
Haziran ayının ilk hafta sonu, güneşli bir Pazar günüydü. Dün arkadaşlarımla misket oyunu oynamış, tüm misketlerimi üttürmüştüm. Misket almak için paraya ihtiyacım vardı. Para bulmalıydım, ama nasıl? Aklıma güzel bir fikir geldi. Evimizin odunluğunda köyden taşınırken getirdiğimiz demirden bir tekerlek vardı. Bu tekerleği kullanarak bir el arabası yapabilir, pazarda yaşlı teyzelerin eşyalarını taşıyabilir böylece para kazanabilirdim. Babam ve Kazim abim inşaat ustası oldukları için tahta sorunumda bulunmuyordu. Uzun uğraşlarım neticesinde harç teknesi şeklinde haznesi olan ahşap el arabamı yapmıştım. Pazar yeri evimize yaklaşık beş yüz metre mesafedeydi. Derme çatma arabamı kollarından tutarak, tangur tungur pazar yerine doğru sürmeye başladım. Tekerleğin demir olmasından dolayı kulak tırmalayıcı gacır gucur sesler çıkarıyor, bu durum yakınımdan geçen insanları rahatsız ediyordu. Çok geçmeden Pazar yerine gelmiştim. Alışverişini yapmış, elinde poşetleri olan yaşlı teyze ve amcalara arabamla eşyalarını taşıyabileceğimi söylüyordum. Öğleye kadar üç sefer yapmış, misket almak için yeterli parayı biriktirmiştim. Yorgun ama mutlu bir şekilde evimize döndüm. Arabamı odunluğa çektikten sonra bir solukta Kadir bakkala gittim. Kendime gıcır gıcır misketler alıp mor renkli kadife pantolonumun ön ceplerine doldurdum. Karnımı doyurmak için tekrar eve geldiğimde evde küçük kardeşim Hamdi’den başka kimsenin olmadığını gördüm. Hamdi annemlerin az önce pazara gittiklerini söyledi. Karnım çok acıkmıştı. Kardeşimle bir şeyler yemeye karar verdik. Buzdolabından iki adet kıpkızıl domates aldım. Bir güzel yıkadıktan sonra dilim dilim doğrayıp dığanda bir güzel pişirdim. Pişen domatesleri ekmek arası yapıp kardeşimle birlikte avurtlarımızı doldura doldura yedik. Çok lezzetli olmuştu. Kardeşim: “Abi bunu her zaman yapalım” dedi. Sonrasında ben misket oynamak için evimizin alt sokağına, arkadaşlarımın yanına gittim. Dün üttürdüğüm misketlerin belli bir miktarını geri kazanmıştım. Misketlerimi artık cebimde değil belime taktığım naylon poşetimde taşıyordum. Biz misket oynarken İbrahim abim ve arkadaşları kırmızı dev eşek arılarıyla savaş oyunu oynuyorlardı. Ben de arılarla savaşmaya karar verdim. Koşarak eve geldim. Misketlerimi mavi tel dolaba saklayıp, tekrar koşarak arıların olduğu yere geldim. Yol kenarında çamurlu bir su birikintisi vardı. Suya çok yakın duvar oyuğunda da arıların yuvası bulunuyordu. Yuvalarından çıkan arılar su içiyor, sonra da vızıltıyla ya uçup gidiyorlar ya da yuvalarına geri dönüyorlardı. İbrahim abim ve arkadaşları yağ tenekelerinin kapak kısımlarını çıkarıp kendilerine kalkan yapmışlar, ellerindeki çomakla da arıları sürekli kızıştırıyor, saldırmalarını sağlıyorlardı. Abim kalkan ve çomağını bana verdi. Yanımda durarak nasıl savaşmam gerektiğini anlattı. Çomağımla suya konan arıları kızıştırırken, kocaman gözleri olan, kuyruğunda sarı, mor halkalar bulunan bir arı öfkeyle bana saldırdı. Kalkanımla onu Cüneyt Arkın gibi savuştururken kalkan elimden fırlayıp arı yuvasının üzerine düştü. Kalkanımı bir şekilde almalıydım. Çekine çekine çomağımı yavaşça kalkanın tutma yerine geçirdim. Kalkanımı tam kendime doğru çekiyordum ki iki tane iri eşek arısı öfkeyle yuvalarından fırlayıp delirmiş gibi üzerimize saldırdılar. Önce sokulmamak için abimle birlikte ellerimizle başımızın üzerinden kovalamaya çalıştık. Fakat sürekli saldırıyorlardı. Abim: “Kaç Şaban, tabana kuvvet!” dedi ve son sürat koşmaya başladık, arılar başımızın etrafında öfkeyle vızıldayarak, kavisler çizerek sokmak için fırsat kolluyorlardı. Abim benden büyük ve güçlü olduğu için aramızdaki mesafe git gide açıldı ve onu takip eden arı da kovalamaktan vazgeçti. Beni takip eden koyu kırmızı gövdeli iri arı ise sol kaşımın tam ortasına kurşun gibi indi ve çelik mavisi iğnesini batırdı. Sonra da vınıltıyla uzaklaştı. İğnenin batmasıyla kaşımda şiddetli bir sancı hissettim. Abim hemen yanıma geldi. Yerden parmaklarıyla biraz çamur alıp arının soktuğu yere sürdü. Abimle beraber koşarak evimize geldik. Annem ve babam pazardan gelmişlerdi. Onlara kaşımı sarı arı soktuğunu söyleyince babam telaş içinde, “Hatun zehir yayılmadan çocuğu acilen hastaneye götürmemiz lazım” dedi. Babam, ben ve Kazim abim belediye otobüsüne atlayarak Karşıyaka Devlet Hastanesine doğru yola çıktık. Otobüste her yanım su gibi terliyor, kollarım, bacaklarım karıncalanıyor, kaşınıyordu. Neyse ki çok geçmeden hastaneye vardık. Beni hemen sedyeye alıp, bir odaya soktular. Doktor amca kalçamdan dört tane iğne vurdu. Dördüncü iğne öyle canımı acıttı ki adeta tüm damarlarımda bir ateş topu, geçtiği yerleri yakarak ilerliyordu. Acının şiddetinden olsa gerek bayılmıştım. Kendime geldiğim de doktorun babama, “Eğer çocuğu on beş dakika daha geç getirseydiniz kurtaramazdık” dediğini işittim. Başımı sağ tarafa çevirdiğim de diğer sedyede Kazim abimin yattığını, bir hemşirenin kolundaki serum şişesini ayarlamakla meşgul olduğunu gördüm. Sonradan öğrendim ki bana vurulan iğnelere dayanamayıp o da bayılmış. Abimin serumu bittikten sonra evimize geldik. Kafamın sol tarafı, sol kolum ve parmaklarım davul gibi şişmiş, sol gözüm kapanmıştı. Ertesi gün sanki hiçbir şey olmamış gibi, kafam gözüm şiş misket oynamaya devam ediyordum.




