Sokaklar, insanlığın gölgelerinin dans ettiği bir sahneydi; Her adımda uzayan, kısılan formlar, her bakışta bir görünen, bir kaybolan figürler, ta ötelerde var olan gerçek bir dünyanın habercisiydiler. Belki bir zamanlar  üzerinden geçilmiş ayak izleriydiler.

Silindir şapkalı, smokinli, eldivenli bir adam, bu sahnede yürüyordu. Adı Niyet’ti, ama kimse bunu bilmiyordu; çünkü o, bir isimden çok bir gölge, bir histi.  Yanından geçenler ona tuhaf tuhaf bakıyor, kimisi kaşlarını çatıyor, kimisi dudaklarını büzüyordu. O ise şapkasını çıkarıp selam veriyor, sonra yoluna devam ediyordu. Selamı, bir davet miydi, yoksa bir veda mı? Kimse anlamıyordu.. Sürekli bir tebessümle süslenmiş, gözlerinde acayip bir parıltıyla dolu bir yüz. Bu tebessüm, neşeden miydi, yoksa acının ince bir örtüsü müydü? Gözlerindeki parıltı, bir yıldızın son ışığı mı, yoksa bir şafağın ilk müjdecisi mi? Bilinmezdi. O, sadece yürüyordu.  Belki de kaderin görünmez ama güçlü ellerinin onu, yıldızların saklı yerlerinin karanlığı gibi bir yerden çıkartıp dünyaya  fırlatmasıyla deviniyordu.

Kahvehaneye vardığında, köşede bir masaya oturdu. Etrafındaki adamlar, kağıt oyunlarına dalmış, ona bir an bakıp sonra kendi dünyalarına dönmüştü. Çaycıya parmağıyla işaret etti; sözsüz bir dil, ama herkesçe anlaşılan. Çay geldiğinde, bir yudum aldı, etrafına hafifçe gülümsedi. Yan masada bir adam kağıdını düşürdü. Niyet yerinden kalktı, kağıdı yerden aldı ve adamın omzuna dokunarak uzattı. Adam irkildi. Bu dokunuş, bir yardım mıydı, yoksa bir uyarı mı? Adamlar ona selam verdi, masalarına davet etti. Oyun başladı. Niyet, şapkasını çıkarıp kağıtlarının yanına koydu, sonra tekrar başına taktı. Oyunu kazandığında, herkes şaşırdı. Az önce irkilen adam hışımla şapkayı kaldırdı; içinden eldivenli bir el çıktı, ayna tutuyordu. Adam kendi yansımasını gördü, korkudan sendeledi. Diğerleri şapkaya baktı; boştu. Niyet, şapkasını takıp kalktı, gülümsüyordu. Arkasından hayretle bakıyorlardı. Şapka, bir sır mıydı, yoksa bir yalan mı?

Sokakta, duvar kenarında yiyeceklerini paylaşan gençler gördü. Şapkasını çevirip uzattı. Gençler, ceplerini gösterip “yok” dediler. Niyet, şapkadan peçeteler çıkardı, boyunlarına taktı; sonra kaşıklar, ardından çorba. Gençler içti, çorba bitti. Niyet şapkasını takıp uzaklaştı. Onlar arkasından bakakaldı. Şapka, bir bereket miydi, yoksa bir yanılsama mı?

Yolda, iki adam Niyet’i takip etti. Şapkasından düşen parayı görünce onu köşeye kıstırıp saldırdılar. Şapkayı zorla aldılar; içinden eldivenli bir el, oyuncak bir silah çıkardı. “Bang, bang,” dedi Niyet’in sesi. Adamlar kaçıştı. O, şapkasını takıp yoluna devam etti. Şapka, bir tehdit miydi, yoksa bir oyun mu?

Sevgililerin el ele yürüdüğü sokakta, Niyet onları izledi. Ağaçların, direklerin ardına saklandı. Adam kadının saçına çiçek taktı; sonra kavga başladı. Kadın kaçtı, adam Niyet’in yola koyduğu şapkaya düştü. Şapka, bir çukurdu. Adam debelendi, Niyet onu çıkardı, parmağını salladı ve uzaklaştı. Şapka, bir tuzak mıydı, yoksa bir kurtarıcı mı?

Sahilde, balık tutan bir adamın yanına oturdu. Şapkası yoktu. Adam ona kendi şapkasını verdi. Niyet balık tuttu; denizden kendi şapkası çıktı, içi balık doluydu. Adam baktığında, Niyet gitmişti; yerde smokini ve eldiveni kalmıştı. Şapka, bir hediye miydi, yoksa bir kayboluş mu?

Dere köprüsünde, Niyet kendi gölgesiyle karşılaştı:  Şapkalarını çıkarıp selamlaştılar, ama birbirlerine yol vermediler. Sözler, rüzgâr gibi esti:

“Sen, irade sınavında hep kaybeden oldun,” dedi  Niyet.
“Ben o sınava hiç katılmadım ki,” diye güldü gölge.  “Zavallı seçimlerin için beni mi suçluyorsun?”
“Kaybetmeye mahkûmsun.” Dedi gölge, uzadıkça uzayarak.
“Kendinden emin olmak, hayal kırıklığını büyütür. O halini görmek için sabırsızlanıyorum.”
“Senin görebileceğin bir gelecek yok.”

Beyaz bir odada, aynada kendilerini gördüler. Ayna döndü, görüntüler kayboldu. Köprüde yeniden karşılaştılar. Daireler çizdiler, su yükseldi. Biri suyu fırlattı, diğeri düştü; sonra öteki de suya gömüldü. Dere kenarında, şapkalarını ellerine aldılar, birbirlerine baktılar. Şapkalar, kiminindi? Emin olamadılar.

“Ayrılma vakti geldi,” dedi biri.
“Aynı anda birbirimizi düşünüyoruz,” dedi öteki. “Belki bu bir dostluğun başlangıcıdır.”
“Bu mümkün değil. Sen özüne ihanet ettiğin sürece değil.”

Dere kenarında iki kadın belirdi; Antik çağdan fırlamış gibiydiler. Biri eldiven buldu, taktı.
“İyi olan ilk bakışta fark edilmeyebilir,” dedi biri.
“Ama ona dikkatli baktığında, sadece onun kalbi değil, senin kalbin de mutlulukla dolar,” dedi öteki.
Rüzgâr esti, kadınlar kayboldu.

“Ey yolcu, Niyet’in şapkası neydi? Bir ayna mı, bir çukur mu, bir bereket mi, bir oyun mu? Belki de hepsi, belki de hiçbiri. İnsan, kendi niyetinin gölgesinde yürür; şapkası, ruhunun aynasıdır. Kimi ona bakar, kendini görür; kimi ona dokunur, boşluk bulur. Varoluş, bir selamla başlar, bir suskunla biter. Ama yol, her zaman bir soruyla doludur: Sen, hangi niyetle yürüyorsun?”

Bu fısıltı, beklenmedik bir rüzgar gibi  kimi zaman ortaya çıkıp ruhları silkeleyip sarstı…

Abonelik
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments