Yağmur, gökyüzünde kararsız kalmıştı. Birden bastırıyor, sonra geri çekiliyordu. Islattığı her ağaç, her kaldırım taşı ve doldurduğu her çukur, güneşi bekleyerek direniyordu. Eski üst geçidin hemen dibindeki bankta oturmuş, bu doğa olayını zihninde tahlil ediyordu. Başını, yağan yağmura aldırmadan yukarıya kaldırdı. Damlacıklar gözlerine, burnuna, kulaklarına doluyor; yağmurun kokusunu ciğerlerinin en diplerine gönderiyordu. Toprağın, insanı yoldan çıkaran o ıslak rengine teslimiyetini bütün kalbiyle sunuyordu. Yaz mevsiminin ortasında bu hava, bu gökyüzü, bu serinlik fazlaydı.

Üst geçitte ıslanmanın keyfini çıkaran gençler gözünden kaçmadı. Onlara bakıp gülümsedi. Sıcağın cehenneminden bunalmış kediler ve köpekler, cennetteymiş gibi mutluluklarını sağa sola koşturarak gösteriyorlardı. Bu duyguları yaşamayalı çok olmuştu. Hayatın ağır gelen mücadelesinden kısa da olsa uzaklaşmak ve doğanın bahşettiği bu güzelliklere maruz kalmak, ruhunu okşuyordu.

Okumak için eline aldığı kitabı, yağmurun şaşkınlığıyla elinde unutmuştu; kitap sırılsıklam olmuştu. Sayfalara yerleşmiş harflerin mürekkebi birbirine karışmıştı. Bozulan kelimelere aldırmadan sayfaları çevirmeye devam etti. Hiçbir cümle okunaklı değildi. Birbirine yapışan sayfaları ayırmaya kıyamıyordu. Sanki kitapta gizlenmiş bir kelimeyi arar gibi, bir semiyotikçi titizliğiyle sayfanın her köşesine dikkatlice bakıyordu. Okunması mümkün kılınacak bir kelime ya da cümlenin peşine düşmüştü. Cevabı olmayan bir sorunun izinde yürüyen biri gibi, çaresizliğini yüzüne takınmıştı. İçindeki sesi duyuyordu: “Bir kelime… Sadece bir kelime, kalbinde uyanan bu tuhaf serinliği daha da büyütebilir. ”Onu bu duyguya iten neydi? Bu soruyu kendine sorduğunda, şaşkınlıkla okuduğu kitabın ismiyle göz göze geldi: Yüzüncü Ad… Serisini bitirmek üzere olduğu, çok sevdiği Lübnanlı yazar Amin Maalouf’un tarihsel kurgu türündeki romanıydı bu. Hikâye, 1665 yılında Lübnan’ın Byblos kentinde yaşayan son Cenevizlilerden biri olan Baldassare Embriaco’nun, kayıp bir kitabı bulmak için çıktığı yolculuğu anlatıyordu. Bu kitap, Tanrı’nın bilinmeyen, gizli yüzüncü adını içerdiğine inanılan bir yazmaydı. Baldassare; İstanbul, İzmir, Sakız, Cenova ve Londra gibi şehirlere seyahat ediyor, bu yolculukta birçok insanla tanışıyor ve türlü olaylara tanık oluyordu.

Yağmurdan önce kitabın sadece on iki sayfası kalmıştı. Sonunu getirememişti. Onu başından beri peşinde sürükleyen bu kitap, sanki aradığı cevap son sayfadaymış gibi karşı konulmaz bir etki bırakıyordu. Merakı içini kemiriyordu. Sanki, bozulmuş o sayfaların arasında bir kelime veya cümle bulsa, Tanrı’nın yüzüncü adını da bulacaktı. Ama hiçbir işarete rastlamadı. Daldığı cümlenin ne kadar saçma olduğunu fark ettikçe, neden bu duyguya kapıldığını kendine sormaya başladı. Sadece kendi bildiği bir rezilliği kaldırabilmek için sırıttı. Kitabın etkisine bu kadar kapıldığını fark ettiğinde, hikâyenin gerçek olup olmadığını da merak etmeye başladı.

Yağmur durmuştu. Bulutlar, güneş doğmadan dağılmanın telaşına kapılmış gibiydi. Ayağa kalktı. Gökyüzünün temiz havasını içine çeker gibi derin bir esneme koyverdi. Elinde tuttuğu kitaptan mürekkeple kirlenmiş sular damlıyordu. Kitabı çırptı. Sayfalar, domino taşları gibi yere döküldü. Yere çömelip çamura bulanmış sayfaları elleriyle toplayarak, kapağı iyice yıpranmış kitabın içine özenle yerleştirdi. Atmak istemiyordu. Sanki doğa ona bir işaret göndermişti ve kitabın bu hâli, onu daha değerli kılıyordu. Çantasını açtı; kitabın üzerindeki kire aldırmadan, onu dikkatle yerleştirdi. İpek Mahallesi’ne gitmek için durakta otobüsü beklemeye koyuldu. Zihninden geçenleri tutamıyordu. Kafası karışıktı ama huzurluydu. Bulamadığı sorunun cevabını arayabilecek cesaret, yüzünde taşıdığı bir ifadeyle dışa vuruyordu. Otobüse bindi. Bir durak sonra, şehrin en eski kitapçısının civarından geçerken indi ve kitapçıya doğru yürüdü. Kapısına vardığında gözlerini yumdu. Hayatının en kıymetli sahnelerinden birini yaşıyormuş gibi bir huzurla doldu göğsü. Önce kitap kokusunu içine çekti. Raflarda bir araya gelmiş kitap kapaklarının yarattığı renk cümbüşü, çiçek bahçesinde gezinir gibi bir sarhoşluk veriyordu ona. Kendine geldiğinde, hiç oyalanmadan kasaya yöneldi. Kitapçıda ağzından dökülen tek cümle şuydu: “Amin Maalouf’un Yüzüncü Ad adlı kitabını alabilir miyim? Yağmurun sildiği adı bulmam gerekiyor.”

Abonelik
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments