Soğuk. İçime içime işleyen. Dört duvar arasında. Duvarlar buz. Kâinat buz. Gönlüm buz. Gökyüzü dahi buz.

Şaşkınlık. Gözler anlamsız bir bakış fırtınası hâlinde. Aslında ruhların dinmeyen fırtınasının yansıması.

Sevgi, artık yürekleri ısıtmayan sıradan bir sözcük. Dile dökülmeden önce özene bezene yetiştirilip ondan sonra kulaklara fısıldanan zamanlar çoktan geçti. Her şeyin üzerinden zaman silindiri geçti.

Elimi cebime attım; parmaklarım orada unuttuğum, birbirine çarparak tok sesler çıkaran üç beş pürüzsüz nesneye değdi. Bunlar, o zaman silindirinin öğütmeye güç yetiremediği, geçmişin katılaşmış gözyaşlarıydı: Siyah inciler. Eskiden inciler istiridyelerin bağrında yetişirdi; şimdikiler ise ancak bu buz tutmuş gönüllerin en derin kederinden süzülüp donarak yere düşüyordu. Şehirde artık kimse konuşmuyor, kimse birbirinin gözüne bakmıyordu. Çünkü her bakış, dondurucu bir rüzgârı tetikliyor; her sözcük, havada asılı kalan cansız bir buz kristaline dönüşüyordu.

Sokağın ortasında durdum. Avucumdaki incileri karın üzerine bıraktım. O kadar soğuklardı ki, temas ettikleri karı eritmek yerine onu da kendi karanlık renklerine boyadılar. Tam o sırada, karşı kaldırımda, eski bir paltonun içinde kaybolmuş küçük bir kız çocuğu gördüm. Elinde bir fırça, buz tutmuş bir duvarın üzerine bir şeyler çizmeye çalışıyordu.

Yanına yaklaştığımda donakaldım. Çizdiği şey, bir güneş değildi. Bir ateş de değildi. O, sadece bir kulak çiziyordu.

“Neden?” diye fısıldadım. Sesim, buz tutmuş havada bir cam kırığı gibi şakıdı.

Kız başını kaldırdı. Gözlerinde o fırtınanın en durgun merkezi vardı. “Çünkü fısıldanan o eski zamanları topluyorum.” dedi. “İnciler saçıldığında, onları duyacak birine ihtiyaç olacak. Zaman silindiri her şeyi ezdi ama yankıları hâlâ bu buzların içinde saklı.”

Avucumdaki o siyah incilere baktım. Onlar sadece kederin taşlaşmış hali değildi; onlar, zaman silindirinin üzerinden geçtiği hâlde ezilmeyi reddeden, yoğunlaşmış duygu çekirdekleriydi. Dünyanın bu buza kesmiş hâli, aslında bir hissizleşme salgınıydı. İnsanlar hissetmemek için donmayı seçmişti ve bu siyah inciler, o donmuş kabuğu kırabilecek tek “saf acı” kaynağıydı.

Kızın yanına çömeldim. Karın üzerine bıraktığım o üç inci, etraflarındaki buzu eritmek yerine tuhaf bir şekilde nabız gibi atmaya başladı.

“Bunlar can yakar.” dedi kız, fırçasını yere bırakarak. “Sıcaklık, beraberinde sızıyı getirir. İnsanlar bu yüzden buzdan duvarlar ördüler. Isınmak, yeniden yaralanmayı göze almaktır.”

“Yaralanmak.” dedim, parmaklarımı incilerden birine yaklaştırarak, “Hiç hissetmemekten daha gerçektir.”

En büyük inciyi elime aldım ve onu doğrudan göğüs kafesimin üzerine, tam kalbimin hizasına bastırdım. O an kâinat sarsıldı. Buz tutmuş gökyüzünde bir çatlak belirdi. İnciden yayılan o simsiyah sıcaklık, önce göğsüme, sonra kollarıma ve nihayetinde parmak uçlarıma kadar ulaştı. Ama bu, güneşin tatlı sıcaklığı değildi; bu, kaybetmenin, özlemenin ve sevmenin verdiği o keskin, yakıcı sancıydı.

Benim ısınan bedenimden yayılan buhar, çevremdeki buz duvarları terletmeye başladı. Duvarlardan aşağı süzülen damlalar, sanki kâinatın boşalttığı ilk gözyaşlarıydı. O an anladım: İnciler saçılmalıydı. Her bir inci, birinin yüreğinde patlamalı ve o konforlu ama cansız donmuşluğu yerle bir etmeliydi.

Ayağa kalktım. Artık üşümüyordum ama içim yanıyordu. Kız elini uzattı, avucunda tek bir beyaz inci parlıyordu.

“Senin kederin siyah.” dedi gülümseyerek. “Çünkü sen hatırlıyorsun. Benimki beyaz, çünkü ben umut ediyorum. Siyah ve beyaz karışmadan bu kâinatın buzu çözülmez.”

Kızın avucundaki o bembeyaz umut incisi ile benim avucumdaki kömür karası keder incisini yan yana getirdik. İki zıt kutup, iki ayrı dünya… Bir yanda hatırlamanın o ağır yükü, diğer yanda yarının o belirsiz ama saf ışığı.

Ellerimizi birleştirdiğimizde, siyah ve beyazın dokunuşuyla birlikte havada daha önce hiç duyulmamış, derin bir uğultu yükseldi. İnciler birleştiği an ne siyah kaldılar ne de beyaz; şeffaf, parıltılı ve her şeyi içine alan devasa bir hakikat damlasına dönüştüler.

Bu damla, avuçlarımızın arasından süzülüp yerdeki o buz tutmuş toprağa düştüğü an, beklenen büyük kırılma gerçekleşti.

Zaman silindirinin dümdüz ettiği o cansız meydanda, ilk çatlak belirdi. Buzun altından, asırlardır duyulmamış bir ses yükseldi: Toprağın nefesi. O şeffaf parıltı bir dalga gibi şehre yayıldı. Dokunduğu her yerde duvarlardaki buzları indiriyor, gökyüzündeki o donmuş bulutları dağıtıyordu.

Ama asıl değişim insanlarda oldu.

Sokaklarda birer heykel gibi ruhsuz adımlarla yürüyen insanlar, birden durdular. Göğüslerini tutmaya başladılar. Kederin karasıyla umudun beyazı içlerinde birleştiğinde, o unuttukları “sızı” geri döndü. Kimi dizlerinin üzerine çöküp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı; kimi ise yanında duran hiç tanımadığı birinin elini, sanki dünyanın en kıymetli hazinesiymiş gibi sımsıkı tuttu.

Kızla birbirimize baktık. Artık bu bir hüzün masalı değil, bir uyanış destanıydı.

“Bak,” dedi kız, eriyen buzun altından çıkan minik bir çiçeği işaret ederek. “Sızı geldi, yani hayat başladı.”

Kâinat artık buz değildi. Gönüller buz değildi. Sevgi, yeniden “özenle yetiştirilen” o kadim ve kutsal yerini geri alıyordu. İnci saçılmış, kabuk kırılmış, ruh yeniden kendi fırtınasıyla barışmıştı.

Abonelik
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments