Bir nehir olsan değiştirir miydin yatağını? Bir su olsan tersine akar mıydın yer kürenin boşluklarından? Her bir adımın ve her bir düşüncenin milyonlarca yıllık bir öyküsü var. Bugün göğe bakmak için başımızı kaldırmamız gerekiyorsa binlerce başın gövdelerden kopup yere yuvarlandığı içindir. Değiştiğimiz için yeni bakışlar kazandık.

Bir nehri düşün, üstünde aktığı yatağı binlerce yılda yapmıştır. Suyun her damlası aynı yürekle aynı yere doğru akar. Şelaleler, kıvrımlar ve göller hep bu rotanın birer soluğudur. Buna kim engel olabilir? Bazen bir deprem, heyelan veya insan eliyle binlerce yıl aynı yolda akan bir nehrin yatağı değişir. Su, başka güzergâhta akar; akış yeni yollarda yeni kıvrımlar yaratır. Baktığımız manzara değişir.

Bizim yatağımız nasıl değişir? Alışkanlık edindiğimiz her şey, hayatımızda bir deprem veya heyelan etkisi yaratacak olay karşısında değişmeye mahkûmdur. Peki, bu ateşin fitilini yakacak cesareti gösterebilecek miyiz?

Sadece kendi nehir yatağını değil, koca bir toplumun yatağını değiştiren insanlar da vardır. Rosa Parks, Aralık 1955’te ABD’nin Alabama eyaletinde bir otobüs yolculuğu sırasında ezilen ve dışlanan siyahi ırkın kaderini bir kelimeyle değiştirdi. O zamanlar otobüslerde beyazlar önde, siyahiler ise arkada oturmak zorundaydı. Toplum, heyelan gibi büyük bir değişime akıyordu. Rosa inanıyordu. Otobüse binip yer bulamayan beyaza yerini vermedi. Yerinden kalkıp kendisine yer vermesini isteyen beyaza sadece “Hayır.” dedi.

Rosa Parks tutuklandı. Montgomery Otobüs Boykotu başladı. Siyahiler otobüslere binmedi. Rosa aç kaldı, bedeni işkencenin kalpsizliğine direndi. Damarlarında akan kan, ufuklarda yeni yollar açıyordu. İçinden dışa doğru taşan ruhu sokaklarda büyük bir direnişe dönüştü. Rosa içerdeydi ama siyahi halk dışarıda onun başlattığı direnişe selam veriyordu. Nihayetinde dere yatağını bir depremle ya da selle değil, yalnızca “hayır” kelimesiyle değiştirmişti. Sonunda daha demokratik bir yasa çıktı: Siyahiler otobüslerde istedikleri yere oturabilecekti.

Adaletin keskin kılıcı, bir “hayır” kelimesiyle görevini yerine getirdi. Adalet uğruna, ne değişirse değişsin, o anda doğru kararı vermek gerekir. Hepimizin boynu, o kılıç karşısında cellat kütüğünde yerini bulmalıdır. İster nehrin yatağı değişsin, ister kafalar o darbe ile yere yuvarlansın; karar verirken cesaret erdemini göstermeliyiz.

Bunu bir kartaldan da öğrenebiliriz. Anne kartal, yavrusu zayıf olduğu ve sonunda öleceği için ölmesini beklemeden onu yuvadan atar. Çetin zorluklara rağmen yavrularına besin getiren anne kartal, aynı zamanda birini yuvadan nasıl atabilir? Kalbimiz bu olay karşısında bir kırgınlık hisseder. Fakat anne kartal, sahip olduğu güdüsel adalet ve gösterdiği cesaret erdemiyle yapması gerekeni yapar. Diğer yavrulara az besin verileceği ve sonuçta tümünün zarar göreceği için bu kararı alır.

İnsan yavrusunu ölüme göndermez fakat aldığı kararlarla temas ettiği herkesin nehir yatağını değiştirebilir. Sonrasını düşünmeden, o nehrin nereye akacağını hesap etmeden, kader suyuna yol açmalıyız. Bir kartal kadar gözü kara olamasak da adaletin keskin kılıcı karşısında dik durmalıyız. Arjuna kadar da cesur olmalıyız.

Hindistan’ın kadim tarihinde, bir ok fırlatışıyla bir kartal kadar cesur, ama yuvadan atılan yavru kadar naif bir karakter vardır: Pandava prensi Arjuna. Mahabharata destanında geçen usta bir okçudur. Hikâyede Pandavalar ve Kauravalar, savaşın eşiğinde olan iki kuzen tarafıdır. Savaş alanı Kurukshetra’dır. Hanedanın varisi olan kuzenler, taht için çekişmektedir. Hakkı kendisinde olan Arjuna, oyuna getirilir ve on iki yıl sürgüne gönderilir. Süre bitince saraya döndüğünde kendini Kurukshetra meydanında bulur.

Savaş başlamadan önce Arjuna, karşı tarafta kendi akrabalarını, öğretmenlerini ve çocukluk arkadaşlarını görünce okunu fırlatmakta tereddüt eder. “Bu savaş, sevdiklerimi öldürmekten başka neye yarar? Zafer bile kanlı olacak.” diye düşünür. Bir yanda hakkı olan tahtı işgal eden kuzenler, bir yanda çocukluk oyunlarıyla kardeş bildiği insanlar vardır. Yüreği bir kartal kadar taş olamaz. Elleri titrer, soluğuna kan kokusu yapışır. O kesif koku damarlarında akan kanı durdurur. Arabasını süren Tanrı Krishna ile derin bir konuşmaya başlar.

Krishna, ona Bhagavad Gita’da öğretilen felsefeyi aktarır: Görevini (dharma) yerine getirmekten kaçmaması gerektiğini, sonucun değil eylemin erdeminin önemli olduğunu ve adalet için mücadele etmenin kutsal bir sorumluluk olduğunu söyler.

Arjuna, Krishna’nın sözlerinden sonra zihnindeki kör düğümü çözer. Yere düşürdüğü oku tekrar alır. Savaşın adil olduğunu ve sorumluluğunu yerine getirmesi gerektiğini anlar. Ve oku fırlatır. Ok, yaydan değil, gözünden çıkmış gibidir. Her yer karanlığa boyanmıştır. Arjuna, bir kartal gibi yavrusunu fırlatmamıştı; ama adaletsizliğe karşı okunu fırlatmıştı.

Rosa, bir otobüs yolculuğunda beyaza “hayır” der; Arjuna, aynı kandan olmasına rağmen adaletin okunu kuzenlerine fırlatır. Bir “hayır”dan binlerce demokratik “evet” doğar; bir okun ucundan evrene binlerce yaşam bağışlanır. Rosa “hayır” demeseydi siyahiler ayakta kalamayacak, Arjuna okunu fırlatmasaydı taht acımasız kuzenlere kalacak ve adaletsizlik binlerce yaşamı söndürecekti.

İnsanın yaşamını zehir eden, onu hayatın coşkusundan uzaklaştıran ne varsa ona karşı durmalıyız. Rosa’nın “hayır” kelimesini Arjuna’nın yayına yerleştirip evrene fırlatmalıyız. Çünkü fırlatılan bir “hayır” kelimesi, yaşamımızın nehir yatağını değiştirebilir.

Konforumuza hizmet eden adaletsizlik, bizi içten içe çürütebilecek bir ağaçtaki kurt gibidir. Rahatımızın bozulmasından korkarak okumuzu fırlatmadığımız her an, bizi çürüten bir sessizliğe hapseder. Sessiz kalan zihin, üretkenlikten uzaklaşır. Tekdüze yaşayan insan, yuvada diğer yavrularının ölmesini de, yatağı değişmeyen bir nehrin kurumasını da seyretmek zorunda kalır.

Adalet için geride durmak, zulme hizmet etmektir. Yaşamımızı daha değerli kılmak adına, zulme hizmet etmeden, sonucu ne olursa olsun oklarımızı fırlatmaktan geri durmamalıyız.

Abonelik
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments