Karımı seviyorum. (Asırlık damak tadınız Hikmet Çitlek sucukları). E tabii arada yan gözle baktığım kadınlar olmuyor değil. Sadece bakıyorum ama. Hissettirmeden. Yoksa kadınlar başımızın tacı. Başta karım geliyor. Gönlümün sultanı, ay parçam, yüzüne dökülen zülüflerine kurban olduğum. Bugün burada kucağımda sucuk, kaymak ve lokumdan oluşan hediye paketiyle bilmem kaçıncı kere ama başka kapılarda bekleme sebebim. 

Afyon Dazkırı’dayız o vakitler. Gidelim buralardan dedi. Bu söz dizimi bana Nazan Öncel şarkısını hatırlatmak dışında bir anlam ifade etmedi. Dayanamıyorum aahh diye yılışarak yanaşmaya çalıştım. Baktım iş ciddiymiş. Gitmeyi istemek şarkı sözünden çok daha fazlasıymış. Saymanlık sınavına girelim gidelim dedi.

İkimiz de mal müdürlüğündeyiz. Çocuğumuz yeni doğmuş o zamanlar. Annem bakacak. Ev kira değil. (Güven Emlak farkıyla Dazkırı’nın en gözde mahallesinde 3+1 ebeveyn banyolu ev). Arada kahve alışkanlığım var ama ses etmez hanım. Ayda yılda bir de mal müdürlüğünden arkadaşlarla iki biram var. Fazlası yok.  Hanım da çıkar arada arkadaşlarıyla. Buluştuklarında ne konuşurlar bilmem ama bizim hanım fingir fingir gelir ve. Bizim muhabbet ne olacak Fener’in hali, Dazkırı’ya ne zaman doğalgaz gelecek, Ankara otobanı ne zaman bitecek şeklinde geçer çoğunlukla. Ulu tanrımın nimetlerine şükür gül gibi geçinip gideriz. Gül gibi kokar benim hanım. Daha bir gün kötü koktuğunu görmedim. Çocuktan sonra gülümü koklamak zorlaşsa da arada bir yolunu bulur içerim gül suyundan. Daha ne olsun. Yani Dazkırı’dan gitmemiz için hiçbir sebep yok. Ömrümüzü burada mı geçirecekmişiz. Geçirelim ne var canım. Ekmekse ekmek suysa su gülse gül. Her yer aynı değil mi? Kıyamadım gülüme yine de tamam dedim. Girdik saymanlık sınavına. Zaten zor değil. Geçtik ikimiz de. Tamam buralardan gidelim ama uzak bir yere de gitmeyelim telaşına düştüm.  Anam ağlar bir yandan.

“O gelin aklına sokuyor bunları değil mi?”

Üzerime geceden sinen gül kokusu duruyor. Nasıl derim anama gelinin istiyor. Ben de tıpış tıpış peşinden gidiyorum diye.

“Ne yaparsınız elin memleketlerinde a yavrum?”

 Ne yapacağız anacım ekmek, su, gül uyu. Anam milliyetçi kadındır. Orada da bayrağımız dalgalanıyor anacım, ne demek elin memleketi, bize her yer memleket her yer vatan toprağı. Bayrağımızın dalgalandığı her yerde vatan görevimizi yaparız diyorum. Sıçtırtma vatan toprağına diyor. Anamın milliyetçiliği Dazkırı sınırlarında bitiyor anlayacağınız.

“Sanki bana hudut koruyacak, para pul değil mi senin işin deyyusun oğlu.”

 Anam babamı çok sever. Dokuz doğumu var anamın. Altısı hayatta. Bir gün öpmedim bu puşt oğlunu der çekinmeden. Gelininin yanında konuşmaz ama. Laf verme elin kızına diye de tembihler beni. Anacığım senin hususi hayatını niye geline anlatayım. Ar ederim. Hem sen niye evlatlarına böyle rahat anlatıyorsun. Anamsın sen benim askerlik arkadaşım değil ki.

“Uçkurunu eline almış dolandırıyor seni o gelin. Erkek değil misiniz hepinizin cinsini cibilliyetini…”

Ana dur umuma açık bir öykü bu. Ne senin ne benim hususi hayatımız kimsenin gözünde canlanmamalı. (Kardeşler Nalburiye. Tek tıkla her şey.)

“Artık çöpü kırıldı da geceleri gün yüzü görüyorum diyordum. Harammış bana gün yüzü. Şanslı olsam anam erkek doğururdu beni.”

Ah anacığım üzümüydü çöpüydü iki gözü iki çeşme ağlarken ben gül kokulumun sinesinde gamı kasaveti unutuyorum o zamanlar. Bir yandan da eş dost hısım akraba elbirliğiyle hiç değilse çok uzak bir vatan toprağına gitmeyelim diye araya adam bulmaya çalışıyoruz. O sıralar muhafazakâr parti iktidarda.  Herkesin dilinde;

Minareler süngü, kubbeler miğfer,

Camiler kışlamız, müminler asker,

Bu ilahi ordu dinimi bekler,

Allah-u Ekber, Allah-u Ekber şiiri.

Bir gün bizim dayıoğlu geldi. Dazkırı Devlet Hastanesinde hasta bakıcılık yapıyor. Zamanında Dazkırı yolunda kaza yapan vekil oğlunun kirvesine çok iyiliği dokunmuş.

“Halaoğlu sizin işi çözdüm evvel Allah. Bizim kirveyle görüştüm. Bunların işlerini çeviren Uşak Banazlı bir Sarı Kadir varmış. Muğla Oto Sanayiinde dükkânı var. Gidip onu bulacağız senin iş tamamdır.” Dedi. Geceden düştük Muğla yoluna. Arabanın arkasında o zamanlar bütün memuriyet hayatımın şahidi olacağından haberimin olmadığı sucuk, kaymak, lokum paketi var. Arabanın içi buram buram sucuk kokuyor. Sabah düştük Muğla’ya. Daha oto sanayii açılmamıştır çorbacıya gidelim dedik. Canım nasıl bol ekşili karışık paça istiyor anlatamam ama kokmayalım diye iki ezme mercimek söyledik. Sarı Kadir’le sarımsak kokacak kadar yakınlaşacağımızı düşünmüyorum ama olsun.

Çorbacıdan sonra bize verilen adresin yolunu tuttuk. Oto Sanayiinin en büyük dükkânı. Çıraklar işe başlamamış sabah çayı içiyorlar. Bu oto sanayiinde çalışanlarda olan para da fors da kimse de yok ha. Neyse kendimizi tanıtıp Sarı Kadir Bey’le görüşeceğiz dedik. İnşallah adam gelmiştir derken zaten sanayide dükkânda kaldığını söylediler. İşine sahip patron ne güzel dedim. Girişteki küçük yazıhaneden çıkıp arkadaki büyük hangarı geçtik. Yan tarafta uzunca bir koridora açılan kapıdan içeri aldılar bizi. Eşlik eden iki kişiden biri geri döndü. Sanırım güven telkin ettik adamlara. Ya da referansımız sağlamdı bilemiyorum. Koridorun sonundaki kapıdan içeri geçerken eşlikçimiz geri döndü. Kocaman bir ofis. Deri koltuklar. Geniş masanın arkasındaki koltukta Sarı Kadir olduğunu tahmin ettiğimiz adam oturuyor. Adamda çıt yok. Bizi burada kesse kimsenin ruhu duymaz. Sessizlikten kaynaklı bir ürperti zuhur ediyor bünyeye. Randevuya çıkmış acemi iki aşık gibi kendimizi tanıtıyoruz. Sarı Kadir’de yine ses yok. Eliyle koltuklara işaret ediyor. Oturuyoruz. O sıra yan kapıdan elinde kahvesiyle bir kadın çıkıyor. Sarı Kadir, bizi işaret edince kadın nasıl olsun kahveleriniz diyor. İki şekerli kahve söylüyoruz. Size layık değil ama Dazkırımızın güzide lezzetlerinden ufak bir hediye diyerek kucağımdaki müstakbel emektarımı orta sehpaya bırakıyorum. Sarı Kadir değişik bir sigara çıkarıyor çekmecesinden. Puro mu sigara mı belli değil. Acı kahve renginde. Dupont marka olduğunu tahmin ettiğim yaldızlı çakmağıyla sigarasını yakıyor. Koltuğunda geriye kaykılıp dumanını havaya üflüyor. Buranın havalandırması var mı acaba diye düşünüyorum gereksiz yere. Yoksa da yok boğulsun pezevenk. İt hesabına almıyor herifçioğlu bizi. O an ölene kadar Dazkırı’da yaşasaydım da buralara düşmeseydim diye geçiriyorum içimden. Hoş ben zaten ölene kadar Dazkırı’da yaşama fikrine okeyim de işte gül suyumun hatırına bu işlere girmişim. Ölüm sessizliği içinde kahvelerimizi içtikten sonra Sarı Kadir Bey yerinden kalktı. O an aklına gelmiş gibi Cuma mesajlarınızı attınız mı beyler dedi.

“Ben Perşembe geceden atarım efendim” deyiverdim. O an karakterimin yerle bir oluş sesini ilk duyuşumdu. Selası okunmadan derince kazdıkları kuyuya kendi ellerimle gömdüm karakterimi. Ölüsüne bir tas suyu verenin de avradını diye türküler yakıldı ardından.  Halbuki hiç işim olmazdı Cuma mesajlarıyla. Ben atmadıkça seyreldi bana gelen Cuma mesajları ama hala ısrarla Perşembe geceden atılan güllü dallı kabeli üç beş cuma mesajcım var. Bir gün evvelinden atıldığı bilgisi oradan gelme. Sarı Kadir’in peşi sıra çıktık mekândan. Dükkânın önünde camları filmli yüksek bir araç bizi bekliyor. Sarı Kadir binerken bize bir şey demiyor. Dayıoğluyla birbirimize bakarken kapanmayan kapıdan binin dercesine el ediyor Sarı Kadir. Bir süre yol gittikten sonra etraf gittikçe tenhalaşıyor. Sarı Kadir Bey, selamünaleyküm başkanla başlayan birkaç konuşma yapıyor. Etraf yine hareketleniyor ama büyükşehir havasından çıkmışız çoktan. Ortası çınar ağaçlı geniş bir kavşakta duruyor araç. Sarı Kadir Bey iniyor. Peşinde biz. Arada dayıoğluyla göz göze geliyoruz. Bir iş hanından içeri giriyoruz. Üç kat yukarıda teras var. Ahşap masa sandalyelerin yakılarak nostaljik görüntü oluşturulmaya çalışıldığı çiğ köfteci masa ve sandalyelerin olduğu bir çayhaneye geliyoruz. Sarı Kadir Bey oturuyor. Biz ayakta dikelsek mi otursak mı emir mi beklesek bilemiyoruz. Elini şaklatınca üç çay geliyor. Biz de oturmamız gerektiğini anlıyoruz.

“Ne vardı sizin?”

Ulan gebeş, bu soruyu sorman için mi geldik bu kadar yolu. Oto sanayide sorsan ölür müydün it! Diye ünledim içime doğru. Dışımdan da efendim şöyle ki diye başlayan cümleyle meramımı anlattım. Dazkırı’dan Muğla’ya yollara düşme sebebimizin onu tatmin etmediğini açıkça belli ediyordu vücut dili. İleride bir gün sayenizde inşallah kum çakıl ocağı işi için geliriz paşam. Şimdilik bizim dertler Dazkırı’ya yakın bir yerlerde ekmek, su, gül suyu işte.

“Hallederiz kolay o iş.” Son cümlesi bu oldu Sarı Kadir’in.  Yer ile yeksan olan gururum arşın merkezine doğru son hızla biz de hız limitlerine uyarak Dazkırı’ya doğru yol aldık. Gül kokulum mutlu. Hem ayrılacağız bu kasabadan hem çok uzağa gitmeyeceğiz. Belki dedik Ege’de bir sahil kasabası olur. Arada anamın gönlünü almaya geliriz. Bahçeli bir ev olsun dedi hanım. Olur be güzelim dedim. Bahçeye güller dikeriz. Arkadaşlarla çıkmam. Bahçede senle içerim iki biramı. Tatlı hayaller dünyasında başroldeyiz. Şimdiki oturduğumuz ev aile apartmanı. Başrollerde anamla babamın yardımcı rollerde bacılarımın yan rollerde hısım akrabanın oynadığı bol figüranlı bir filmin içindeyiz. Kuliste istediğim tek şey gül suyum. O olduktan sonra senarist biletimi kesene kadar oynamaya razıyım da işte dedim ya gülüm sıkıldı.  Anamgiller alt katımızda. Öyle evde içki miçki bulunduramam. O yüzden çıkarım arkadaşlarla. Hey gidi ne günlerdi. Pişman değilim. Evde gülüm, bahçemizde güller, başım yârimin sinesinde. Dazkırı’dan çıkıp sine-i memelere dönüş hareketi zannederken mütemadiyen elimde emektar lokum, kaymak, sucuk paketiyle birilerinin peşinde olacağım gerçeğini bilmediğim zamanlar.

Bir ay sonra Ardahan Posof’a tayinimiz çıktı. (Her türlü türbe, yatır, şadırvan ziyaretlerinizde seyahatiniz de imanınız da Dazkırı Yoli Tur güvencesinde)

 

Posof

Ardımızda gözü yaşlı anamı ve gözü nemli akrabaları bırakıp Posof’a gittik. Gideli bir ay olmuştu babam hakkın rahmetine kavuştu. Anamı yanımıza aldık. Daha doğrusu biz almadık. Torunumu elin adamlarına bırakamam diyerek çocuk bakım hizmetiyle birlikte o kendisini bize verdi. Bir yerde iyi de oldu. Bilmediğimiz bir yerde evladımızı kime emanet edecektik biz çalışırken. Gülüm de bu sebeple razı oldu. Şimdi rıza göstermek gülümün hissiyatına uygun düşen bir cümle olmadı. Kerhen kabul etti desem hikayemiz daha gerçekçi ilerler.  Velhasıl vel kelam bundan sonra anamla beraber devam edecek yolculuğumuz. Dazkırı’da aynı binada olsak da kapımız ayrıydı cemi cümleden.  Şimdi burada hiçbiri yanımızda yöremizde değil de anamın yakın markajındayız.

Bizim bir kaymakam vardı Posof’ta. Ufak ilçe işte yapacak bir şey olmayınca türlü sebeplerle kaymakamlık personelini bir araya getirirdi. Bu toplantıları bazen hafta sonu yapardı. İlçedeki tek salon öğretmen evi salonuydu. Orada toplanırdık. Gülüm gelemezdi bu toplantılara. Çünkü anam prensipli kadındı ve mesai saatleri dışında torununa bakmazdı. Kaymakamın karısını personel kaynaşma yemeğinde gördüm ilk kez. Ensesini açıkta bırakan kumral saçları, önden baktığınızda sağ kulağının arkasına uzanırdı. Sol tarafı daha kısaydı. Bal rengine çalan ela gözleri kısa kirpiklerinin altında çipil çipil bakardı. Uzun boylu kaymakamın boynunun bir parmak üstüne gelirdi kafası. Şimdi hikâyede betimleme eksik kalmasın diye yazdım bunları. Yoksa karımı, gülümü seviyorum. Gerçi anam yanımızda olunca gülsuyuma nadiren ulaşıyorum ama nasip işte. O gün yine kaymakamın akşam düzenlediği bir merasimden eve dönüyorum. Kaymakam karısını yanından hiç ayırmıyor buluşmalarda. Hep aynı boyda kadının saçları. (Ümmü güzellik merkezi. Manikür, pedikür, kaş, bıyık, saç ve ağda işlemleriniz Posof’ta ekibimize emanet.)

Aklımda kaymakamın karısının saçları, gülüme kavuşmak hayaliyle çaldım evin kapısını. Kınamayın şimdi beni. Sadece aklımdaydı saçlar. Ne bir imada bulundum ne başka bir şey. İçimden geçene de söz geçiremem ki. Anam açtı kapıyı. Evde tüm dünyayı saran bir lahana kokusu. Gülüm mutfakta lahana sarıyor. Hep anam açtı kapıyı Posof’ta. Gülümse hep sardı. Bahçeli evimizde başımı yârimin sinesinde hayal ederken başladığımız Dazkırı’dan çıkış hikayemiz etli lahana sarmasının içine sıkışıp kalmıştı. Gülüm gidelim buralardan dedi. Bunalmıştı. Haksız da sayılmazdı. Anam su parası çok gelecek diye sabah aldığımız duşlara bile söylenirdi. Zaten sabah duşları da bitmişti.

Ege’de bir sahil kasabası hayallerine geri dönmek istiyorduk ama nasıl olacaktı bilmiyordum. Bizim mal müdürü bakan danışmanının hemşerisiymiş. Halimizi anladı sağ olsun.

“Dur bakalım bizim Ekber’le bir görüşeyim. İlla ki bir sahil kasabası demezseniz bir yolunu buluruz belki” dedi. Dazkırı’ya yakın olsun da bozkır savana step de olur. Yeter ki anamı Dazkırı’ya bırakalım. Ne de olsa oğlan okul çağına geliyor. Bahanemiz hazır. Çok emeğin var anacığım, bu yaşında önümüzde ardımızda yoruldun. Senin de dinlenmek hakkın. Gerçi anam, babamdan sonra iyice dirileşmişti.  

Ekber, çözeriz demiş ama meclise gidip görüşmek gerekiyormuş. Uzaktan uzağa olmuyormuş bu işler. Memleketten sucuk, kaymak, lokum paketi yaptırdım. Bu kez yanına Ardahan balı da ekledim. Çiçek gibi oldu hediye paketi. O sırada milliyetçi parti koalisyonun büyük ortağı. Duyduğuma göre İl Başkanlığında her işin bir rayiç bedeli varmış. Bu defa olacak diye düşündüm.  Biraz heyecan yapın oldu mu olmadı mı diye. Gerçi hikâye flashback’le ilerliyor. Tahmin etmek zor değil. Yine de emin olmayın her an bir ters köşe ya da belki bir üst kurmacayla hikâyenin akışı değişir. Bu lafları da Giresun Eynesil’de tarım müdürlüğünde bir arkadaş var. Tolgaç. Yazma çizme işlerine pek meraklı. Ondan öğrendim. Yoksa benim ne işim olur öyküyle hikayeyle. Hay Allah yazarından spoillerli öykü oldu bu. Bu yapılan bir şeymiş ama Tolgaç yazdığım cümleyi beğendi. Abi böyle devam et dedi. Arada yolluyorum yazdıklarımı.  (Etyemez Yayınevi varsa dosyanız sahipsiz değil. Her türlü editörlük, mizanpaj, kapak tasarımı hizmetiniz için alo demeniz yeterli. Sıfır iki yüz on iki …)

Mal müdürü, çok geçmeden Ekber’den randevu ayarladı. Lacivert takım elbisemi giydim. Tuğralı yüzüğümü taktım. Üç hilalli rozet de ceketimin üzerinde. Rayiç bedeli de yatırdım. Bekleme salonunda hediye paketli diğer adamlarla sıramı bekliyorum. Sahil kasabası bile olur artık. Diğerleri benim gibi aksesuarlar kullanmamış. Çok mu abarttım acaba. Yok canım onlar işi bilmiyor olmalı. Acemidirler belki. Benim ikinci düşüşüm bu tarz yerlere. Gittikçe yükseliyorum ama. İlki sanayideydi şimdi meclisteyim. Yanımdaki adamın hediyesine ilişti gözüm. Üstünde Richard Mille yazan bir saat kutusu. Pahalı bir şey gibi görünüyor. Benim kucağımdaysa sucuk paketi. Olsun yerellik iyidir. Samimiyet katar ilişkiye.

İçeri tek tek alınıyor gelenler. Hah biri çıktı. Telefonuna sarıldı hemen. Distribütörle görüşün ultrason cihazlarını hemen geçsin listeye. Evet evet 81 ile 125 ilçeye. Yirmi tane de yedek yazın. O da ekstraya giriyor. Ulan bu adamın işinin yanında benimki çocuk oyuncağı olmalı. Keyfim yerine geliyor iyice. Yanımdaki saat kutulu adama ilişip merhaba hemşerim diyorum. Kafa selamıyla karşılık veriyor. Sizin iş neydi diye merhabama ek yapıyorum. Maden ruhsatıymış. Ulan bu adamların arasında benim ne işim var.  O da giriyor. Bekleme salonunda en son üç kişi kalıyoruz. Üçümüzü birden içeri alıyorlar. Bir tayin meselesi sebebiyle kucağımda sucuk burada olmak değil de herkes tek tek girerken üçümüzü bir almalarına canım sıkıldı. Karakterimi Muğla Oto Sanayide bırakmıştım biliyorsunuz. İçeride konuşmadık bile. Elimize birer kart verdiler. Üzerinde isim, istenilen iş ve telefon numarası yazan kartı doldurup danışmanın masasının bize yakın köşesinde duran bahşiş kutusuna benzer bir kutuya attık. Halledeceğiz dedi bakan danışmanı. E hallet bir zahmet. Sucuk, kaymak, lokum paketinde ekstra Ardahan balı var. Hem de kara kovan. Hem ne maden ruhsatı istiyorum ne ihale. Vallahi burada olmak bana zul ama neylersin.

Eve dönünce kapıyı anam açtı. Karım arkasından koşup gelip sarıldı bana. Anam;

“Hoburaha! Gelinin azgınlığına bak.” Diye söylendi biz gülümle sarılırken. Anamdan utanıp elini ilk çeken ben oldum. Gülüm boynunu büktü. Mutfağa sarma sarmaya gitti.

O günden sonra gülümle hayallerimiz yine canlandı. İnsan bu, hayal etmeden çok zor be. Başımı gül kokulumun sinesine yaslayıp uyuduğum o gece kaymakamın karısının saçlarını gördüğüm geceydi. Karımı seviyorum. (Kurbanlık, adaklık her türlü mal melal işlerinde Karaali Çiftliği, Kars yolu üzerinde yeni yerinde her zaman olduğu gibi hizmetinizde.)

Bir buçuk ay sonra Giresun Eynesil’e tayinimiz çıktı.

 

Eynesil

Bu tayin işlerinde bir yerlerde yanlış yapıyorum ama nerede. Her şey yolunda gibi gidiyordu. İşiniz kolay demişlerdi. Nükleer santral ruhsatı istememiştim ki altı üstü kıçı kırık bir tayin hikayesiydi. Eynesil nereden çıktı hala bilmiyorum. Hadi Posof görevde yükselme sonucu doğu göreviydi de Eynesil’i anlayamadım. Yine düştük yollara. Eynesil, Doğu Karadeniz’de kemençe ve horon kültürünün en yoğun şekilde yaşandığı bir ilçeydi. Tolgaç bu cümleyi beğenmedi. Abi turizm müdürlüğü tanıtım belgesi mi yazıyorsun, hikâyede böyle cümle olmaz dedi. Ben sevdim. Artık inisiyatif kullanmak istiyorum. Ne de olsa benim hikayem. Tamam bu konularda bilgili olan o ama yaşadığım hikâyeyi kendi kelimelerimle yazmak da benim hakkım bence. Gülüm ve ben sevdik Eynesil’i. Anam sevmedi. Romatizmasına iyi gelmemişti çünkü. Kaymakamlık binasındaki arkadaşlarla aramız iyi. Nüfus, tapu, tarım, milli emlak ve bizim mal müdürlüğü Posof’ta olduğu gibi aynı binadaydı ama orada buradaki gibi sıcak değildi ortam. Karadeniz havasından belki kemençe ve horondandı. Tolgaç yine olmazlanacak şimdi. Sosyolojik tespit yapma diyecek. Ve dedi nitekim. Oğlum ben serbest çağrışım çalışıyorum benim de tarzım bu be koçum. Abi hikayeci kesildin başımıza diye tatlı tatlı söylendi.

Şimdi bu hikâyeyi okuyorsanız Eynesil Tarım Müdürlüğünde çalışan Tolgaç kardeşim sayesinde. Hala orada çalışıyor. Hala evlenmedi. Hala yazıyor. Bu işlere beni o bulaştırdı. Sürekli yazar çizer, kafasında bir şeyler kurar dururdu. Bir gün akşam Tolgaç’tayım. Dedim Tolgaç oğlum, ver şu öykülerden birini ne yazıyorsun merak ettim. Tolgaç’taki saadeti görmeliydiniz. Betimlemem imkânsız. Saadet nasıl betimlenir daha öğrenmedim çünkü. O gün bugün okurum Tolgaç’ın hikayelerini.

Eynesil’de çocuk okula başladı. Artık evde anamın bakımına muhtaç olmadan ama yine anamla kalabiliyordu da biz de gülümle arada dışarı çıkıp sahildeki çay bahçesinde dondurma yiyip çekirdek çitleyebiliyorduk. Anam bize de pek karışmaz olmuştu artık. Oram buram ağrıyor diye erkenden yatıyordu. Ekmek, su, gülsuyu buluşmuştu yine. Değmeyin keyfime. Gülüm de arkadaşlarıyla çıkıyordu arada. Ben de Tolgaç’a hikâye okumaya gidiyordum. Gülüm ve ben mutluyduk. Çocuk okulu sevmişti o da mutluydu. Bu defa anam tutturdu buralar bana iyi gelmedi gidelim diye. Ana seni bırakayım Dazkırı’ya diyemedim. Bir kere dedim biraz memlekete hava değişimine götüreyim seni diye. Ne hayırsızlığım kaldı ne avrat ağızlığım ne puştluğum ne piçliğim. Demedim bir daha.

Gülümün arkadaşları gelecekti bir akşam. Arada dışarı çıkarlar arada bize gelirler arada gülüm onlara giderdi. O keyifli olunca ben daha çok keyiflenirdim. Gecesinde beraber keyiflenirdik. Gülümün arkadaşları gelmeden Tolgaç’a gittim ben de. Yazmıyordu o akşam. Yeni öyküsüne son cümleyi ben gelmeden önce koymuş. Verdi bana. Oğlum Tolgaç bir gün ünlü olursan çok havam olacak be. Öykülerini ilk ben okurdum diyeceğim. Bak röportaj falan yaparsan Dülger abinin adını söylemeyi unutma.

Okudum hikayesini.  Üzerine yorum yapacak durumda değilim. Ben sadece okurum.  Bakmayın şimdi izlek üst kurmaca lafları ettiğime. Biraz da sizi etkilemek için. Bu işlerden anlamıyor demeyin. Hani yazıyorum da işin matematiğini bilmediğimi düşünmeyin diye. İşin aslı bilmiyorum. Neyse baktım bizim Tolgaç okuduğu kitaba gömülmüş. Kara Kitap mıydı neydi geçmiş gün net hatırlamıyorum. Ben de masasından bir öykü daha aldım. İzinsiz aldığım için kızmayın. Tolgaç ben okudukça mutlu oluyor.

Bu oğlan bu hikayeleri nereden buluyor anlamıyorum. Yaşlı kadınları yazmış.  Gencecik çocuk halbuki. Gerçi sümüklü hikâye bile yazmış çocuk. Her türlü yazabilirim havasında mı acaba. Ben bu işlerden anlamam. Bana göre adam yazıyor abi. Tolgaç bana bir gün okur haklarından bahsetmişti. Bu satırları okuyan varsa eğer konuyla ilgili görüş bildirme hakkına sahipsiniz. Hiçbir yazı dokunulmaz değildir. Tahmin edersiniz bu da benim lafım değildir.

Düşünüyorum da gülüm sıkıldım demese Dazkırı’dan çıkmasak bunca hikâye bir araya gelir miydi? Belki başka hikayeler olurdu da ben o hikayeleri görmezdim. Herkes büyük hikâyenin peşinde, halbuki hikâye her yerde. Tolgaç’tan uyarı geldi.  “Abi didaktik oldun”.

Eynesil’de anam hariç hepimizin hayatı güzel gidiyordu. İlk yıllarda anamı idare ediyorduk ama kadının yaşı da ilerlediği için mi bilmiyorum iyice huysuzlaşmaya başladı. Hiçbir zaman pamuk gibi bir kadın değildi elbette ama beraber yaşantımız uzayınca bizim de tahammül gücümüz zayıflamaya başlamıştı. Anam gurbete ilk çıktığında babamın da acı kaybıyla yeniden doğmuş gibiydi. Şimdi ise Dazkırı diyor başka bir şey demiyor. Toprağını özlemiş. Her gün memleketteki ahbaplarıyla konuşup gurbetin ne kadar zor olduğundan bizler olmasak bir gün bile buralarda durmayacağından bahsediyor. Anacım torunun büyüdü sal bizi sen de mutlu ol biz de diyemiyorum tabii. O vakit ya puştun dölü ya puştun bizzat kendisi olurum.

Yalan değil bizde de hafiften bir memleket özlemi olmuyor değil. Geze geze Anadolu programları gibi dolanıp durmayacağız ya gurbet ellerde. Elbet Dazkırı’ya döneceğiz. Gülümün sinesinde enine boyuna düşündük. Hem çocuk da orta okula memlekette başlasın diyerek yine girdik bir yola. O sıra iktidar ortakları hemen hemen aynı sandalye sayısına sahip yeni muhafazakâr parti ve azıcık sol parti. Bizim teyze oğlu yeni muhafazakâr parti Afyon İl Başkanlığında çaycılığa başlamış. Teyze oğlu ben başkanla görüşeyim dedi. Memleket gitmek için memleketten birini bulmak lazımmış. Hem yereldekiler Ankara’dakilerden daha etkiliymiş. Ayarladı sağ olsun. Teyze oğlu dedi azıcık sol parti il başkanıyla da görüşsen iyi olur. Tek başına bizimki yetmeyebilir. Bizim aile solun azıcığına bile tahammülü olmayan bir aile. O işi nasıl çözeceğiz bilmiyorum. Çözemedim nitekim. Hep birlikte bir haftalığına Dazkırı’ya yola çıktık. Yolda teyze oğlu aradı. Arabayı sağa çektim hemen. Diğer il başkanının çaycısına ulaşmış aynı gün ondan da randevu koparmış bizim teyze oğlu. Kul daralmayınca hızır yetişmezmiş. Gerçi bizim hızırlar şimdiye kadar kafalarına göre takıldı ama şeytanın bacağını bu kez kıracağız gibi geliyor.

Önce yeni muhafazakâr parti il başkanlığına gittim. Bu kez elimde sucuk paketi yok. Afyon’da sucuk götürmek abes olur. Hem teyze oğlu dedi. Hediye kabul etmiyorlarmış. Prensipli insanlar. Hoşuma gitti. Yine sıra var. Sıram gelince girdim içeri. Hallederiz aslanım kolay dedi. Şimdiye kadar zor diyen olmadı yapan da olmadı diyemedim. Konu hiç oralar gelmemişken, namaz kılıyor musun dedi. Vakit namazları hariç, farz sünnet demeden teravih, kuşluk, tatavvu namazları hepsi var bende elhamdülillah dedim. Tayin yolculuğumu evliya olarak tamamlarım herhalde bundan sonra.

Ben aklımdaki tüm ibadetleri sayacakken sekreter iki milletvekilinin geldiğini haber verdi. Başkan dışarı çıktı. İçeride ne yapacağımı bilemediğimden ben de dışarı çıktım. Kapının önünde yeni muhafazakâr partinin iki vekili ve bizim başkan objektiflerin karşısındaydı. Önlerinden geçemedim ve fotoğraf karesine girmiş bulundum. Ertesi gün bütün yerel gazetelerde resmim vardı. Defterdar bile olurdum bundan sonra.

Oradan çıkıp azıcık sol parti il başkanlığına gittim. İnşallah burada da yanlışlıkla devlet erkanıyla fotoğraf karesine girmem. İnsanların kafasını karıştırmaya gerek yok. O da hallederiz o iş kolay dedi. Bu defa sağdan soldan taarruza geçmiş, eşit sayıda da olsa her zaman daha güçlü olan sağın yanında fotoğraf vermiştim. Hem zaten tam sol değildi şimdiki.

Eynesil’e gittiğimizde ilk işim Tolgaç’ı bulmak oldu. Çünkü Tolgaç iyi yazdığı gibi iyi de bir dinleyiciydi. Olanları anlattım ona. Daha öncekileri de anlatmıştım.

“Tolgaç oğlum sana anlatmayı özleyeceğim be. Sadece anlatmayı değil seni okumayı da özleyeceğim. Bir gün kitabın çıkarsa ilk bana haber ver oldu mu?”

“Ben de seni dinlemeyi özleyeceğim abi. Sen çok güzel hikâye anlatıyorsun. Bak ben senin gibi konuşamıyorum.”

“Konuşmak ne ki sen yazıyorsun.”

“Eyvallah abi. Kimi anlatır kimi yazar işte.”

Eşyaları yavaş yavaş toparlamaya başladık. Anama anacığım biz zaten yakın zamanda geleceğiz dedimse de bizimle Eynesil’e döndü. Eşyalarını geline emanet edemezmiş.

Bir ay sonra tayinimiz Dazkırı’ya çıktı cümlesini kurmayı çok isterdim ama cümle maalesef şu şekilde. Bir ay sonra tayinimiz Niğde Ulukışla’ya çıktı. Hepimiz üzgünüz. Nihayetinde kader kısmet dedik. İnançlı insanlarız biz. Sadece Cuma namazlarına giden ben bu kutlu davayı evliya olarak bitirecektim nasipse. Arkadaşlarla vedalaştık. Hepsi iyi de Tolgaç’la ayrılmak zor geldi.

 

Ulukışla

Yağız atar kişnedi, meşin kırbaç şakladı,

Bir dakika araba yerinde durakladı.

Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar,

Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar…

Gidiyordum, gurbeti gönlümle duya duya,

Ulukışla yolundan Orta Anadolu’ya.

***

“On yıl var ayrıyım Kınadağı’ndan

Baba ocağından yar kucağından

Bir çiçek dermeden sevgi bağından

Huduttan hududa atılmışım ben”

Faruk Nafiz Çamlıbel’in Han Duvarları şiiri bu. Şiir daha uzun fakat ben buraya iki dörtlük aldım. Ulukışla’ya tayinimizin çıktığını duyunca Tolgaç bu şiiri gösterdi bana. Ulukışla’dan başlayan bir yol şiiriymiş. Bu yüzden koyu fontla yazdım Ulukışla’yı. Okur dostu öykücü olarak anabilirsiniz Dülger kulunuzu. Şair buradan çıkmış yola. Bizim yolumuz buraya düştü yolda. Şiir okumam ben. Nasıl okunur bilmem de. İnsan yola çıkınca neyle karşılaşacağını bilemiyor. Bahtımıza Han Duvarları çıktı. Tolgaç olmasa yol, yol olarak kalırdı. Abi yol hikayeni yaz dedi. Benim hikayemde bir şey yok ki niye yazayım dedim. Bazen olmayanlar da hikâyeye dahildir abi dedi. Hem her hikâyede benimki gibi kara delikler uçuk kaçık şeyler olacak değil ya. Seninki daha samimi. Her şey bir hikayedir dedi. Daha bir sürü şey dedi de sıkıldım dinlemedim. Bir de anlamadım.

Anam gurbete çıktığımızdan beri ne zaman başka çocuk yapacaksınız diye söylenip duruyordu. Soyumuzun kuruması korkutuyordu anamı. Asil asmaz bal kokmaz kokarsa yağ kokar onun da aslı ayrandır diyerek soyumuzun asil olduğunu vurgular hep. Soyumuzda asalet timsali biri de yok gibi ama yine de gururumu okşar anamın bu lafı. Gülüm de ben de istemiyoruz başka çocuk. Allah bizimkine uzun ömür versin. Olmayanlara da nasip etsin. Bizim sülalede tek çocuğu olan sadece biz varız. Asilzade ailemizde herkesin en az dört çocuğu var çünkü. Bu ailenin marjinali biziz. Şiir okuduğumu hikâye yazdığımı duysalar anamın benim için kullandığı piç ve puşt sıfatlarına kesinlikle bir ibineyi de eklerler.

Anam sevdi Ulukışla’yı. Romatizma ağrıları çekmiyor artık. Sanırım karasal iklim insanı anam. Gülümle ben zor alıştık. Eynesil’deki arkadaşları özlüyorduk. Zamanla Ulukışla’da da oluştu bir çevremiz. Belli bir yaştan sonra arkadaşlık kurulmuyor demeyin. Kuruluyor. Arkadaşlığın bağı yıllardan geçmiyormuş. Bunu yolda öğrendik. Gülüm bir arkadaş edindi orada hala görüşüyorlar. Hep enstrüman çalmak isterdi. Müzik öğretmeni arkadaşından bağlama dersleri almaya başladı. Hala tıngırdatır arada.

Ulukışla’dan sonra tayinimiz Bolu Mengen’e oradan Tekirdağ Şarköy’e çıktı. Bu tayinlerin hepsinde kucağımda sucuk, lokum ve kaymak paketi vardı. Detaya girmeyeceğim çünkü hepsi birbirinin aynı hikâye. Okuru tekrara boğmayalım.

Anam Mengen’deyken vefat etti. Artık kucağıma sucuk paketi almadan son bir kez tayin istedim Afyon’a. Çıkmazsa emekli olup döneriz dedik gülümle. Evladımız İtalya’da okuyor.  Dilekçelerimizi yazdık.  Şarköy Mal Müdürlüğü aracılığıyla Tekirdağ Defterdarlığına oradan bakanlığa gidecek. Olursa olur olmazsa çay demleriz.

İki ay sonra tayinimiz Afyon’a çıktı. Afyon bölümünde sürpriz var.

 

Afyon

Dülger Bekmezgil, cep telefonunu sessize aldı ve gönülsüzce girdi toplantıya. Şehir Güvenlik Çalıştayı demişti vali. Bir defterdarın ne işi vardı böyle bir toplantıda bilmiyordu. Toplantılardan hoşlanmıyordu. İşi olan insanın toplantıya ihtiyacı yoktu onun gözünde. Kuru pasta tabağı, pet ambalajda meyve suyu su toplantıların mütemmim cüzleri olarak masaya herkesten önce gelmişlerdi. Tüm makamlar geçici onlar kalıcıydı.

Vali açılış konuşmasından önce kuru pasta tabağını deşeleyip içinden bir tanesini attı ağzına. Muhteviyatı çoğunlukla tahin olan kuru pastayı damağından temizlemek için meyve suyunu açtı, pipetten hüpletti. Yüzde bir buçuk meyve ihtivalı içecek, yüzündeki buruşuk ifadenin gevşemesine sebep oldu. Yanında oturan sağlık müdürüne atsana ağzına bir tane dedi. Bak bakalım sağlıklı mıymış diye ekledi. Güzel bir şaka bulan komik öykücü misali gibi keyiflenerek güldü. Vali ağzına bu defa tuzlu bir kuru pasta attı. Meyve suyu yardımıyla onu da yuttu.

Sekreteri aradı. Şahende kızım bu kuru pastaları aldığınız yeri değiştirin, Dost çok bozdu bu işi. Başlarda iyiydi ama bırakalım Dost’tan almayı artık dedi. Tarım müdürüne dönerek, hangisini tavsiye edersiniz Toprak Bey dedi. Tarım müdürü WhatsApp mesajlarından kafasını kaldırarak, efendim şahsen ben bütün kuru ve yaş pastalarımı Lost’tan temin yoluna gidiyorum. Lost çok bozmadı aynı kalitede devam ediyor.

Valiliğin fotoğrafçısı girdi içeriye. Valinin talimatıyla kuru pasta ve meyve suları kaldırıldı. Sadece su şişeleri kaldı masada. Şipşak Necmi şık şık çık çık her köşeden fotoğraf çekti. Tamam sayın valim ben en güzel çıkanı sosyal medya hesabımızdan bana ilettiğiniz notla birlikte paylaşırım dedi. Vali kendisinin deklanşörüne ve dahi perspektifine güvendiği için onay istemesine gerek olmadığını biliyordu. Karıştırılmış pasta tabakları masadaki yerlerini tekrar aldı.

Dülger Bekmezgil sıkılmıştı. Cep telefonundan mail gelen kutusunu açtı. Tolgaç’ın son gönderdiği öyküyü tıkladı. Cep telefonunu okuma moduna getirdi. Dikkat çekmesin diye bir süre bekledi. Vali çevre ve şehircilik müdürüne memleketteki arazilerinin imar iskân ve kayıt durumlarını soruyordu. Veraset intikali yaptırmadan miras intikali yapabilir miyiz Ada Parsel Bey?

Dülger Bekmezgil, Tolgaç’ın öyküsünü okumaya başladı. Oğlum Tolgaç berber koltuğuna hikâye yazmışsın, bıraksalar budama makasına bile hikâye yazarsın diye cevap yazmayı düşündü. Toplantıda yazmak dikkat çekerdi. Okumak dikkat çekmiyordu. Öykü bitmişti ama valinin tapu kadastro soruları bitmemişti. Eşine ait Kayseri Yeşilhisar’daki araziyi nasıl parselasyon yaptırabileceğini soruyordu Ada Parsel Bey’e.

Şehir Güvenlik Çalıştayı valiliğe alınacak kuru pastaların temin edileceği yerlerden başlayıp, tapu kadastro sorunlarıyla devam etmiş tarım müdürünün bir zamanlar görev yaptığı Adana’daki en iyi kebapçıların kritiğiyle sonlanmıştı. Valinin son sözü, Necmi çalıştay bilgisini sitemize atmış, hepiniz kişisel hesaplarınızdan paylaşın memleket hizmet görsün oldu.

 *

Dedim ya Afyon bölümünde sürpriz var diye. Üstelik bu satırları Afyon Valiliği İl Defterdarı Dülger BEKMEZGİL olarak yazıyorum. Gerçi sizin için sürpriz protokolde olmam. Tolgaç için son satırları kendime dışarıdan bakarak yazmam. Benim içinse sadece yazmam.  

İnsan en nihayetinde çocukluğuna dönermiş. Tolgaç yapma abi dedi. Hikayeni bu klişeye bağlama Allahını seversen. Yapacağım dedim ve gördüğünüz üzere yaptım. Kimseye eyvallahım yok. Tolgaç’ı kastetmiyorum onun yeri ayrı. Yazdıklarım için diyorum. İsteyen klişe bulsun, isteyen samimimi, isteyen saçma. Bu benim hikayem.

Abonelik
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments