
Okula gitmek içi evin kapısına yöneldim. Hava o kadar soğuk olmamasına rağmen demir kapı buz gibiydi. Dışarıda duran ayakkabılarım da öyle. Geceden soğuğu yemiş ikisi de. Ayakkabılarımı bağlarken gözüm balkon basamaklarının ucuna takıldı. Yine yavru bir kuş düşmüş. Ayakkabılarımın birini bağlamadan koşarak atladım üç basamağı. Aldım elime. Rengi yok denecek kadar az, maviyle yeşil arası damarları görünüyordu ama hala yaşıyordu. Bağırarak kardeşlerimi çağırdım. Onlar kuş yavrusunu koyacak yer ararken ben yukarı baktım. “Kesin annemin deli gönlünün işi bu.” Annem ne zaman sinirlense söylense, mutlu olsa söylense hep deli gönlünün dediğini yapmak isterdi. Bence o bizim çatıda bağlı. Delileri bağlalar çünkü. Tıpkı Nazan gibi.
Deli Nazan, Kör Memiş’in karısı… Onu evine bağlarlardı. Dışarı çıkmasına izin vermezlerdi. Arada bir kaçardı ya da izin verirlerdi bilmiyorum bize gelirdi elinde kokelerle dantel modeli almaya. Annem, Nazan abla derdi. Şaşırırdım. Kimse Deli Nazan’dan başka bir şekilde hitap etmezdi, çocukları bile deli derdi ona. Dudakları morarmış olurdu hep. Deli dudağı gibi. Bizim çatı da deli evi gibi kokuyordu. Nazan’ın evi gibi. Sigara, rutubet ve sidik kokar delilerin evi. O yüzden babamdan başka kimse çıkmazdı çatıya. Babam ne zaman çatıya çıksa telefonun bağlı olduğu kablo yerinden toprak dökülürdü. Bence annemin deli gönlü oradan fısıldıyordu anneme biz yokken evde.
Annemin dediğine göre zekası fazlaymış Nazan’ın. Kaderi gelmemiş ondan böyle delirmiş. Geceleri bağırırdı Deli Nazan. Uyanırdım sessine. Allahtan evimizin bahçe duvarı çok yüksekti. Atlayamazdı oradan. Kimse aldırmazdı, bir rüzgar sesinden veya bir sokak köpeğinin havlamasından farksızdı onun bağırmaları. Kimse merak etmezdi ne olduğunu.
Kör Memiş, her gün öğle vakti elinde bastonu sendeleyerek gelirdi sokağın başından. Sonra yine bir bağrış çağrış… Herkes, mahalledeki herkes büyük küçük kim varsa toplanırdı başlarına. Bir annem gitmezdi. Onun hep işi vardı. Bizi de göndermezdi. Demir kapıyı aralar öyle bakardım ben de. Hiçbir şey göremezdim kalabalıktan. Kalabalık dağılınca birkaç komşu teyze gelir, anlatırdı olanı. Biri Allah kurtarsın Deli Nazan’ı derdi. Biri de Allah belasını versin derdi Kör Memiş’in. Allah da görmüyordu Deli Nazan’ı. İşi vardı Allah’ın. O, Erciyes’in diğer tarafındaydı. Oraya kimse gitmemişti şimdiye kadar. Ben de gitmemiştim. Çok uzaktı orası. Allah ordaydı şimdi. Kocaman bir tahtı vardı Allah’ın. Kafası sisten görünmüyordu. Ellerini ve dizlerini görebiliyordum sadece. Oradaki işi bitsin, gelir bence.
Bir gün ben de çıkıverdim kaçarak. Kör Memiş, saçından sürükleyerek çıkardı evlerinin sokak kapısından. Deli Nazan ayağını toprağa sapladı çıkmamak için. Sokağın tam ortasına geldiğine hareketsizleşti birden. Ayağına terliğini takan gelmiş. Kadınların üzerinde birer ince yelek ellerini bağlamışlar, izliyorlardı. Memiş ısırmaya başladı Nazan’ı. Bir köpek gibi omuzundan tuttu dişleriyle, salladı kafasını. Nazan hareketsiz bekliyordu, hiçbir tepki vermedi. Kimse tepki vermedi. Herkes oradaydı ama Kör Memiş’ten başka kimse yoktu. Tek hareket eden oydu. Nazan’ın koyu teninden aşağı ter ve kan indi. Mavi gömleğinin önünden düğmeleri açılmıştı. Saydım, 4 taneydi. Memeleri görünüyordu Deli Nazan’ın. Ben çocuklarının yerinde olsam kapatırdım annemin memelerini. Ayıp çünkü. Memiş gömleğinin ensesinden tutu, indirdi tamamen. Bu defa sırtından ısırdı Nazan’ı. Ne dediği anlaşılmıyordu. Deli Nazan ilk defa tepki verdi. Kafasını yana doğru çevirdi. Memiş’e doğru. Dudakları kımıldadı sadece. Tiksintiyle baktı yüzüne. İndirdi sonra kafasını. Yere dikti gözlerini.“Hıh!” dedi, bıraktı Memiş Nazan’ı. Çocuklarından biri baston elinde bekliyordu babasını. Aldı bastonu eline. Kendini açan kalabalığın içinden geçti. Herkes dağıldı. Ben de gittim. Nazan kaldı bir tek. Bence kaderi bekledi, gelirse diye. Ya da Allah’ı bekledi, kurtarsın diye.




