“Düşkün” dediğimde, ağırlık merkezini kiralık bir kasaya kilitleyip anahtarını başkalarının cebine bıraktığın hâli kastediyorum. O anahtarı kimi zaman sorgulayan bir çifte göze, kimi zaman bir unvanın gölgesine, kimi zaman da kapı kolunun ardında süzülen belirsiz bir siluete emanet ediyorsun. Değerini başkalarının aynasında tartıyor, kıymetinin ölçüsünü dış bakışa devrediyor, bu yüzden kendinden beklenmeyecek adımlar atıyorsun. Aynanın karşısında “Ben kimim?” sorusunu soramıyorsun; çünkü cevabı hep dışarıda, hep bir başkasının dilinde arıyorsun.

Kendi sesinin yerine onay arayanların işaret dilini ezberliyorsun: Kaş kıvrılırsa sözünü geri al, baş sallanırsa cümlelerini çoğalt, sessizlik çökerse yutkun ve sus. Fikirlerin başkalarının hoşnutluk süzgecinden geçirilmiş bir içecek gibi duruyor: köpüğü bol, özü yavan. Kendi hikâyende figüran, başkalarının sahnesinde yedek oyuncu oluyorsun. Değerini dışarıdan tasdik etmeye o kadar alışıyorsun ki içeriden yükselen o ince sesi artık tanıyamıyorsun.

Bir terazi var gözümün önünde: Bir kefeye niyetlerini, diğerine yüzleri koyuyorsun. Yüzler ağır bastıkça niyetlerin havalanıyor; terazi sıfırı gösterince şaşırıp soruyorsun: “Ben niye yokum?” Çünkü cümlelerini başkalarının çehresine yazıyorsun, bir göz kırpmasıyla siliniyor. Değerini başkalarının bakışlarıyla fiyatlandırıyor, pazarlığa cesaret edemiyor, verilen bedeli kabul ediyorsun. O bedel çoğu zaman ucuz. Sen bunu “alçakgönüllülük” diye paketleyip sineye çekiyorsun.

Günlük Yıpranma

Akşam yatağa uzandığında bedenin susuyor, zihninde bir noter açılıyor. Gün boyu tasdik ettiklerin, geri çevirdiklerin, “ayıp olmasın” diye mühürlediklerin sıraya diziliyor. O noterde “haklıydım” kaşesi yok; yalnızca “rahat geçer” kaşesi var, mürekkebi solmuş. Toplantılarda konuşmadan önce yüzleri tarıyorsun, “yanlış anlaşılır” korkusuyla cümlelerini buduyorsun. Hakkın olan yerde bile özür diliyorsun, sanki varlığın bir kusurmuş gibi. Günü kurtarıyor, kendini kaybediyorsun. Eve döndüğünde omuzlarına çöken ağırlık çalışmaktan değil, kendini taşımamaktan.

Bu yorgunluk, yakayı sıkan görünmez bir iğne gibi batmaya devam ediyor. Her “evet” dediğinde bir parçan eksiliyor; her “tabii, nasıl isterseniz” dediğinde omurgan biraz daha eğiliyor. Günün sonunda aynaya bakıyorsun, gözlerinle karşılaşamıyorsun; bakışların çoktan bir başkasına zimmetlenmiş.

Toplumsal Maliyet

Senin gibiler çoğaldığında kurumlar sessizce yağlanıyor. Gıcırtılar dinse de metal içten içe aşınıyor. İtiraz çekiliyor, hakikat külleniyor. Liyakat yerinden oynuyor, tanışıklık tahta kuruluyor. Herkes birbirine borçlu bir sükûnet senedi imzalatıyor; farkında olmadan sen de o senedin tahsildarı oluyorsun. Her sustuğunda, her boyun eğdiğinde hakikatin sesini biraz daha kısıyorsun. Sessizlik bir virüs gibi yayılıyor; önce seni, sonra bütünü kemiriyor. Derken, kimse nedenini hatırlamadan her şey sıradanlaşıyor. Sıradan, çünkü hiç kimse ağzını açmamış.

Kökleri

Bu düşkünlüğün kökleri nerede? Çocuklukta hatanın utançla eşlendiği bir evde, okulda itirazın terbiyesizlik sayıldığı sıralarda, ilk işte sessizliğin ödüllendirildiği odalarda. Yoksulluk, güvencesizlik, öğrenilmiş itaat omuzlarının düşüklüğüne zemin hazırlıyor. Ama dünün gölgelerine sığınmak, bugünün kararlarını başkasına ihale etmek. Yetişkinlik, kendi mühendisliğini devretmemek. Sor kendine: “Bu hareket bana mı ait, yoksa korkularıma mı?”

Çıkış Yolu

İlk adım, “uyum” ile “yaranma”yı ayırmak. Uyum, ortak hedef için esnemek; yaranma, yakınlık satın almak için özünden vazgeçmek. Kendi kıymetini bilmeyip değerini sürekli başkalarının gözünde aradığında uyum değil, yaranma sergilersin. Değerini sen belirle: Bilgin neye yeter, hangi sorunları çözebilirsin, emeğinin sınırı nedir? Bu hesabı başkasına bırakma. Aynanın karşısına geç, “Ben kimim?” diye sor ve cevabı dışarıdan değil, içeriden bekle.

Yarın bir toplantıda tek bir cümle kur ve kimseye emanet etme. “Benim gerekçem bu.” diye başla; cümlenin sonuna dinleyenin kaşlarını değil, kendi nedenlerini koy. Bunlar küçük risk talimleri: bedelleri hafif, getirileri kalıcı. Kendinden beklenmeyecek hareketleri bırak. Hakkın olan yerde özür dileme; varlığın kusur değil, değerdir.

Dilini de dönüştür. “Sen nasıl uygun görürsen” sorumluluğu iadeli taahhütle başkasına yollayan bir cümle. Bunun yerine, “Ben böyle düşünüyorum, gerekçem bu; şu şartlarda esneyebilirim.” de. Aynı nezaketle, ama özneyi adresine teslim ederek. Her “hayır” dediğinde omurganın milim milim yerine oturduğunu hissedeceksin. İlk gün bazı yüzler soğuyabilir, kapılar ağırlaşabilir; kısa vadede konfor azalır, uzun vadede saygı çoğalır. “Sevilmek” ile “saygı görmek” arasındaki farkı kaslarında duyacaksın.

Son Söz

“Böyleyim” mazeret; kader kipinde yazılmış bir bahane. “Böyleydim” zaman kipi, değişimin ilanı. Anahtar hâlâ cebinde. Baştan beri sandığın gibi başkasında değil. Değerin, kim olduğuna dair kararın başkalarının elinde durdukça sen yoksun. Kararı içeri al, cümleni sahiplen, gerekçeni açıkla; bedelini öde.

Bugün.

Abonelik
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments