkla sarmaş dolaştı. Sözüm ona uyanmıştı ama kitlenen göz kapaklarını açamıyor, çekyattan bozma yatağında sırtüstü, kaskatı kesilmiş bir halde yatıyordu. Beş dakika aralıklarla kurduğu telefonun alarmını bir kez daha erteledi. “ Tek bir parmak hareketiyle hayatımdan beş dakika daha erteledim” diye düşündü. Her şeyi ertelerdi zaten. Fıtratına nakşedilmiş bir alışkanlıktı ertelemek. Dünyaya gelişini bile ertelemişti. Ertelemekle de kalmamış, ilk intihar teşebbüsünü de göbek kordonunu boynuna dolayarak gerçekleştirmiş ancak anacığının yaşam azmiyle topraktan çıkarılmış taze bir şeker pancarı morluğuyla dünyaya bezgin bir selam çakmıştı. Hayatta kalmayı başardığı her gün koşturmacayla geçen kısır bir döngüden ibaretti. Karbon kâğıdıyla yazılmışçasına birbirinin aynıydı günler. Sahi, şimdikiler karbon kâğıdını bilir miydi?

Kendini zorlayarak doğruldu yatağında. Usulca ve bir o kadar da isteksiz ayrıldı yorganından. Bir salyangoz yavaşlığıyla çıktı sığınağından “Gregor Samsa gibi dönüştüm mü yoksa? Belki de bir sümüklü böceğim artık.” Her sabah ruhu yatakta bedeni ayakta, her gün defalarca ezilip kendini yeniden var eden milyarlarca sümüklü böcekten birisiydi. Hayat, paslanmış teneke bir kabuktu etten kemikten omuzlarda. Küçük ayakları soğuk parkeyle buluştuğunda hafifçe ürperdi. Doğalgaz medeniyetine (!) ulaşamamış sobalı bir evde yaşıyordu. Geçen geceden kalma yanık mandalina kabuğu kokusu sinmişti odaya. Pencereye yürüdü. Tülü araladı. Yağmur yağıyordu. Camdan süzülen damlaları seyretti bir süre. Her gün içine akıttığı gözyaşları gibiydiler. Fakat gökyüzü elbette daha özgürdü. Yağmuru izlemeyi oldu olası çok severdi. Cama vuran damlaların sesiyle uyuyup kalmıştı bir keresinde. O günden sonra da o kadar derin ve huzurlu bir uyku tatmamıştı. Zaten o huzurlu günler de çocuklukta kalmıştı. Artık yetişkin bir insandı ve yetişkinlikte huzur emeklilik ve akabinde beklenen ölümle eş değerdi. Yetişkin olmak romantizmden ziyade ciddiyet gerektiren bir işti; siyah ve griydi yetişkinliğin renkleri. Hâlbuki en çok bebek mavisini severdi. Yüzünü yıkarken soğuk suyu iliklerinde hissetti. Usulca giydi en sevmediği kıyafetlerini. Bu sabah da kahvaltı yapmadı. Bu saatte  insanın midesi hiçbir şey almıyordu. Aman, iş yerinde atıştırırdı. Ne olacaktı sanki?

Yağmur durdu. Şemsiye almadan çıkmayı düşündü bir an. “ Ya yeniden başlarsa?” Vazgeçti. Yağmaya başlarsa ıslanmak vardı işin içinde. “ N’olacak ki ıslansam?” Eğlenceli olmaz mıydı yağmurda ıslanmak? Çocukken… Olur muydu canım öyle şey? Gün boyu ıslak mı gezecekti? Çocuk muydu canım? Koca insan… Millet ne derdi haline? “Ayıp !” Azar mı işitsindi amirinden? Yapamadığı kahvaltıların yerine papara mı yesindi? Bu devirde kolay mıydı iş güç sahibi olmak? “ Çok şükür.” Şükür müydü sahiden? İşi, özgürlüğünün garantisiydi, öyle ya. Hafta sonları tıkıldığı popüler mekânlarda tekerleme misali isimleriyle içeriği şaibeli bir bardak kahveye yirmi kâğıt verip sosyal ve medeni insan olabilmenin tek oturumlu giriş sınavıydı işi. Yağmurda ıslanmak da neymiş? Hayatın tadını bir an bile olsa hakkını vererek çıkarmak… Siyah şemsiyeyi askıdan alıp çıktı.

 

Servisi beklediği köşeye vardığında çöpçülere selam verdi. Sabahın kör vaktinin ahretlikleri sokakları doldurmaya başlamıştı. Artık eskisi kadar lezzetli ekmekler çıkarmayan fırının bacasından çıkan kömür dumanı ciğerlerine doldu. Bir öğrenci servisi önünden geçip gitti. Çocuklar yorgun, uykulu, bıkkın… Yağmur yeniden başladı. Siyah şemsiyeyi hızlıca açtı. İyi ki de tedbirli davranmıştı. Yetişkin olmak bunu gerektirirdi. Hakkını verdiği için kendisiyle gurur duydu.  O sırada karanlığı delen ışığıyla kendi servisi de köşeyi dönüp yaklaştı. Midesinin bulandığını hissetti. Aman canım ne olacaktı? Her zamanki sabahlardan biriydi işte. Ve her zamanki günlerden birisi olacaktı.

 

Yağmur KILIÇ

Kimler Neler Demiş?

İlk yorum yapan sen ol!

avatar
  Abonelik  
Bildir
%d blogcu bunu beğendi: